İKİ DUDAK ARASINA SIKIŞMIŞ KİMLİKLER

KIRLANGIÇ YUVASI / 28

İKİ DUDAK ARASINA SIKIŞMIŞ KİMLİKLER

Yeşilin koynunda kıvrıla kıvrıla ilerlerken mavilerle oynaşmayı da ihmal etmiyordum. Bir virajda aniden önüme çıkan paslı, boyaları dökülmüş "Gideros" tabelası da olmasa, maviyle yeşili bir arada bulmanın şehvetine kendimi öylece kaptırıp, kilometreleri fark etmeden yutmaya devam edecektim.

Ağaçlar, kıskançtı. Sevgilisinin çıplak yakalanmasını istemeyen erkek edasıyla yamaçtan dimdik inen toprak yolu örtüyor, konukların gözlerinden ırak tutmaya çabalıyordu. Tabela ise duygudan yoksundu. İlan ediyordu, "Gelin görün, Gideros burada", dokunun yaşayın bu eşsiz güzelliği...

Toprak yola ayak bastığımda ağaçların yaprakları hışırdadı. Rüzgâr mıydı o hüzünlü sesi çıkaran, yoksa matem mi tutuyorlardı yeni biri daha sırlarını fark ettiği için?

Yine de saygıda kusur etmediler, her adımımda biraz daha kenara çekildiler. Onlar çekildikçe hızlandım. İki kıvrımdan sonra yol tamamen çekildi aradan.

Etrafı yeşil ile taçlandırılmış küçücük bir koy serildi gözlerimin önüne. Denizle bağlantısı daracıktı. Karadeniz’de çırpınmaktan yorulan sular, o kapıdan geçip karanın bağrında açtığı havuza dinleniyorlardı.

Koy, alabildiğine durgundu. Pürüzsüz maviliğin çekiciliğine kapılmış balıkçı tekneleri de sularla bütünleşmiş, hareketsiz bekleşiyorlardı. Tembellik, sular kadar onların da doğal haklarıydı sanki. Güneş, yorgunluklarının en yakın tanığıydı.

Gözlerim, yarım ay biçimindeki karanın ucuna kurulmuş balıkçı meyhanesine takıldı. Kırmızı kareli örtülerle süslü masalar, boş bardaklar, plastik tabaklar ve çatal bıçakla donanmış, ağaçların inadına müşteri bekliyordu.

Çağrıya uyup bir masaya oturdum. Anında yanımda bitiverdi garson. "Balık, rakı ve salata var", "Başka?", "Başka bir şey yok!" Yanlış sormuştum soruyu. Asıl satılan koydaki mavinin cazibesiydi; balık, rakı, salata katıktı sadece. Ama ne katık!

"Hoş geldin abi." Geldi oturdu Balıkçı Ali. "Gideros, eskiden korsanların sığındıkları doğal bir limanmış. Burada saklanırlarmış." Merakla dinlediğimi görünce bütün dağarcığını tek solukta boşaltmaktan vazgeçti. Önce rakı kadehini, ardından sigarasını dudaklarına götürdü. "Abi, buranın adı eskiden Gidros’muş. Rumlar, Gidros dermiş, şimdi biz Gideros’a çevirdik."

Gidros, olmuş Gideros. Balıkçı Ali’nin yüzüne baktım. Sakindi. "Neden?" sorusunun anlamı olmayacaktı. Sözlerinin gerisini dinlemedim, koya döndüm, tadını çıkardım...

Gidros’u sevmiştim, unutamadım. İlk fırsatta kitaplara sarıldım, güzelim koyun gerçek kimliğini aradım:

"Homeros’un ünlü eseri İlyada’da adı geçen Paphlagonia kentlerinden KYTOROS bugün Cideliler’in çok az bir söylem farkıyla GİDEROS dedikleri sahil köyüdür."

İster "çok az bir söylem farkı" deyin, isterseniz "Halkın dilinde bu hale gelmiş" açıklamasını yapın. Sonuç, tıpkı Osmanlı’nın kaçırılan Avrupalı kadınları hareme kapatırken isimlerini değiştirmesi gibi bir "kimlik değiştirme" operasyonuydu.

Üzücü olan KYTOROS örneğinin, Anadolu’daki tek kimlik değiştirme operasyonu olmaması. Hatta belki de en masumu bile sayılabilir. Maalesef yerleşim merkezlerinin isimlerinin değiştirilmesi politikası, Cumhuriyet’in ilk yıllarında başladı. Cumhuriyet memurları çalakalem işe giriştiler, köylere mezralara komik komik yeni isimler yakıştırdılar. Gizliden gizliye uygulanan operasyon, Cumhuriyet tarihi boyunca sürdü. Yeni bir yüzyıla gelindiğinde Anadolu’da ne Kürtçe isimli yerleşim merkezleri kaldı, ne de Rumca, Ermenice, Arapça.

Türk Dil Kurumu’nun, arkeolojik merkezlerin isimlerinin değiştirilmesi genelgesi, işte bu operasyonun son adımlarından biriydi. Kamuoyundan tepkiler yükselince şimdilik geri adım atılmak zorunda kalındı.

Ne yazık ki, bu genelgenin durdurulması, asıl ayıbın ortadan kaldırmasına dönük bir tartışmayı gündeme getirmeye yetmedi. Başbakanın uyarısına rağmen yayınlanan bir genelge olarak değerlendirildi. Günlük krizler arasında sayıldı, iki günlük "kelebek ömürlü" bir haber olarak geçip gitti.

Geride ne kadar vahim, bir politik operasyonun yattığına dikkat edilmedi. Anadolu’da, tarihten gelen ismini hâlâ koruyan kaç yerleşim merkezi kaldığı sorusu sorulmadı. 

Bu soru sorulsaydı, ortaya çıkacak listeler ansiklopedi ciltlerini doldurur, alınacak yanıt bu ülkede yaşayan herkesi utandırırdı. Sadece utandırsa bir şey değil, bu operasyonların Türkiye’nin siyasetinde, sosyolojisinde ne kadar derin izler bıraktığını belki o zaman algılayabilirdik.

Politik süreç, sadece isimlerin değiştirilmesi ve geçmişte bu topraklarda yaşayan Türkler dışındaki kültürlerin izlerinin silinmesiyle sınırlandırılmamıştı. Aslolan, farklılıkların yok edilmesiydi. Cumhuriyet Türkiyesinde bu başarıldı!

Tek tiplilik, sistemin ruhuna işledi. Kentlerin özgün kimliklerinin gelişmesine izin verilmedi. Anadolu kentlerinin çoğunda, meydanlara, caddelere, bulvarlara aynı isimler verildi. "Cumhuriyet meydanı", "Atatürk Bulvarı"na kimsenin itirazı olamazdı ama yanlış olan bu değişikliklerin o kentlerin özgün kimliklerinin silinmesi pahasına yapılmasıydı. 

Farklılıkları yok etmeye çalışanlar, uzlaşma kültürüne ne kadar ağır bir darbe vurduklarını fark edemediler. Yarım yüzyılı aşkın bir zamandır çok partili dönemde yaşamamız bile çok renkliliğin, uzlaşma kültürünün gelişmesini sağlamaya yeterli olamadı.

Önceleri uzlaşma yerine kavga edildi, "Olur mu böyle olur mu kardeş kardeşi vurur mu" türküleri söylendi. Uzlaşma zorunluluğu gelip dayatınca da uzlaşma yerine yozlaşma hâkim oldu.

1991’de, DYP ile SHP koalisyon oluştururken, "İlk kez sağ ve sol uzlaştı" diye mutluluk naraları atılmıştı tüm ülkede. Ne güzel, iki farklı siyasi renk yan yana gelmişti!

Çok geçmedi, SHP’nin rengi solup görünmez olurken, DYP’nin rengi parladı. SHP, sosyal sorunlardan, Güneydoğu politikasına, faili meçhul cinayetlerden, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar hemen hiçbir alanda kendi kimliğini ortaya koyamadı. İktidarda kalma adına kimliksizleşmesi, erimesinin nedenlerinden biri oldu SHP’nin.

Son koalisyonda üç farklı renk bir araya geldi. Ancak DSP, MHP ve ANAP, iktidar döneminde kendi kimliklerini ne kadar ortaya koyabildiler? Hele DSP ve ANAP’a göre daha farklı bir misyondan gelen MHP, ne yaptı? Hayır, maalesef o da uzlaşma adına SHP’nin düştüğü "kimliksizleşme" tuzağından kendini kurtaramadı. Bahçeli, Öksüz ve Gökalp’in zaman zaman yaptığı çıkışlar, "kimlik" kaybının farkında olduklarının göstergesiydi. Ama nafile...

Partilerin kimlik zaaflarının doruk noktaya çıkmasının nedenlerinden biri -sadece biri- 28 Şubat süreciydi. Partilerin kimliklerinin kalitesi, olumlu ya da olumsuz oldukları o zaman da tartışılabilirdi ama 28 Şubat kararları, -içeriği ve sonucu bir yana- partilere yeni bir kimlik dayatması niteliğindeydi.

Partiler itirazsız kabullendiler MGK’nın uygun gördüğü yeni kimliği. Necmettin Erbakan’ın düştüğü durum içler acısıydı. 28 Şubat kararlarını imzaladığı an her şey bitti, istemese de yeni bir kimlik giymiş oldu. "Siyasal İslam" duvara çarpmakla kalmadı; Erbakan kendi siyasi yaşamını orada noktaladı...

"Kimliksizleşme", Erbakan ile sınırlı kalmadı. Yalpalayan öbür liderler Yılmaz, Çiller, Bahçeli, Ecevit, kendi tabanlarını bile şaşırtan nice demeçler verip, seçim bildirgeleriyle çelişen nice işler yapınca "kimliksizleşme"den paylarını aldılar.

Ne gariptir ki, başka bir ülkede olsa üzerine tezler yazılacak siyasi sapmalar, bizde olağan karşılandı. Parti organlarındaki insanlar ayaklanıp liderlerine, "Ne oluyoruz?" diyemedi.

Kim ne diyebilirdi ki? Farklılığa tahammülsüzlük, siyasetin ruhuna işlemiş, ne partilerde farklılıklar kaldı, ne de partiler arasında fark.

Partilerin kimlikleri ise liderlerin iki dudağı arasında sıkışmış görünüyor. Acı tarafı şu ki, o liderler de Gidros’u "Gidros" olarak yaşatmayı umursamıyorlar bile...

Faruk Bildirici / Tempo / 14-20 Haziran 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).