İLKELER NAZİKTİR HER DAİM SULANMAK İSTER

KIRLANGIÇ YUVASI / 25

İLKELER NAZİKTİR HER DAİM SULANMAK İSTER

"Her şey Türk işi" adlı kitap, kaçırılan otobüsteki boş koltuğun üzerinde duruyordu. Polisin dikkatini çekti. Kapağını açtı, "Hacettepe Üniversitesi Kütüphanesi" damgası vardı ilk sayfada.

Kitabın adını, yazarını not alırken, jandarma geldi. Komiserin, kitapla ilgilendiğini görünce elinden aldı; "Burası jandarma bölgesi. Bu sizin değil bizim işimiz." 

Haklıydı, Ankara’dan yola çıkan Varan otobüsü Kızılcahamam yakınlarında ormanlık bir bölgeye kaçırılmış, soyguncular kayıplara karışmışlardı. Otobüsün bırakıldığı yer kırsal alandı; dolayısıyla soygunun araştırılması jandarmanın göreviydi.

Polis de biliyordu, soruşturmanın jandarmada olduğunu. Yardım için gelmişlerdi. Ancak jandarma, polisin yardımını istemiyordu. "Siz karışmayın" diye uyardıkları polis ekibini, kibarca otobüsün çevresinden uzaklaştırdılar.

Zaten göreceğini görmüş, aradığı ipucunu bulmuştu polis. Kızılcahamam’dan dönen polis ekibi, Hacettepe Üniversitesi kütüphanesine yöneldi. Kitabı, kütüphaneden alan öğrencinin adını öğrenmek zor olmadı. Acemi soyguncularla karşı karşıyaydılar.

Kütüphaneden polis ekibi çıktı. Hemen ardından jandarma ekibi içeri girdi. Onlar da kitabı alan öğrencinin adını sordu. Gencin adını öğrenince, adresini almak için öğrenci işlerine koştular. Oraya da polis, jandarmadan önce gelmişti.

Polis ve jandarma ekiplerinin kıyasıya yarışı, soyguna karıştığı belirlenen öğrencinin Sincan’daki evinde noktalandı. Eve baskın sırasında karşı karşıya gelince polis yine geri çekildi; evdekilerin sorgulanmasını Jandarmaya bıraktı. Ama polis, olayı kovalamaktan vazgeçmedi.

Kıyasıya yarış sürerken, yakalanacaklarını anlayan üç genç, Küçükesat Polis Karakoluna giderek teslim oldu. Polis, gençleri jandarmaya verdi. Basın açıklaması ve olay yeri tatbikatı da Kızılcahamam Jandarma İlçe Komutanlığı tarafından yapıldı.

Nisan 2000’de yaşanan bu olay, polis ve jandarma arasında, bir zamanlar var olan işbirliği döneminin sona erdiğinin kanıtlarından biriydi. Jandarma, sadece Ankara’da değil, görev yaptığı tüm bölgelerde kapanmıştı polisle işbirliğine.

Oysa üç yıl öncesine, 1997’ye değin durum çok farklıydı. Jandarma, kendi bölgesindeki cinayet, soygun gibi adli olayların çözümünde bile polisten yardım istiyor, rekabet içine girmiyordu.

Ama ne zaman ki, bir polis şefi, "Öyle darbe falan olmaz. Çünkü eğer asker darbe yapacaksa, artık polisi de yanına almak zorundadır" dedi; durum o andan itibaren değişti. Askerler, hemen ayağa kalktı. Haksız da değillerdi, askere meydan okuma vardı polis şefinin sözlerinde:

"Türkiye’de 167 bin polis var. Polis teşkilatı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi değil artık. Ellerinde ağır silahları var. Üstelik 7 bin tane özel tim görevlisi var. Bunlar dağlarda yaşıyorlar, her şartta yaşamaya ve savaşmaya alışmışlar. Askerler, darbe yapmak için polisleri de yanlarına almak zorundalar."(1)

28 Şubat 1997 kararlarının alındığı ünlü MGK toplantısının yapıldığı gün söylenen bu sözlerin sahibi Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’ydu. Asker, adresi bulmakta gecikmedi.

"Köstebek skandalı", aslında "Orakoğlu’na bedel ödetme" operasyonuydu. Orakoğlu, yargılama sonunda beraat etti ama görevinden de uzaklaşmak zorunda kaldı.

Orakoğlu’nun hesabı görülürken, dile getirdiği gerçekler de dikkate alındı. Gerçekten de polis, 12 Eylül öncesiyle kıyaslanamayacak ölçüde güçlenmiş; alternatif bir silahlı güç konumuna gelmişti. Teknolojik olanakları da yer yer askerden ilerdeydi. Eskiden sadece tabanca ve cop ile dolaşan polis, artık roketatardan havana hatta tanksavara kadar birçok ağır silaha sahipti.

Genelkurmay, polisi rakip olmaktan çıkarmaya karar verdi; duruma el koydu. Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, 1997 sonlarında bir yazı gönderdi; "Elinizdeki ağır silahları bize devredin. Yasa gereği bu ağır silahlar sadece askerde bulunabilir."

Emniyet itiraz etti; "Bu silahları PKK ile mücadele etmek için sizin izninizle almıştık." Genelkurmay dinlemedi, baskıya devam etti. Emniyet’in aylarca direnmesi de yetmedi. Ağır silahlar teslim edildi de kriz çözüldü.

Asker, bununla da yetinmedi. "Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir parçası" olan Jandarma’yı güçlendirmeye girişti. Birkaç yıl içinde Jandarma’nın çehresi değişti; araçları, teknik donanımı ve personeli yenilendi, geliştirildi. Jandarma, hemen her alanda polis ile yarışabilecek bir düzeye erişti.

Jandarma’nın geldiği nokta, komuta kademesini de memnun etti. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, memnuniyetini açıkça dile getirdi; "Jandarma Teşkilatı’nın son yıllarda sağladığı gelişme, birçok ülke jandarma teşkilatlarına örnek olmaktadır.

..Amacımız, olayların önceden açığa çıkarılması için yeterli istihbarat ağına sahip ve her türlü olaya süratle müdahale edecek, organize ve çıkar amaçlı suçlar ile faili meçhul olayları çözerek ülke genelinde huzur ve güveni sağlayacak bir jandarma teşkilatı."(2)

Yalman’ın vurguladığı gibi, rekabetin kıyasıya yaşandığı alanlardan biri istihbarattı. Jandarma istihbaratın yasal hale gelmesi için harekete geçildi. JİTEM’in, "Susurluk skandalı" sırasında çok tartışılmasına rağmen, hükümet, ilgili tasarıyı TBMM’ye gönderdi. Komisyonda kabul edilen tasarı, Genel Kurul gündemine girdi.

Rekabetin açığa çıktığı alanlardan ikincisi de kriminal laboratuarlardı. Milyon dolarlar harcandı; modern gereçlerle donatılmış Jandarma Kriminal Laboratuarı kuruldu.

Yarış, yeni laboratuar kurulacak kentlerin seçiminde bile sürdü. Jandarma, Antalya’ya kriminal laboratuar kurmaya karar verdiğinde polisin laboratuarı bitmek üzereydi. "Neden burası? Başka bir kente, mesela Diyarbakır’a kursanız olmaz mı?" dendiğinde yanıt kesindi. "İllaki Antalya olacak. Emir böyle" Tartışma ister istemez bitti.

Jandarma’nın, polise aldırmayan bu tutumu giderek tırmandı. Hedeflenen noktaya ulaştığına inanan jandarma, kent merkezlerinde operasyonlara başladı. İstanbul’da Esenyurt Belediyesi baskını, Ankara’da Enerji Bakanlığı baskını, jandarmanın polisin görev alanına müdahalesiydi aslında.

300 bine varan personeliyle Jandarma, Türkiye topraklarının yüzde 93.5’unda "kolluk kuvveti" olmakla yetinmedi; yüzde 100’ünde faaliyet gösterir hale geldi. "Alternatif polis teşkilatı" işlevini üstlendi; hatta üç yıl öncesine kadar askere bir polis şefinin ağzından meydan okuyacak kadar güçlenen polisi yok saydı.

Jandarma Genel Komutanlığı binasını doğrudan İçişleri Bakanlığı koridorlarına bağlayan ve silahlı iki jandarmanın beklediği kapı, eskiye oranla daha az açılır oldu.

Aylarca sürdürdü bu pozisyonu jandarma. Operasyon üstüne operasyon yaptı, görev alanına girmeyen kent merkezlerinde. Siyasi iktidar, jandarmanın polisi, yani sivilleri dışlamasını görmezden geldi.

Ne zamanki, operasyonların ucu ANAP’a doğru uzandı. Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, o zaman hatırladı. "Jandarma’nın Ankara’nın göbeğinde soruşturma yapmasının izahı olmadığını" ve de "güvenlik hizmetleri açısından" İçişleri Bakanına bağlı olduğunu...

İlkeler böyledir işte, nazik çiçeklere benzer, her daim sulanmak ister. Her zaman, her yerde, her koşulda savunmaz, kendi yörüngenize gölge düştüğünde çığlıklar halinde dile getirmeye başlarsanız, haklı da olsanız anlatmakta zorlanırsınız meramınızı...


(1) 28 Şubat Postmodern darbenin öyküsü, Hakan Akpınar.
(2) Savunma ve Havacılık dergisi, Sayı 6/2000.


Faruk Bildirici / Tempo / 24-30 Mayıs 2001

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).