RUS KADINLARI NEDEN AŞAĞILIYORSUNUZ?

RUS KADINLARINI NEDEN AŞAĞILIYORSUNUZ?

Mahmut Hakveren adlı okurumuz, 30 Haziran’da çıkan “Rus kadınlar bedenini sermaye olarak görüyor” başlıklı haberi eleştirdi. Hakveren, insan hakları konusunda duyarlı bir okur olarak habere çok kızmıştı:

“Haberin ilk cümlesi şöyle; ‘Rusya’nın önde gelen haftalık dergilerinden Ogonyok, ilginç bir araştırmanın sonuçlarını yayınlayarak Rusya’daki kadınların yüzde 60 oranında günümüzde bedenlerini sermaye olarak görmeye başladıkları gerçeğini ortaya koydu.’

Bir paragraflık cümlenin mantığının sakatlığından söz edecek değilim. Ancak ‘gerçeğini ortaya koydu’ ifadesine dikkat buyurunuz lütfen. Demek ki, siz Hürriyet gazetesi olarak veya biz ülke olarak, ‘Rus kadınların bedenlerini sermaye olarak gördüklerine dair bir bilgiye sahibiz ve bunu zaten ‘gerçek’ olarak kabul ediyoruz. Bu ‘gerçeğe’ nereden ulaştığınızı sorabilir miyim acaba? Bir halkın kadınlarını aşağılama hakkını nereden buluyorsunuz?”

Okur haklı. Haberin ilk cümlesindeki yaklaşım son derece vahim bir önyargının izlerini taşıyor. Üstelik bu önyargı, -hangi ölçeklerle yapıldığı, ne kastedildiği belli olmayan bir araştırmaya dayanarak- gerçekmiş gibi sunuluyor. Sonuçta okuyucuya, Rus kadınlarının, bedenlerini satmayı normal gördükleri izlenimi veriliyor. Böyle haber yazdıktan sonra Türkiye’ye gelen Rus kadınlarına artık “Nataşa” demeseniz kaç yazar? Görüldüğü gibi, o ismi yazmadan da onlarla ilgili aşağılayıcı imajlar üretiliyor zaten.

 

FUHUŞ BASKINI MI? İNSAN TİCARETİ Mİ?


Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Süleyman İrvan, bir süredir insan ticareti haberlerinin medyada veriliş biçimini inceliyor. İrvan’ın ilk dikkatini çeken, bu tür haberlerin hemen her gazetede birbirinin kopyası biçiminde çıkması olmuş. “ Haberler sanki sadece olay yerleri ve isimler değiştirilerek yazılıyor” saptamasını yapıyor. Türkiye’de medyanın 1990’lı yıllarda icat ettiği “Nataşa” tanımlamasının hâlâ kullanılmasını eleştirerek, gazetecileri uyarmaya çalışıyor:

“İnsan ticaretini konu alan haberlerin çoğunda olaylar basit fuhuş baskınları şeklinde tanımlanıyor, insan ticareti boyutu göz ardı ediliyor. Gazeteler genelde insan ticareti mağduru kadınların fotoğraflarını kullanıyorlar. Oysa bu kadınların çoğu başka bir iş vaat edilerek kandırılmış ve fuhuşa zorlanmış, yani mağdur durumda olan kadınlar. Örneğin, ‘Müşteri gibi bastılar’ haberinde yüzünü kapatan kadınların insan ticareti mağduru olma olasılığı yüksek. Bu insanlar suçlu gibi gösterilmemeli. Mağdur kadınlar, “fuhuş baskını” haberleriyle bir kez daha mağdur ediliyorlar. Haberler internet ortamında da yer aldığı için mağduriyet kalıcılaşıyor.“

İrvan’a göre, insan ticareti haberi yapan her gazeteci yazdıklarını sorgulamalı; haberini yazarken kendisine şu soruyu sormalı: “Yaptığım haberde insan ticareti mağdurlarını koruyor muyum, yoksa deşifre mi ediyorum?” 

Öyle ya, gazetecilik insana saygı mesleği. Gazeteciler, hakkında haber yaptıkları kişilerin haklarını korumak zorunda. İnsan ticareti mağdurlarını medya mağduru haline getirmemek gerekiyor.

 

SANAL ARŞİVLER MAĞDURİYETİ EBEDİLEŞTİRİYOR

İnternet ve arama motorlarının “mağduriyeti ebedileştirme” sorunu yarattığının farkında değildim doğrusu. Bir okur mailiyle fark ettim bu sorunu.

Adını M.K. olarak verebileceğim bir öğretmendi okur. 5 ay kadar önce eşinin erkek kardeşi tarafından bıçaklanmıştı. Bu olayı DHA haber yapmış, Hürriyet de yayımlamıştı. İnternet ve Google sayesinde olayın üzeri bir türlü küllenmiyor, öğretmenin mağduriyeti sürüp gidiyordu:

“O haberdeki öğretmen benim. Google aramalarında ismimin geçtiği haberiniz çıkmaktadır. Siz de takdir edersiniz ki, yaşadığım olay beni madden ve manen derinden yaralamıştır. Eğer bu haberde soyadıma yer vermezseniz, adımı ve eşimin adını yazıp soyadımın yalnız ilk harfine yer verirseniz Google aramalarında benim adım yazıldığında çıkmamasını sağlayacaktır.”

Böyle bir talebe ne denir? Öğretmen o gün bıçaklanarak mağdur olmuştu, internet sayesinde mağduriyeti ebedileşiyor, yarası bir türlü kapanmıyordu. Öğretmenin durumunu Hürriyet Bilgi Teknolojileri’ndeki arkadaşlara aktardım. Onlar da öğretmenin adını “arama”dan çıkardı. Öğretmenin ismi, o haberde sadece rumuz olarak görünür hale geldi.

Ancak Hürriyet’ten çıkarılsa bile öğretmenin açık adı bazı gazete ve haber sitelerinde hâlâ duruyor. Hem öğretmenin durumunu hem de bu konularda uyguladıkları ilkeleri Google’dan öğrenmek istedim. Fakat bir yanıt alamadım. Umarım bu sorunları ciddiye alıyorlardır.

İnternet Medyası Derneği Başkanı Hadi Özışık’a da sordum bu problemi. İnternet medyasının da sorunun farkında olduğunu anlattı:

“Bize de bu konuda çok şikâyet geliyor. Talep eden kişi haksızlığa uğradığını kanıtlayabiliyorsa o yayını geri çekiyoruz. Birçok site bu yöntemi uyguluyor. Yaklaşık 10 gün sonra o haberin başlığı Google’da kendiliğinden yok oluyor. Google’a doğrudan yapılan müracaatlarda sonuç alınması zaman alıyor.”

Özışık’ın söylediğinin tersine bazı sitelerin o haberi çıkarmaması durumunda ise problem ebedileşerek devam edecek demektir. Düşünün o haberin öznesi tecavüz edilmiş bir genç kız da olabilir. Bazı internet siteleri adını açıkça yazmış ve ismini çıkarmayı kabul etmiyorsa, Google da kendiliğinden bunu yapmıyorsa o tecavüz tekrarlanmaya devam edecektir. Tecavüzcünün yarattığı travmayı bilgi kırıntılarıyla sürdürmeye hiç kimsenin hakkı olamaz.

Bu gelişmeler de gösteriyor ki, sanal dünyadaki haber arşivleri konusunda duruma uygun yeni ilkeler geliştirmek zorunlu. İnternet çağının nimetlerinden yararlanan medya kuruluşları ve arama motorları, işin bu tür külfetleri üzerine de kafa yormalı.

Yeni ilkeler gerekli diyorum. Çünkü haber arşivleri konusunda sadece mağdurların değil başkalarının da talepleriyle karşılaşacağımız anlaşılıyor. Geçen gün magazin dünyasının ünlülerinden biri aradı. Onun sorunu da eski nişan haberlerinin arşivden silinmesiydi, artık bir başkasıyla nişanlanmıştı! Aslında o haber arşivini değil, kendi geçmişinden bir sayfayı silmek istiyordu.

Elbette bu mümkün değildi. Fakat eski nişanlısından ayrılan ünlü ile bıçaklanan öğretmenin sorunlarını yan yana getirmek bile sorunun şimdiden ne kadar dallanıp budaklandığını yeterince gösteriyor sanırım.

 

GAZETECİLERE ÖZGÜRLÜK İÇİN İMZA KAMPANYASI

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin de aralarında bulunduğu 11 gazetecilik meslek örgütünden oluşan G-9 Platformu, “Gazetecilere özgürlük için imza kampanyası” başlattı. İmza metninde cezaevlerinde 45 gazeteci ve basın çalışanı bulunduğu vurgulanarak, tutuklamaların bir cezalandırma yöntemi haline geldiğine dikkat çekiliyor. “Cezaevlerindeki tüm tutuklu gazetecilerin salıverilmesi” ile “yasalarda ifade ve medya özgürlüğünü kısıtlayan hükümlerin kaldırılması” talebine yer verilen metinde, özetle şu tespitler dile getiriliyor:

“Halen gazetecilerle ilgili olarak 700’den fazla ceza ve tazminat davası mahkemelerde görülmektedir. Gazetecilere yönelik baskı, fiziki saldırı ve tehditlerin giderek artması ile 2009 yılında bir gazetecinin öldürülmesi vakaları; çok sayıda yayın organının toplatılması ve kapatılması, internet sitelerine erişimin engellenmesi, radyo ve tv kuruluşları hakkında çeşitli yaptırımlar uygulanmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, gazeteciliğin etrafını saran korku ortamının gelecekte daha da kötüleşeceğine dair endişelerimiz çoğalmaktadır.

Bu baskıların ve açılan dava ile soruşturmaların, özellikle eleştirel ve bağımsız gazetecilik yapan medya kuruluşları ve mensupları üzerinde yoğunlaşması, siyasi önyargılarla hareket edildiğinin açık bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. “

Tabii bu kampanyada ÇGD Genel Başkanı Ahmet Abakay’ın dikkat çektiği nokta çok önemli: “Özgürlüklerini istediğimiz gazeteciler arasında ayrım yapılamaz. Bunlar içinde Mustafa Balbay da var; Azadiya Welat gazetesinden Vedat Kurşun da var.”

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET / 12 TEMMUZ 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).