HANİ ALEVİLER LAİKLİKTEN YANAYDI?

KIRLANGIÇ YUVASI / 62

HANİ ALEVİLER LAİKLİKTEN YANAYDI?

"Cemevleri’nden su teşekkürü" haberini görünce inanamadım. Yanlış olabileceği kaygısıyla birkaç kez okudum. "Belki ilgililer bir yalanlama, bir açıklama gönderirler" diye de ertesi gün dikkatle taradım haberin yayımlandığı gazeteyi. (*)

Hiçbir itiraz gelmeyen haber, bir "ilk"i müjdeliyordu. "Cemevleri yöneticileri de bedava su peşine" düşmüş, dahası bu istekleri İstanbul Belediyesi tarafından da kabul edilmişti:

"İstanbul’da faaliyet gösteren Alevi, Bektaşi, Mevlevi dernek ve vakıflarının temsilcileri dün Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’yı ziyaret ettiler. Dernek ve vakıf temsilcileri desteklerinden ve bedava su taleplerine olumlu cevap verilmesinden dolayı Başkan Gürtuna’ya teşekkür ettiler, plaket verdiler."

Haberin inanılmazlığı, Alevi cemaatinin devlet ile ilişkiler konusunda öbür İslami kesimlerden pek de farklı olmadığını tescil etmesinde. Laikliğin yılmaz savunucuları olarak tanınmakla birlikte, yeri geldiğinde onlar da devlet nimetlerinden yararlanmaktan geri durmuyorlar.

Aslında Alevi cemaati, son 5-6 yıldır sinyal veriyordu. Alevi cemaatinin önde gelenleri, Cumhurbaşkanı, Başbakan, kimi bulurlarsa ziyaret edip, "mali yardım" sözü alıyorlardı. Devlet nimetlerinden yararlanma konusunda İslami kesimin öbür cemaatlerinden geri kalmama yarışına girmişlerdi.

Meğer bu konuda mesafe almaya başlamışlar. İstanbul Belediyesi’nden bedava su "hakkı"nı kopardıklarına göre, artık bu "hakkı" diğer belediyelere de yaygınlaştırma mücadelesi verebilirler! Hatta "bedava su" ile kalmayıp, "bedava elektrik" peşine bile düşebilirler!

"Burası Türkiye değil mi, olur böyle şeyler" denebilir tabi. Yanlışın nerede olduğunu anlatabilmek için önce Aleviler’in iştahını kabartan "dini cemaatlerin devletten nemalanma" koşullarına göz atalım.

Her ne kadar "Türkiye laik bir devlettir" dense de devlet, dinle ilgili her şeye müdahale etmekten hoşlanır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı da İslami cemaatleri, tarikatları, tekkeleri denetlemektir. Fakat zamanla işler tersine dönmüş, Diyanet etkisizleşmek bir yana İslami cemaatlerin kamu kaynaklarından beslenmesinin aracı haline gelmiştir. Devlet, denetlemek, dizginlemek şöyle dursun, tam tersine beslemektedir onları.

Kriz dönemlerinde bile büyüyen, iki katlı bir binaya sığmayıp dev bir site inşa ettiren Diyanet, tek başına birçok bakanlıktan daha fazla kamu kaynağını tüketmektedir. 2002 bütçesinden Diyanet’in aldığı 553 trilyon lira birçok bakanlığın bütçesinden daha büyüktür.

Örneğin Kültür Bakanlığı 278, Ulaştırma Bakanlığı 154, Tarım ve Köyişleri 553, Enerji Bakanlığı ise 89 trilyon lira ile geçirecek 2002 yılını. Her fırsatta savurganlıkla eleştirilen TBMM’nin bu yılki bütçesi bile 155 trilyon lira.

Üstüne üstlük Diyanet’in bütçesi sadece genel bütçeden verilen payla da sınırlı değil. Diyanet Vakfı’nın trilyonlarca lirayı bulan gelirleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın emrine amade.

Sanki trilyonlar yetmiyormuş gibi, elektrik ve su camilere "bedava" veriliyor. Düşünün, bedava elektrik ve su kullanan cami sayısı öyle 50-100 değil. Tam 73 bin cami var elektriğini TEDAŞ’ın, suyunu belediyenin kesesinden kullanan!

Öyle bir düzen ki, herkes canının istediği yere cami inşa ediyor. Ondan sonra versin Diyanet imamını, versin TEDAŞ elektriğini, versin belediye suyunu...

Öyle bir mantık ki, camilere bedava su ve elektrik verilmesine ses çıkarmayan devlet, bu ayrıcalığı okullara ve hastanelere tanımıyor. Borcunu ödeyemeyen okulların, hastanelerin suyunu elektriğini kesmekte beis görmüyor. Devlet, eğitim ve sağlık gibi iki temel alanda olmadığı kadar cömert din işlerinde.

Yıllardır böyle devam etti bu düzen. Ta ki krize kadar. Camilerin kullandığı bedava elektriğin faturası, krizle birlikte göze battı da hükümet harekete geçti. Geçtiğimiz günlerde TBMM’den geçen, "Kamu kurum ve kuruluşlarınca üretilen mal ve hizmetlerden bedelsiz yararlanmayı yasaklayan" yasa değişikliği, camilerin elektriği bedava kullanmasına son veriyor.

Camilere elektrik sayaçlarının ne kadar sürede takılacağını bilemiyoruz ama bu kararın politikacılarımız tarafından onaylanması bile önemli bir adım. Ancak Aleviler, belediyeden bedava su sözünü yeni aldığına göre, camilerden su ücretleri alınması konusunda henüz bir karar ufukta gözükmüyor.

İşte Alevi cemaatinin -en azından İstanbul’da bedava su girişiminde bulunan bölümünün- pay alma hevesine kapıldığı tablo bu. Yakın zamana kadar Türkiye’deki laiklik anlayışını, bir mezhebin Diyanet’e hâkim olmasını eleştiren Alevi cemaati, pay kapma mücadelesine girişmek yerine bütçeden din işlerine ödenek verilmesini tartışmalıydı.

Din işlerinin mali açıdan devlete bağımlı olması laiklikle ne kadar bağdaşır? Bu soruya kendi çıkarlarını düşünmeden yanıt vermeli, farklarını ortaya koymalıydılar.

Hatırlatalım, malum İslami kesim, devletin din işlerine karışmamasını istemekte, bireylerin dini özgürce yaşaması gerektiğini savunmakta. Devletin, birey ile din arasına girmemesinin mücadelesini vermekteler.

Bu mücadelelerinde haklılar da. Elbette, kişilerin dini nasıl yaşadığına -başkalarının özgürlüklerine müdahale edilmediği ve kamusal alanın dinin direktifleri uyarınca düzenlenmesine kalkılmadığı sürece- devlet asla karışmamalıdır.

Ancak iki tarafı keskin bu bıçağın bir de öbür yüzü var. Devletin dine karışmamasını isteyenler de devlet işlerine parmak sokmamalı ve devletten mali yardım beklememelidir.

Hatta devlet verse bile "bağımsız" kalmak adına istememelidir. Düşünün, hem "Devlet din işlerini düzenlemeye kalkmasın" diyeceksiniz, hem de "Bize bedava su, bedava elektrik versin, camilerin imam vb. kadrolarını da karşılasın" talebinde bulunacaksınız. Olur mu böyle şey?

Halbuki mantık, özgürlük isteyen İslami kesimin, mali bağımsızlık peşinden koşmalarını gerektirir. Mali bağımsızlığını sağlamış, camilerin ve ibadetle ilgili bütün faaliyetlerin giderlerini kendileri karşılamayı başarmış İslami cemaatler, devlet karşısında özgür olma şansını daha rahat yakalayabilir.

Zaten devlet de gerçekten laik ise din işlerine mali kaynak ayırmamalıdır. Eğer laik denilen Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütçesinin büyük bir dilimini Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve camilere ayırıyorsa ortada çarpık bir laiklik anlayışı var demektir.

Üstelik devletin, -toplumun ne kadar büyük kesimini temsil ederse etsin- din işlerine kaynak aktarırken azınlık inançların haklarını ihmal etmesi, hatta onlardan da toplanan vergileri kullanması başka bir adaletsizliktir, haksızlıktır. Böyle bir devlete, "laik" değil, olsa olsa "sözde laik" unvanı yakışır.

"Cemevlerine bedava su sağlama" girişiminde bulunan Alevi vakıfları, maalesef "İslami mezhepler arasındaki adaletsizliği" giderme uğruna başka bir yanlışa düştüler. Yıllardır uzak durdukları, eleştirdikleri anlayışın sofrasına meze olmamalıydılar...

 

(*) Yeni Şafak, 19 Ocak 2002.

Faruk Bildirici / Tempo / 7-13 Şubat 2002

 

KIRLANGIÇ YUVASI / 62

HANİ ALEVİLER LAİKLİKTEN YANAYDI?

"Cemevleri’nden su teşekkürü" haberini görünce inanamadım. Yanlış olabileceği kaygısıyla birkaç kez okudum. "Belki ilgililer bir yalanlama, bir açıklama gönderirler" diye de ertesi gün dikkatle taradım haberin yayımlandığı gazeteyi. (*)

Hiçbir itiraz gelmeyen haber, bir "ilk"i müjdeliyordu. "Cemevleri yöneticileri de bedava su peşine" düşmüş, dahası bu istekleri İstanbul Belediyesi tarafından da kabul edilmişti:

"İstanbul’da faaliyet gösteren Alevi, Bektaşi, Mevlevi dernek ve vakıflarının temsilcileri dün Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’yı ziyaret ettiler. Dernek ve vakıf temsilcileri desteklerinden ve bedava su taleplerine olumlu cevap verilmesinden dolayı Başkan Gürtuna’ya teşekkür ettiler, plaket verdiler."

Haberin inanılmazlığı, Alevi cemaatinin devlet ile ilişkiler konusunda öbür İslami kesimlerden pek de farklı olmadığını tescil etmesinde. Laikliğin yılmaz savunucuları olarak tanınmakla birlikte, yeri geldiğinde onlar da devlet nimetlerinden yararlanmaktan geri durmuyorlar.

Aslında Alevi cemaati, son 5-6 yıldır sinyal veriyordu. Alevi cemaatinin önde gelenleri, Cumhurbaşkanı, Başbakan, kimi bulurlarsa ziyaret edip, "mali yardım" sözü alıyorlardı. Devlet nimetlerinden yararlanma konusunda İslami kesimin öbür cemaatlerinden geri kalmama yarışına girmişlerdi.

Meğer bu konuda mesafe almaya başlamışlar. İstanbul Belediyesi’nden bedava su "hakkı"nı kopardıklarına göre, artık bu "hakkı" diğer belediyelere de yaygınlaştırma mücadelesi verebilirler! Hatta "bedava su" ile kalmayıp, "bedava elektrik" peşine bile düşebilirler!

"Burası Türkiye değil mi, olur böyle şeyler" denebilir tabi. Yanlışın nerede olduğunu anlatabilmek için önce Aleviler’in iştahını kabartan "dini cemaatlerin devletten nemalanma" koşullarına göz atalım.

Her ne kadar "Türkiye laik bir devlettir" dense de devlet, dinle ilgili her şeye müdahale etmekten hoşlanır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı da İslami cemaatleri, tarikatları, tekkeleri denetlemektir. Fakat zamanla işler tersine dönmüş, Diyanet etkisizleşmek bir yana İslami cemaatlerin kamu kaynaklarından beslenmesinin aracı haline gelmiştir. Devlet, denetlemek, dizginlemek şöyle dursun, tam tersine beslemektedir onları.

Kriz dönemlerinde bile büyüyen, iki katlı bir binaya sığmayıp dev bir site inşa ettiren Diyanet, tek başına birçok bakanlıktan daha fazla kamu kaynağını tüketmektedir. 2002 bütçesinden Diyanet’in aldığı 553 trilyon lira birçok bakanlığın bütçesinden daha büyüktür.

Örneğin Kültür Bakanlığı 278, Ulaştırma Bakanlığı 154, Tarım ve Köyişleri 553, Enerji Bakanlığı ise 89 trilyon lira ile geçirecek 2002 yılını. Her fırsatta savurganlıkla eleştirilen TBMM’nin bu yılki bütçesi bile 155 trilyon lira.

Üstüne üstlük Diyanet’in bütçesi sadece genel bütçeden verilen payla da sınırlı değil. Diyanet Vakfı’nın trilyonlarca lirayı bulan gelirleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın emrine amade.

Sanki trilyonlar yetmiyormuş gibi, elektrik ve su camilere "bedava" veriliyor. Düşünün, bedava elektrik ve su kullanan cami sayısı öyle 50-100 değil. Tam 73 bin cami var elektriğini TEDAŞ’ın, suyunu belediyenin kesesinden kullanan!

Öyle bir düzen ki, herkes canının istediği yere cami inşa ediyor. Ondan sonra versin Diyanet imamını, versin TEDAŞ elektriğini, versin belediye suyunu...

Öyle bir mantık ki, camilere bedava su ve elektrik verilmesine ses çıkarmayan devlet, bu ayrıcalığı okullara ve hastanelere tanımıyor. Borcunu ödeyemeyen okulların, hastanelerin suyunu elektriğini kesmekte beis görmüyor. Devlet, eğitim ve sağlık gibi iki temel alanda olmadığı kadar cömert din işlerinde.

Yıllardır böyle devam etti bu düzen. Ta ki krize kadar. Camilerin kullandığı bedava elektriğin faturası, krizle birlikte göze battı da hükümet harekete geçti. Geçtiğimiz günlerde TBMM’den geçen, "Kamu kurum ve kuruluşlarınca üretilen mal ve hizmetlerden bedelsiz yararlanmayı yasaklayan" yasa değişikliği, camilerin elektriği bedava kullanmasına son veriyor.

Camilere elektrik sayaçlarının ne kadar sürede takılacağını bilemiyoruz ama bu kararın politikacılarımız tarafından onaylanması bile önemli bir adım. Ancak Aleviler, belediyeden bedava su sözünü yeni aldığına göre, camilerden su ücretleri alınması konusunda henüz bir karar ufukta gözükmüyor.

İşte Alevi cemaatinin -en azından İstanbul’da bedava su girişiminde bulunan bölümünün- pay alma hevesine kapıldığı tablo bu. Yakın zamana kadar Türkiye’deki laiklik anlayışını, bir mezhebin Diyanet’e hâkim olmasını eleştiren Alevi cemaati, pay kapma mücadelesine girişmek yerine bütçeden din işlerine ödenek verilmesini tartışmalıydı.

Din işlerinin mali açıdan devlete bağımlı olması laiklikle ne kadar bağdaşır? Bu soruya kendi çıkarlarını düşünmeden yanıt vermeli, farklarını ortaya koymalıydılar.

Hatırlatalım, malum İslami kesim, devletin din işlerine karışmamasını istemekte, bireylerin dini özgürce yaşaması gerektiğini savunmakta. Devletin, birey ile din arasına girmemesinin mücadelesini vermekteler.

Bu mücadelelerinde haklılar da. Elbette, kişilerin dini nasıl yaşadığına -başkalarının özgürlüklerine müdahale edilmediği ve kamusal alanın dinin direktifleri uyarınca düzenlenmesine kalkılmadığı sürece- devlet asla karışmamalıdır.

Ancak iki tarafı keskin bu bıçağın bir de öbür yüzü var. Devletin dine karışmamasını isteyenler de devlet işlerine parmak sokmamalı ve devletten mali yardım beklememelidir.

Hatta devlet verse bile "bağımsız" kalmak adına istememelidir. Düşünün, hem "Devlet din işlerini düzenlemeye kalkmasın" diyeceksiniz, hem de "Bize bedava su, bedava elektrik versin, camilerin imam vb. kadrolarını da karşılasın" talebinde bulunacaksınız. Olur mu böyle şey?

Halbuki mantık, özgürlük isteyen İslami kesimin, mali bağımsızlık peşinden koşmalarını gerektirir. Mali bağımsızlığını sağlamış, camilerin ve ibadetle ilgili bütün faaliyetlerin giderlerini kendileri karşılamayı başarmış İslami cemaatler, devlet karşısında özgür olma şansını daha rahat yakalayabilir.

Zaten devlet de gerçekten laik ise din işlerine mali kaynak ayırmamalıdır. Eğer laik denilen Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütçesinin büyük bir dilimini Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve camilere ayırıyorsa ortada çarpık bir laiklik anlayışı var demektir.

Üstelik devletin, -toplumun ne kadar büyük kesimini temsil ederse etsin- din işlerine kaynak aktarırken azınlık inançların haklarını ihmal etmesi, hatta onlardan da toplanan vergileri kullanması başka bir adaletsizliktir, haksızlıktır. Böyle bir devlete, "laik" değil, olsa olsa "sözde laik" unvanı yakışır.

"Cemevlerine bedava su sağlama" girişiminde bulunan Alevi vakıfları, maalesef "İslami mezhepler arasındaki adaletsizliği" giderme uğruna başka bir yanlışa düştüler. Yıllardır uzak durdukları, eleştirdikleri anlayışın sofrasına meze olmamalıydılar...

 

(*) Yeni Şafak, 19 Ocak 2002.

Tempo / 7-13 Şubat 2002

 

 

KIRLANGIÇ YUVASI / 62

HANİ ALEVİLER LAİKLİKTEN YANAYDI?

"Cemevleri’nden su teşekkürü" haberini görünce inanamadım. Yanlış olabileceği kaygısıyla birkaç kez okudum. "Belki ilgililer bir yalanlama, bir açıklama gönderirler" diye de ertesi gün dikkatle taradım haberin yayımlandığı gazeteyi. (*)

Hiçbir itiraz gelmeyen haber, bir "ilk"i müjdeliyordu. "Cemevleri yöneticileri de bedava su peşine" düşmüş, dahası bu istekleri İstanbul Belediyesi tarafından da kabul edilmişti:

"İstanbul’da faaliyet gösteren Alevi, Bektaşi, Mevlevi dernek ve vakıflarının temsilcileri dün Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’yı ziyaret ettiler. Dernek ve vakıf temsilcileri desteklerinden ve bedava su taleplerine olumlu cevap verilmesinden dolayı Başkan Gürtuna’ya teşekkür ettiler, plaket verdiler."

Haberin inanılmazlığı, Alevi cemaatinin devlet ile ilişkiler konusunda öbür İslami kesimlerden pek de farklı olmadığını tescil etmesinde. Laikliğin yılmaz savunucuları olarak tanınmakla birlikte, yeri geldiğinde onlar da devlet nimetlerinden yararlanmaktan geri durmuyorlar.

Aslında Alevi cemaati, son 5-6 yıldır sinyal veriyordu. Alevi cemaatinin önde gelenleri, Cumhurbaşkanı, Başbakan, kimi bulurlarsa ziyaret edip, "mali yardım" sözü alıyorlardı. Devlet nimetlerinden yararlanma konusunda İslami kesimin öbür cemaatlerinden geri kalmama yarışına girmişlerdi.

Meğer bu konuda mesafe almaya başlamışlar. İstanbul Belediyesi’nden bedava su "hakkı"nı kopardıklarına göre, artık bu "hakkı" diğer belediyelere de yaygınlaştırma mücadelesi verebilirler! Hatta "bedava su" ile kalmayıp, "bedava elektrik" peşine bile düşebilirler!

"Burası Türkiye değil mi, olur böyle şeyler" denebilir tabi. Yanlışın nerede olduğunu anlatabilmek için önce Aleviler’in iştahını kabartan "dini cemaatlerin devletten nemalanma" koşullarına göz atalım.

Her ne kadar "Türkiye laik bir devlettir" dense de devlet, dinle ilgili her şeye müdahale etmekten hoşlanır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı da İslami cemaatleri, tarikatları, tekkeleri denetlemektir. Fakat zamanla işler tersine dönmüş, Diyanet etkisizleşmek bir yana İslami cemaatlerin kamu kaynaklarından beslenmesinin aracı haline gelmiştir. Devlet, denetlemek, dizginlemek şöyle dursun, tam tersine beslemektedir onları.

Kriz dönemlerinde bile büyüyen, iki katlı bir binaya sığmayıp dev bir site inşa ettiren Diyanet, tek başına birçok bakanlıktan daha fazla kamu kaynağını tüketmektedir. 2002 bütçesinden Diyanet’in aldığı 553 trilyon lira birçok bakanlığın bütçesinden daha büyüktür.

Örneğin Kültür Bakanlığı 278, Ulaştırma Bakanlığı 154, Tarım ve Köyişleri 553, Enerji Bakanlığı ise 89 trilyon lira ile geçirecek 2002 yılını. Her fırsatta savurganlıkla eleştirilen TBMM’nin bu yılki bütçesi bile 155 trilyon lira.

Üstüne üstlük Diyanet’in bütçesi sadece genel bütçeden verilen payla da sınırlı değil. Diyanet Vakfı’nın trilyonlarca lirayı bulan gelirleri de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın emrine amade.

Sanki trilyonlar yetmiyormuş gibi, elektrik ve su camilere "bedava" veriliyor. Düşünün, bedava elektrik ve su kullanan cami sayısı öyle 50-100 değil. Tam 73 bin cami var elektriğini TEDAŞ’ın, suyunu belediyenin kesesinden kullanan!

Öyle bir düzen ki, herkes canının istediği yere cami inşa ediyor. Ondan sonra versin Diyanet imamını, versin TEDAŞ elektriğini, versin belediye suyunu...

Öyle bir mantık ki, camilere bedava su ve elektrik verilmesine ses çıkarmayan devlet, bu ayrıcalığı okullara ve hastanelere tanımıyor. Borcunu ödeyemeyen okulların, hastanelerin suyunu elektriğini kesmekte beis görmüyor. Devlet, eğitim ve sağlık gibi iki temel alanda olmadığı kadar cömert din işlerinde.

Yıllardır böyle devam etti bu düzen. Ta ki krize kadar. Camilerin kullandığı bedava elektriğin faturası, krizle birlikte göze battı da hükümet harekete geçti. Geçtiğimiz günlerde TBMM’den geçen, "Kamu kurum ve kuruluşlarınca üretilen mal ve hizmetlerden bedelsiz yararlanmayı yasaklayan" yasa değişikliği, camilerin elektriği bedava kullanmasına son veriyor.

Camilere elektrik sayaçlarının ne kadar sürede takılacağını bilemiyoruz ama bu kararın politikacılarımız tarafından onaylanması bile önemli bir adım. Ancak Aleviler, belediyeden bedava su sözünü yeni aldığına göre, camilerden su ücretleri alınması konusunda henüz bir karar ufukta gözükmüyor.

İşte Alevi cemaatinin -en azından İstanbul’da bedava su girişiminde bulunan bölümünün- pay alma hevesine kapıldığı tablo bu. Yakın zamana kadar Türkiye’deki laiklik anlayışını, bir mezhebin Diyanet’e hâkim olmasını eleştiren Alevi cemaati, pay kapma mücadelesine girişmek yerine bütçeden din işlerine ödenek verilmesini tartışmalıydı.

Din işlerinin mali açıdan devlete bağımlı olması laiklikle ne kadar bağdaşır? Bu soruya kendi çıkarlarını düşünmeden yanıt vermeli, farklarını ortaya koymalıydılar.

Hatırlatalım, malum İslami kesim, devletin din işlerine karışmamasını istemekte, bireylerin dini özgürce yaşaması gerektiğini savunmakta. Devletin, birey ile din arasına girmemesinin mücadelesini vermekteler.

Bu mücadelelerinde haklılar da. Elbette, kişilerin dini nasıl yaşadığına -başkalarının özgürlüklerine müdahale edilmediği ve kamusal alanın dinin direktifleri uyarınca düzenlenmesine kalkılmadığı sürece- devlet asla karışmamalıdır.

Ancak iki tarafı keskin bu bıçağın bir de öbür yüzü var. Devletin dine karışmamasını isteyenler de devlet işlerine parmak sokmamalı ve devletten mali yardım beklememelidir.

Hatta devlet verse bile "bağımsız" kalmak adına istememelidir. Düşünün, hem "Devlet din işlerini düzenlemeye kalkmasın" diyeceksiniz, hem de "Bize bedava su, bedava elektrik versin, camilerin imam vb. kadrolarını da karşılasın" talebinde bulunacaksınız. Olur mu böyle şey?

Halbuki mantık, özgürlük isteyen İslami kesimin, mali bağımsızlık peşinden koşmalarını gerektirir. Mali bağımsızlığını sağlamış, camilerin ve ibadetle ilgili bütün faaliyetlerin giderlerini kendileri karşılamayı başarmış İslami cemaatler, devlet karşısında özgür olma şansını daha rahat yakalayabilir.

Zaten devlet de gerçekten laik ise din işlerine mali kaynak ayırmamalıdır. Eğer laik denilen Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütçesinin büyük bir dilimini Diyanet İşleri Başkanlığı’na ve camilere ayırıyorsa ortada çarpık bir laiklik anlayışı var demektir.

Üstelik devletin, -toplumun ne kadar büyük kesimini temsil ederse etsin- din işlerine kaynak aktarırken azınlık inançların haklarını ihmal etmesi, hatta onlardan da toplanan vergileri kullanması başka bir adaletsizliktir, haksızlıktır. Böyle bir devlete, "laik" değil, olsa olsa "sözde laik" unvanı yakışır.

"Cemevlerine bedava su sağlama" girişiminde bulunan Alevi vakıfları, maalesef "İslami mezhepler arasındaki adaletsizliği" giderme uğruna başka bir yanlışa düştüler. Yıllardır uzak durdukları, eleştirdikleri anlayışın sofrasına meze olmamalıydılar...

 

(*) Yeni Şafak, 19 Ocak 2002.

Tempo / 7-13 Şubat 2002

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).