DAHA NE KÖTÜLÜKLER GÖRECEK SABRİYE NİNE?

KIRLANGIÇ YUVASI / 24

DAHA NE KÖTÜLÜKLER GÖRECEK SABRİYE NİNE?

Sabriye, nüfus cüzdanını ilk kez gördüğünde 13 yaşındaydı. Bakmasıyla yere fırlatması bir oldu. "Bu benim değil. Olamaz."

Nüfus cüzdanında kendi adı yazıyordu, doğruydu. Fakat o güne değin onu besleyen, büyüten, anne ve babasının adları yoktu nüfus cüzdanında. Bambaşka isimler yazılmıştı!

Öğretmen, ilkokul diplomasıyla birlikte nüfus cüzdanını uzattığı Sabriye’nin tavrına anlam veremedi. Ellerini yüzüne kapatıp ağlayan öğrencisine bir şey soramadı da. Öylece bakakaldı.

"Babası", yavaşça eğildi. Nüfus cüzdanını yerden aldı. Sabriye’nin kolundan tuttu. Okuldan çıktılar. Yan yana, hiç konuşmadan yürüdüler.

Eve vardıklarında hâlâ yanağından yaşlar süzülüyordu. "Babası", onu divana oturttu. Karşısına geçti. "Bu senin nüfus cüzdanın kızım" dedi.

"Biz senin asıl annen baban değiliz. Annen, sen 1.5 yaşındayken ölmüş. Baban fakir olduğu için ’Bu kıza bakamam’ diye seni bize evlatlık verdi."

Sabriye’nin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Belleğinin derinlerinden görüntüler yakalamaya çalışıyor, başaramıyordu. Ne yaparsa yapsın avukat Nuri beyden başka baba, Düriye hanımdan başka anne hatırlamıyordu.

"Kızım senin gerçek annenin adı Fadime, babanın adı da Kılıç."

"Baba"sının gözlerine baktı yeniden. Üzüntülüydü. Sevgi vardı gözbebeklerinde. "Anne"sine çevirdi başını. Kayıtsız, sakindi o.

Aniden her şeyi çözdü Sabriye. Düriye hanım, ona hep kötü davranmış, dövmüştü. "Üvey anne" olmasa kendisine öyle davranabilir miydi? O zaman inandı; anlatılanlar ne yalandı, ne de kötü bir şaka...

O günden sonra evde kendini hep bir sığıntı gibi hissetti. Eski sıcaklığı bir daha yakalayamadı. Nuri beyin, "baba şefkati" de, dört yıl sonra, evlendirme isteğine karşı çıkana dek sürdü. Ağanın oğluyla evlenmeyi reddetmesi, Nuri beyi çileden çıkardı:

- Ben de seni istemiyorum. Git gözüm görmesin seni. Nereye gidersen git.

Eniştesi devreye girdi. Onu çiftliğine gönderdi. Kimsesiz bir yavru güvercin kadar yalnızdı. Günler boyu kimselerle konuşmadı, içine kapandı. Sıkıntıdan hemen her gün burnu kanadı. Sarardı soldu. 

Çevrenin baskısına daha fazla dayanamayan Nuri Bey, bir ay sonra geri çağırdı onu. Yeni bir sürpriz bekliyordu Sabriye’yi. 15 gün kadar sonra kaymakam, çağırdı. "Madem ağanın oğluyla evlenmedin. O zaman seni şoförüme alacağım."

Şoför Nurettin, uzun zamandır Kaymakam’ın hizmetindeydi. Kaymakam, onu Manyas’tayken tanımış, Eşme’ye tayin olunca da beraberinde getirmişti. Nurettin, Sabriye’yi bir yıl önce görüp beğenmiş, "Yabancıyla evlenmem" yanıtı alınca yılmamış, beklemişti.

Sabriye, Kaymakam’a bir şey diyemedi. Reddedecek durumda değildi. Avukat "baba"nın evinde daha fazla kalamayacağının farkındaydı. "Öbür tarafa gitmektense şoföre gideyim bari" diye düşündü.

1945’te evlendiğinde henüz 17 yaşındaydı. Evlendikten nice zaman sonra bir adam geldi. "Ben senin babanım" dedi. Kardeşlerini de getirmişti yanında. Birlikte büyümediği bu insanlar birer yabancıydı Sabriye için.

Artık yaşamındaki tek insan kocası Nurettin Özkan’dı. Ona bağlandı. Doğan her çocuğuyla birlikte geçmişinden biraz daha koptu. Üç çocuğu oldu, Yalçın, İclal, Nuri.

Yıllar öyle akıp gidecek sanıyordu Sabriye. Öyle olmadı. Bir gün kocası, "Sıkıldım burada" dedi. Memleketine dönmek istiyordu. Sabriye ne yapsın, ses çıkarmadı.

Yola düşüp, Susurluk’a geldiler. Nurettin, uzun zaman iş bulamadı. Geçinmek için babadan kalma evi satmak zorunda kaldı. Sonunda bir tüccarın yanına kamyon şoförü olarak girdi. Şanssızlık yine peşini bırakmadı. Demir çekerken düşüp kolunu kırdı.

Evin bütün yükü Sabriye’nin omuzlarına kaldı. Küçük tarlayı ekip biçmeye başladı. Ancak kolu düzeldikten sonra kocasına devretti tarla işlerini. Birkaç yıl sonra Susurluk Şeker Fabrikası açılıp, kocası orada işe girene kadar kıt kanaat geçindiler.

İki kızları daha oldu. Kader ve Hayriye. Sabriye’nin tüm dünyası çocuklarıydı. Beş çocuğunu sevgiyle, özenle büyüttü. Evlenme yaşına geldiklerinde en büyük korkusu, çocuklarının yabancılarla evlenip Susurluk’tan gitmeleriydi. Yavrularının kanatlarının altından uçup gitmelerini düşünemiyordu bile.

Sonunda korktuğu oldu. Büyük kızı İclal, Bursa’nın Yenişehir’inden bankacı bir genci sevdi. Onunla evlenip, önce Yalova’ya, sonra Geyve’ye gitti. O kadarla da kalmayıp, Almanya’ya gitmek istedi İclal ve kocası.

"Ne olursun gitmeyin" dedi Sabriye. Vazgeçirdiğini sandı. Ama sonradan öğrendi ki, küçük kızları Meral’i İstanbul’da bir yuvaya, büyük kızları Nihal’i de Yenişehir’deki babaannesine bırakmış, işçi olarak Almanya’ya gitmişlerdi.

Dayanamadı, gitti her iki torununu da alıp getirdi Susurluk’a. İclal ve eşi, çocuklarını görmek için her yaz başında geliyorlardı. Kızları alıp Almanya’ya götürüyorlar, yaz sonunda okullar açılırken, anneanneye geri gönderiyorlardı.

Beş yıl sürdü bu trafik. 1978’de, İclal ve eşi, küçük kardeşi Hayriye’nin düğünü için geldi. Almanya’da doğan oğulları Levent de yanlarındaydı.

Nişan, düğün derken tatil çabucak geçti. Düğün gecesi, herkes gibi İclal de neşeliydi, gülüp oynuyordu. Sabriye, kızına bakmaya doyamıyordu. "Allah ne güzellik vermiş" deyip duruyordu içinden.

Nedense yola çıkmadan önceki son gece sıkıntı bastı İclal’i. Geceliğini bile giymeden sabaha kadar oturdu yatağında. Hiç uyumadan yola çıktı. Aynı sıkıntı, onları yolcu ettikten sonra annesine geçti, o gece rüyasında gördü kazayı. Kimselere söylemedi.

Kaza haberi, bir hafta sonra geldi. Arabaları Avusturya’da bir TIR’la çarpışmış, ikiye bölünmüştü. İclal, damadı Muzaffer, küçük torunu Levent ölmüş; 9 yaşındaki Nihal ile 6 yaşındaki Meral nasıl olmuşsa sağ kurtulmuştu kazadan.

Torunları, cenazelerle birlikte geldi. Sabriye anneanne, ’İclali’nin emaneti torunlarını gözyaşlarıyla karşıladı. İki kız da hâlâ kazanın etkisindeydi. Onları kucakladı.

Gündüzleri, her saniyesini torunlarıyla geçiriyordu artık. Geceleri ise ’İclali’ ile birlikteydi. Yatağa uzanıp, gözlerini kapatır kapatmaz, İclal ve damadı canlanıyordu oracıkta.

Rüyaları beş yıl sürdü. Bir gece kapı çalındı. Açtı, İclal ve damadıydı. Çok güzel giyinmişlerdi. ’Korkma anne, babamı sormaya geldik’ dedi İclal. ’Siz gittikten sonra dengesi bozuldu. İntihara kalkmış, kömürlükte her tarafını kesmiş. Şimdi iyi." Bu cevabı alınca rahatladılar. Giderken, ’Anne sakın geldiğimizi kimseye anlatma’ dediler.

Sabriye anneanne aldırmadı. Bu rüyasını herkese anlattı. Ama bir daha da onları göremedi. Kendine kızdı, özledi onları. Zamanla özlem acısına bir de kocasının baskıları eklendi. Sinirli bir insan olmuştu, eziyet edip duruyordu. Kocasının ölümüne üzülemedi neredeyse.

Yeni mutluluk kaynağı, torunu Nihal’in kızlarıydı. Yalnızlığını onlarla gideriyordu. Çok geçmedi. Nazlıcan’ın kalbinde delik olduğunu öğrendi, üzüldü.

Nihal, kızı Nazlıcan’ı, İstanbul’a doktora götürürken 10 yaşındaki Afşar’ı, Susurluk’ta bıraktı. O sabah Afşar, üzüntülüydü. "Anneanne içimden kendimi öldüresim geliyor" dedi. "Neden" diye sordu anneanne.

- Ders çalışırken kardeşim defterimi yırtıyordu. Ona bağırdım. Şimdi hastaneye gitti. Bir şey olur mu? Vicdan azabı çekiyorum.

Anneanne, Afşar’ı sakinleştirmeye çalıştı. "Hadi evinize git, şu yemeği köpeğine ver gel de kardeşine telefon edelim."

Afşar, yiyeceği alıp çıktı. Kapıda, okul arkadaşı Berivan’ı gördü, onunla birlikte uzaklaştılar. 

Aradan iki saat geçti, Afşar dönmedi. Anneanne meraklandı. Çıktı, aramaya başladı. Berivan’ı görünce sordu. "Bilmem" dedi küçük kız. Onunla birlikte çıktığını pencereden görmüştü oysa.

İçine bir ateş düştü. "Allah yandım ben şimdi." Çöktü kaldı. Afşar’ın cansız bedeni saatler sonra bulunduğunda gözyaşları akmıyordu.(*) Duyulmayan çığlıkları, yüreğindeki eski yaraları kanatıyordu yeniden.

"Oğlum, 73 yıldır hayatım böyle geçti. Göreceğim başka kötülük kalmış mıdır?"


(*) Afşar Sıla Çaldıran, 6 Nisan 2001’de Susurluk’ta gözü dönmüş bir vahşi tarafından boğularak öldürüldü.


Faruk Bildirici / Tempo / 17-23 Mayıs 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).