KADERİMİN PATRONU, RUHUMUN KAPTANIYIM

KIRLANGIÇ YUVASI / 22

KADERİMİN PATRONU, RUHUMUN KAPTANIYIM

Bir idam mahkûmu, bundan daha inandırıcı, daha gerçekçi ve de ayakları yere basan bir mazeret bulamazdı:

"..zamanım yok."

İdamını bekleyen Timothy McVeigh, hayvan hakları savunucularının "Son yemeğinde vejetaryen menü seç, böylece Amerika’daki mezba

rın durumuna dikkati çek. Ölürken et yiyerek bir başka canı daha yanında götürme" ricasına böyle yanıt vermiş:

- Davanızı anlıyorum. Ama bir avcı olarak ihtiyacım kadar et yerim. Tartışmayı daha fazla uzatmaya zamanım yok.

Her gün herkesin belki onlarca kez başkalarından duyduğu, bir o kadar da bir şeyleri ertelemek için kendi kendine fısıldadığı bu mazereti, bir idam mahkûmundan duymak sarsıcı. "..zamanım yok." sözcükleri, sıradanlıktan kurtulup, yerli yerine oturuyor onun dilinde...

Şaka değil söyledikleri. Ne de olsa ölüm evinde zehirli iğneyle idam edileceği günü bekleyen bir insan o. "Zamanının kalmadığı" doğru. 16 Mayıs’a kaç gün kaldı şunun şurasında?

Ancak McVeigh’in sözlerinin anlamı biraz kaymış durumda. O da kavramların Türkçeye yanlış çevrilmesinden kaynaklanıyor. Doğrusu, "..vaktim yok." olmalıydı.

"Bu da nereden çıktı? Zaman ve vakit aynı şeyler değil mi?" diyenler çıkabilir. Evet, artık günümüzde "vakit" sözcüğünü televizyonlardan, gazetelerden duyamıyoruz, bu kavram unutuldu. Ama "vakit" ile "zaman" farklı kavramlar. Aralarındaki fark, eski Türkçe-öz Türkçe sorunundan daha büyük ve önemli. 

"Bir işe verilecek zaman"dır vakit. Örnek mi? "Vakit dar. Şimdi vaktim yok. Vakit bulursam..." İkinci tanımı ise "uygun zaman"dır. "Vaktinde yola çıkmalı..." örneğinde olduğu gibi...

Zaman ise soyut bir kavramdır. "Zaman dediğimiz şey aslında ne gözle görülebilir ne de elle tutulabilir. Duyularımızla algılanamaz bir şeydir zaman.

`Bana zamanın ne olduğu sorulmadığı sürece zamanın ne olduğunu biliyorum, ama sorulduğunda bilmiyorum’ demiş yaşlı bilge."(*)

İnsan doğanın çarkı içinde zaman kavramından bağımsız yaşar ama sosyal ilişkilerinde zaman kavramına gereksinim duyar. O nedenle var etmiştir zaman kavramını.

Özetle, McVeigh’in şimdi zamanı var ama vakti yok! İki kavram arasındaki bu derin uçurumdan haberdar mı, onu da bilemiyoruz...

İki kavram arasındaki farkın Türkiye’de unutulduğu kesin. Maalesef, bir kavramın kullanılmaz olması, başka bir kavramla karıştırılması basit tesadüflerle açıklanamaz. Her kavram bir sosyal gerçeğe tekabül eder.

Gerçekten de yakın tarihe şöyle bir göz atmak bile, vakit kavramının unutulmasının sonuçlarıyla yüz yüze gelmemize yeter. Her tarafta hayasızca sırıtan bir "zaman savurganlığı" ile karşılaşırız; herkesin bol bol zamanı vardır. Fakat hiç kimsenin herhangi bir problemi çözmeye ayıracak "vakti yoktur."

Bir alışkanlık olmuştur bu ülkede zaman harcamak. Sorunlar üzerine büyük nutuklar atılır, zaman su gibi harcanır. Aradan yıllar geçer, bir bakarsınız ki, aynı yerde sayıp durmuşsunuzdur. O zaman anlarsınız ki, zaman harcanmış ama sorunu çözmek için vakit ayrılmamıştır.

Öyle olmasa "Muasır medeniyetler" seviyesine ulaşabilmek amacıyla yola çıkan Cumhuriyet, 78 yıllık tarihinin en çetin problemleriyle uğraşmak zorunda kalır mıydı?

Kurulduğundan bu yana Anayasasını, siyasi partiler yasasını, seçim yasasını bir türlü oturtamamış Cumhuriyet’in, bu ana metinlerinin her fırsatta orasından burasından çekiştirilip yamalı bohçaya çevrilmesinin başka nasıl bir izahı olabilir?

Hadi öncesini görmezden gelelim! İyi de biz 12 Eylül askeri müdahalesinden bu yana demokratikleşmeye çalışmıyor muyuz? Fazla gerilere gitmeye gerek yok. Fikir özgürlüğü tartışmalarını ele alalım. 1983’ten sonra yıllarca politikacılarımız, Türk Ceza Yasasının 141-142 ve 163.maddelerini değiştirmek uğruna kapışmadılar mı? Sonunda o maddeleri kaldırmayı başardılar da ne oldu?

Terörle Mücadele Yasası geldi yerine. O gün bugündür bu yasanın maddeleri tartışılıyor! O maddesini mi kaldırsak, bu maddesini mi? Aradan 20 yıla yakın zaman geçti, fikir özgürlüğü sorunu hâlâ çözülmeden yerinde duruyor.

Güneydoğu’da sıkıyönetim vardı. "Kaldırılsın" çığlıklarına, "Kaldıracağız" karşılığı verildi. Yıllar sonra kaldırıldı da ne oldu? Yerine "olağanüstü hal" geldi. Şimdi de onun kaldırılması gündemde...

"Güneydoğu meselesi" idi konuşuldu konuşuldu, bir adım ileri gidilemedi. "Kürt sorunu"na dönüştürüldü, yine aynı yerde sayıldı. "PKK/Terör sorunu" oldu; iş iyice düğümlendi. Terör durdu, bu kez problemin varlığı unutuldu.

Ne garip, geriye dönüp baktığımızda bütün siyasi iktidarlar harıl harıl çalıştılar, didindiler. Başarılarıyla övündüler, alkışlandılar. Fakat heyhat! Cumhuriyet, bir türlü demokrasiye kavuşamadı.

Onunla da kalmadı, problemler bataklığa döndü. Yeniden yapılanamayan, çağa ayak uyduramayan devlet giderek köhnedi, çürüdü. Bırakın "Avrupa Ligi"nde top koşturmayı, koca ülke yangın yerine döndü. Ekonomi, parmaklarını kıpırdatacak mecalleri bile kalmayan koalisyonun üzerine çöktü. 

Kriz noktasında apışıp kaldılar. Bu da doğaldı. Zaman harcamayı bildikleri kadar vakit ayırmayı bilmiyorlardı çünkü. O nedenle de ülkeyi yeniden düze çıkaracak program üretmek yerine, ömürlerini uzatmaya çalıştılar. Buldukları "peygamber" de öncelikle iktidarı kurtardı, onlara zaman kazandırdı.

Koalisyon ortakları, siyasi ömürlerinin en ölümcül yarasını aldıklarını, vakitlerinin tükendiğini algılayamıyorlar. Oysa Amerika’da idamını bekleyen "Oklahoma bombacısı" McVeigh, sonunu kabullenebilme basiretini gösterebilmiş. Zamanı kendisi için noktalarken söyleyeceği son sözü de şimdiden seçmiş. Ölümünden hemen önce 19.yüzyıl İngiliz şairi William Ernest Henley’in "İnvictus" (Fethedilemez) adlı şiirinden bir mısrayı okuyacak:

"Kaderimin patronu, ruhumun kaptanıyım."

Keşke bu iddiayı, Türkiye’deki hükümet de taşıyabilseydi de kaderini "zaman"ın yok edici ellerine teslim etmeseydi...


(*) Zaman üzerine, Norbert Elias, Ayrıntı Yayınları, 2000.


Faruk Bildirici / Tempo / 3-9 Mayıs 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).