CAMDAN ÖRÜLMÜŞ SINIRLAR KAFAYI VURUNCA ANLAŞILIR ANCAK

KIRLANGIÇ YUVASI / 53

CAMDAN ÖRÜLMÜŞ SINIRLAR KAFAYI VURUNCA ANLAŞILIR ANCAK

Küçük bir serçe girmişti açık pencereden içeri. Çocukluğun verdiği heyecanla oturduğum yerden hiç kıpırdamadan seyrettim olanları.

Zavallı serçe, içeri girdiği açık pencereyi bir türlü bulamıyor, kapalı pencerelerden çıkmaya çabalıyordu. Dönüp duruyordu küçük odanın içerisinde. Varlığını algılayamadığı camlara çarpıyor, odanın içinde çığlık çığlığa turlar attıktan sonra yine aynı hızla bir daha cama vuruyordu başını.

Belki on, belki yirmi defa vurdu başını camlara. Hiç bıkmadan, hiç umudunu tüketmeden devam etti özgürlüğe ulaşma çabasına.

"Acaba kalkıp bütün camları açsam mı?" diye düşünürken, açık pencereyi buldu da başını camlara vurarak ölmekten kurtuldu. Serçenin özgürlüğüne ne kadar düşkün olduğunu anlamıştım anlamasına ama asıl dikkatimi çeken serçe ile cam arasındaki çözümsüz çelişkiydi.

Camın varlığı benim için görülebilir, anlaşılabilir bir şeydi. Serçe ise camı göremiyor, varlığını fark edemiyordu. Camı algılayabilmek için illa ki başını vurması gerekiyordu. Her başını vurduğunda sadece camı fark etmekle kalmıyor, özgürlüğünün sınırını keşfetmiş oluyordu. Cam, onun için görünmeyen bir sınırdı!

Eminim bütün çocuklar, benzer olaya bir ya da birkaç kez tanık olmuşlardır. Serçenin cama karşı yürüttüğü acıklı mücadeleyi kimisi zevkle, kimisi üzülerek seyretmiştir.

Ne kadar insan büyüdükten sonra küçüklüğünde gördüğü o minik serçeyi hatırlar bilemem. Ben özellikle hayvanat bahçelerine gittiğimde o serçeyi hatırlamadan edemem.

Tel kafeslerdeki kuşlar, sınırlarını fark etmekte benim sevgili serçem gibi zorlanmaz, kendilerine tanınan sınırlar içerisinde sakin sakin uçarlar. Öbür hayvanlar da aşamayacaklarını bildikleri kafeslerde sınırı asla zorlamaya kalkmadan yaşar giderler.

Fakat artık hayvanat bahçeleri de değişiyor, dünyada klasik hayvanat bahçelerinin yerini "safari parklar" alıyor. Safari parklardaki hayvanlar daha geniş alanlarda serbestçe dolaşabiliyorlar, onları görmek isteyen insanlar ise kapalı araçlarla geziyor parkları.

Safari parklardaki hayvanların eski hayvanat bahçelerine oranla daha rahat oldukları kesin. Ama hayvanların daha özgür olduklarını söylemek asla mümkün değil. Yine sınırlandırılmış bir yaşam sürüyorlar. Eskisinden tek farkı -tıpkı benim sevgili serçem gibi- daha geniş olan sınırlarını algılayamamaları.

Hayvanat bahçelerindeki bu değişim süreci, insan yaşamında da benzer biçimde gerçekleşti. Demokrasiden ve cumhuriyetten söz edilemeyen baskıcı dönemlerde insanlar, özgürlüklerinin sınırlarını gayet iyi görüyor, kuzu kuzu yaşayıp gidiyorlardı. Sınırı aşmak isteyenlerin en azından rotayı bulması, hedefini çizmesi daha kolaydı.

Artık o günler geçti. Demokrasiye ve cumhuriyete sahip olmakla övünüyoruz, post-modern zamanlarda ve de teknolojik üstünlüklerle donanmanın kıvancıyla gerine gerine yaşayıp gidiyoruz. Kendimizi alabildiğine özgür, alabildiğine sınırsız sanıyoruz.

Oysa bizim yaşayışımızın eski zamanlara göre en önemli farkı, özgürlüğümüzün sınırlarını fark edemiyor olmamız. Çünkü artık sınırlar, safari parklardaki kadar geniş, benim o minik serçemin çarptığı camlar kadar saydam. Sınırlarımızın nerede başlayıp nerede bittiğini anlayabilmemiz için kafamızı o camdan sınırlara vurmamız gerekiyor. Özetle, sınırı aşmak istiyorsanız kafanızı cama vurmak zorunda kalıyorsunuz.

Diyelim bir yazarsınız, sonsuz bir özgürlük ortamında yazdığınızı sanıyorsunuz. "Ah ne güzel şey demokrasi! Ne güzel şey sansürsüz yaşam!" çığlıkları atıp, ağaçların sararan yapraklarıyla neşeleniyorsunuz.

Ama ne zaman ki, güç odaklarının hoşuna gitmeyen bir yazı yazıyorsunuz, o zaman kafayı cama vurmuş gibi oluyorsunuz, sınırınızın farkına varıyorsunuz. "Buraya kadar, buraya kadar özgürlüğün. Sınırın burada başlıyor!" sayıklamalarıyla kendinize geliyorsunuz.

İnanın "kurulu düzen"in sizi ne kadar sarıp sarmaladığını anlamanın en iyi yolu budur. Öncelikle dayatılan "özgürlük ortamı"nın sahteliğini, yalancılığını teninizde hissedersiniz. Daha da ötesi, kurulu düzenin gerçekliğiyle yüz yüze gelirsiniz.

Sıradan günlük tercihlerinizde bile özgür karar veremediğinizi de fark etmiş olusunuz. Anlarsınız ki, yaşamınızdaki zorunlulukların rolü, özgürlüklerinizden daha fazladır, daha büyüktür.

Zorunlulukların bir bölümü anayasalarla, yasalarla, rejimin kırmızı ışıklarıyla konur. Ama önemli bir bölümü de anayasalarla, yasalarla, kırmızı ışıklarla değil de geleneklerle, alışkanlıklarla gelir dayatır kendini. Özgürlüklerin sınırı da bu zorunlulukların toplamından oluşur.

Eski Hürriyet ciltlerini karıştırırken, özgürlüğünün sınırını "başını camlara vurarak" keşfetmiş bir insan olan Cevat Şakir’in yaşam çözümlemeleriyle karşılaştım. Sadun Tanju’nun hazırladığı "Halikarnas Balıkçısının yaşam öyküsü: Miho gibi bir adam" adlı yazı dizisinde Cevat Şakir, "ayağındaki prangaların farkına varışını" anlatıyordu:

"..Daha önceki yaşamımda, sabahları açardım gözlerimi, kentin gürültüsü ve uğultusu gelirdi kulağıma, bir öncekine benzeyen yeni bir gün başlardı, bana sunulmuş, benim için ölçülüp biçilmiş yaşamın prangalarına silkeleyerek doğrulup kalkardım. Bir umut bulamazdım içimde, bu tedirginlik bu doymazlık nedendir bilemezdim, cezaevinin içinde de dışında da bir hükümlü gibi bulurdum kendimi, yaşardım ama sevinemezdim. Kafam kurulu saatler gibiydi her günkü alışkanlıkların çemberi içinde, benim için başka bir işlev, başka bir düşünce yoktu.

Beni nasıl mülk edindiklerini şimdi şimdi anlıyordum. Benim hiç özgürlüğüm oldu mu? Evet diyemezdim. Oysa insan özgürlüğü üzerinde bu kadar geniş bu kadar ağır kullanma hakkı bulundukça, insanoğlu ancak kul olur, üretici olur ama yaratıcı olamazdı.

Yaratıcı olmanın ilk sevincini sürgünde, beyaz bir Bodrum evinin yoksulluğu içinden denizin engin maviliğine gözlerimi diktiğim bir kızıl akşamüstü duydum. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Kurtuluyordum. Doğuyordum. Kendi ellerimle kendi göbeğimi kesiyordum.

Bundan sonra ne gelecekse makbulümdü. Her şeyi neşe ile yürekle, olanı ve olacağı bilerek karşılayacaktım. Yaşamımda sevgi ve güzellik yoksa suç başka kimsede değil, bende olacaktı. Çünkü yaratıcı bendim, onları ben yaratacaktım."

Sürgün, normalde özgürlüğün daraltılmasıdır. Ama Cevat Şakir için sonsuz bir özgürlük getirmiş. Çünkü "mülk edinildiğini" algılayabilmesini sağlamış. Sınırını algılayınca da kurtulmanın yolunu bulmuş. Nasıl? Yaratarak, üreterek...

Faruk Bildirici / Tempo / 6-12 Aralık 2001

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).