DNA TESTİ YAPIN HÂKİM BEY!

KIRLANGIÇ YUVASI / 27

DNA TESTİ YAPIN HÂKİM BEY!

Sekreter, "Biraz bekler misiniz?" dedi. "Müsteşar bey, eski bir milletvekili ile görüşüyor." Ankara Milli Eğitim Müdürü aldırmadı. "Benim için mahzuru yok" deyip, daldı makam odasına.

Müsteşarın konuğunu görünce donakaldı müdür. "Bu mu milletvekili?" Müsteşar şaşırmıştı. "Evet. Demokrat Parti’den. Eski Sivas milletvekili." Müdür güldü:

- Olur mu yahu? O benim yardımcım.

Müsteşar, konuğundan bir açıklama bekledi. Konuk kıpkırmızı olmuştu, açıklama yapacak halde değildi. Yakalanmıştı. Öyle hızla fırladı ki, müsteşar ile müdürün kıpırdamasına kalmadan kendini kapının dışına attı. Koşarak kayboldu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda yaşanan bu olaydan sonra soruşturma açıldı. Müfettişler, "Ankara Milli Eğitim Müdür Yardımcısı"nı karşılarına alıp sordular. "Sen kimsin?"

Gayet sakindi. Oyun planını hazırlamıştı. "Adım Haydar Hanoğlu" deyip anlatmaya başladı:

"Antalya Aksu Köy Enstitüsünden 1950’de mezun oldum. 1951’den beri öğretmenlik yapıyorum. Son olarak Anıttepe Lisesinde felsefe öğretmeniydim. Bir yıl önce Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı’na atandım."

Müfettişler, diplomasını göstermesini istedi. "Bende değil" karşılığını verdi. Ne kadar sıkıştırsalar da daha fazla bilgi alamadılar. Bakanlıktaki olayın "bir yanlış anlaşılma olduğunu" söylüyor, kendini savunuyordu:

- Ben Anıttepe Lisesinde yılın öğretmeni seçilmiş şerefli bir devlet memuruyum. Sahtekar değilim.

- Peki kaç yaşındasın?

- 1926 doğumluydum ama yaş tashihi yaptırdığım için doğum tarihim 1940 olarak görünüyor.

- 14 yıllık düzeltme olur mu? Zaten dosyanda bu konuda bir mahkeme kararı yok.

- Mahkemede yaptırmadım...

İkna olmayan müfettişler, belge araştırmasına ağırlık verdiler. Bakanlıktaki, Emekli Sandığı, Nüfus Müdürlüklerindeki dosyaları karıştırdılar. İnanılması güç bir sahtekârlık olayının çözülmesi yolunda adım adım ilerlediler.

Bir kere ne Sivas ne de Çorum Nüfus Müdürlüğü kütüklerinde Haydar Hanoğlu adlı bir kişi yoktu. Başka kentlere de bakıldı. Hayır, Türkiye’de böyle bir kişi doğmamış, yaşamamıştı!

Araştırma bu yönde ilerledi. 1979’daki mahkeme kararı bulundu. Adı Hüseyin Taş’dı. Soyadını Hanoğlu olarak değiştirince nasıl yapmışsa yapmış, 1951 yılında göreve başlayan ve kendisiyle aynı adı taşıyan "Hüseyin Taş"ın yerine geçmişti.

Artık emekli olan öğretmen "Hüseyin Taş"ın bakanlıktaki sicil dosyalarını, "Hüseyin Hanoğlu" adına değiştirip, "öğretmen" olmakla da yetinmemişti. Üç yıl kadar sonra, 1982 yılında, sahte belgelerle kendisini ölmüş gösterip, karısıyla üç çocuğunun dul ve yetim maaşı almalarını sağlamıştı.

"Ölü" haline gelince bu kez soyadını değil adını yenilemiş, bakanlıktaki dosyalarını "Haydar Hanoğlu" adına düzenleyerek öğretmenliğe devam etmeyi yine başarmıştı!

Müfettişler, bir kez daha ifadesine başvurdular. "Sen belgelere göre ölmüşsün" dediler. "Biliyorum ama gördüğünüz gibi hayattayım" karşılığını verdi gülerek. "İlkokulu bile tamamlayamayıp, ikinci sınıfta ayrıldığın doğru mu?" sorusuna da aynı umursamazlıkla yanıt verdi; "Olur mu? Ben felsefe öğretmeniyim." Çileden çıkan müfettişler, birbirini tutmayan senaryoları dinlemek yerine olayı mahkemeye sevk etmeye karar verdiler.

"Sahte öğretmen" tutuklandı. Aylar sonra mahkeme önüne çıktı. Daha ilk sorudan itibaren hâkimi sinirlendirdi:

- Adın?

- Haydar Hüseyin Hanoğlu.

- Bizi uğraştırma. Adını doğru söyle.

- Doğru söylüyorum.

Mahkeme, kimlik tespitinde takıldı kaldı. "Sahte öğretmen" adını da, doğum tarihini de bir türlü doğru olarak söylemiyordu. Hâkim, "Hüseyin Hanoğlu" adına düzenlenen "ölüm tutanağı"nı imzalayan Alibeyi köyü muhtarını çağırdı.

Muhtar, onu görür görmez tanıdı. "İşte bu adam samimi arkadaşım olan Tahsin ile birlikte geldi" dedi. Arkadaşının oyununa gelmiş, aldatılmıştı:

"Hüseyin Hanoğlu’nun Sivas’ta gömüldüğünü ama ailesinin Almanya’dan para alabilmesi için acilen ölüm tutanağına ihtiyaçları olduğunu söyleyince onlara inandım, imzaladım."

Hâkim, "Sahte öğretmen"e döndü. "Kendi ölüm tutanağını kendin mi düzenledin?" Yine reddetti. "Olur mu öyle şey? Ben Hüseyin Hanoğlu değilim."

Duruşmalar birbirini izledi. "Sahte öğretmen", her duruşmada farklı bir isim, farklı bir doğum tarihi verdi; birbirini tutmayan senaryolar anlattı durdu.

Sonuca ulaşamayacağını gören hâkim, karısını ve üç çocuğunu çağırdı. Onlar da aynı senaryonun bir parçasıydılar. "Benim kocam öldü. Bu adamı tanımıyorum" dedi karısı. Çocuklar da babalarının öldüğünü söylediler.

Hâkim gülmekten kendini alamadı. Haydar Hanoğlu denilen kişi ile Hüseyin Hanoğlu’nun aynı kişiler olduğuna emindi. Dayanamadı, dosyadan belgeleri aldı gösterdi:

- Bak, Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki Haydar Hanoğlu imzalı dilekçelerdeki yazılar ile Hüseyin Hanoğlu imzalı dilekçelerdeki yazılar aynı. Hepsi tek elden çıkmış. Uzmanlar da bunu teyit etti. Bize yalan söyleme, bu kadın senin karın, bunlar da senin çocukların.

"Sahte öğretmen", tınmadı bile. "Bunlar benim karım, çocuklarım olamaz. Ben Hüseyin Hanoğlu değilim." Aklına sonradan yeni gelmiş gibi ekledi:

- DNA testi yapın hâkim bey...

Kendinden emin hali, hâkimi de etkiledi. Hâkim, ilk kez, söylediklerinin doğru olabileceği endişesine kapıldı. DNA testi gerçekleri ortaya çıkarabilirdi. Mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesi’ne yazılar yazdı. Böylece uzun bir hukuki süreç başladı.

DNA testi için ilgili kurumlardan yanıtlar beklenirken hâkim, bir gerçeği fark etti. Davanın zaman aşımı süresi dolmak üzereydi. 1992’de açılan dava altı yıldır sürüyordu!

O zaman anladı hâkim, sanığın DNA testi istemesinin nedenini. Zaman aşımı süresinin dolup davanın düşmesi için mahkemeyi oyalamaktan başka amacı yoktu uyanığın!

Mahkeme heyeti, daha fazla gecikip davanın düşmesini önlemek amacıyla hemen toplandı, kararını verdi:

"..bilerek davanın gecikmesine çalışan sanığın, çeşitli el yazıları ve imzaları Hüseyin Hanoğlu olduğunu açık ve kesin olarak ortaya koymuştur. 6 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırılmasına karar verilmiştir."

Sanık "Hüseyin Hanoğlu" adıyla mahkûm edildi. Adı ise mahkeme kararına, "Hüseyin (Haydar) Hanoğlu" olarak geçirildi. Yani "hem o olabilir hem de bu" dendi. Açıkçası, mahkeme, mahkûm ettiği sanığın kimliğini bile kesinleştirememişti.

Hâkimin bildiği ama kanıtlayamadığı bir gerçek daha vardı. Hazırladığı senaryoyu "Yılın öğretmeni" seçilecek kadar başarıyla uygulayan sanık, aslında ilkokul ikinci sınıfa kadar okuyabilmiş bir müstahdemdi...

Faruk Bildirici / Tempo / 7-13 Haziran 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).