ÇIPLAK BEDENLERİ ŞİİRLE SARMAK

KIRLANGIÇ YUVASI / 5

ÇIPLAK BEDENLERİ ŞİİRLE SARMAK

"Gülüm çıkar yataktan bir kayısı gibi çıplak. Mavi afişteki güvercin gibi aktır sabah karanlığında yatak’’ dizeleri ne de güzeldir Nâzım Hikmet’in. Sıcak yataktan yeni çıkmış erkeğin, hâlâ teninde hissettiği bedene övgüsüdür Vera’ya yazdığı şiir.

"..evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin...’’

Vera yatakta çıplak. Nâzım pencere kenarında, dudağında sigarası, elinde kalemi. Vera uyanıyor, Nâzım yeni yazdığı şiiri gösteriyor! Vera’nın mutluluğunu gözlerinizde canlandırın artık...

Nâzım, bir Türk erkeğiydi. Ama yatakta uyuyan sevgilisine şiir yazma alışkanlığı, eski bir Japon geleneğini çağrıştırıyor. Anais Nin’den okumuştum; Japon erkeğinin aşk gecesinden sonra sevgilisi uyurken ona şiir yazıp, uyanınca okuması bir kuralmış.

Umarım Japonlar, bu geleneği zamana kurban etmemişlerdir. Yüzyılımızda da sürdürüyorlardır. Kıskanılacak kadar güzel bir gelenek doğrusu. Tek eksiği Japon kadınlarının da erkeklerine şiirle karşılık vermesi kuralını getirmemiş olmaları bence. Fakat "Sevişmeyle sevginin bütünselleştirilmesi’’ ihtiyacını yüzyıllar öncesinden keşfetmeleri bile her türlü övgüye değer doğrusu.

İyi de seviştiği kadına daha o uyurken şiir yazabilmek, her erkeğin harcı olmasa gerek. Şiir yazma yeteneğinin olup olmadığını bir yana bırakalım. Tenselliği bu ölçüde yüceltebilecek erkeğin duyargaları gelişmiş olmalı. Kıblesi insan olmayan bir erkek, ne seviştiği kadının bedenini algılayabilir; ne de o tenden hissettiklerini şiirleştirebilir.

Her şeyden önce sevişmeyi teninde olduğu kadar, beyninde ve kalbinde de hissedebilmelidir erkek. Bedensel bütünleşmeye ulaşmadan değil şiir yazmak, sevgi dolu bir tek sözcük bile karalayamaz.

Ve tabii sevmelidir erkek. Öyle ki, sevişmek, bedensel birleşme olmaktan çıkmalıdır. Parmak ucuna dokunmak, içindeki yanardağları harekete geçirebilmeli; bedenlerden fışkıran lavları dudaklar aktarabilmelidir birbirine. Büyülü bir enerji alışverişi yaşayabilmelidir bedenler.

RUHLA VE YÜREKLE GİRMEK

Tıpkı Henry Miller’in, "Cinsellik Dünyam’’ adlı kitabında anlattığı gibi, "insan sıcaklığı’’nı duyarak sevişmelidir bence insanlar.

"Yaşama vajina yoluyla girmek, başka herhangi bir yolla girmek kadar iyidir. Eğer o organın çok derinine girer ve orada uzun süre kalırsanız. Aradığınızı bulursunuz. Ama bunun için oraya yürekle, ruhla girmeniz, sahip olduğunuz şeyleri dışarıda bırakmanız gerekir. (Sahip olduğunuz şeylerden korkuları, ön yargıları, kör inançları kastediyorum.)’’

Miller, sevişmeyi sevginin tezahürü olarak görüyor. O nedenle de "yürekle, ruhla girmek’’ten söz ettikten sonra hemen uyarıyor:

"Güzel bir birleşme aldım sözü kadar güzel bir birleşme verdim sözü de yanlıştır.’’

Öyle ya, iki bedenin bütünleşmesi nasıl "vermek’’ ya da "almak’’ gibi sıradan sözcüklerle anlatılabilir? Sevişmeyi bu kadar bayağılaştırabilmek için ya duygusuz olmak gerekli ya da yatağa girerken duygularıyla birlikte soyunuyor olmalı insan.

Ne yazık ki, bu tür tanımlamalar oldukça yaygın. Erkek jargonunda sevişmek, bırakın "vermek’’i, "becermek’’ gibi sözcüklerle ifade edilir durumda. Bedensel birleşme onlar için zafer çığlıklarının ve gol atma edebiyatının ana malzemesi.

Maalesef, argo da cinsellikten besleniyor, küfürler de. İster erkek olun, ister kadın, sokakta yürürken, penisini intikam aracı olarak gören erkeklerin küfürlerini duymamış olamazsınız. Sahibini tanımasam da, muhatabı olmasam da hep yüzüm kızarmıştır bu küfürleri duyunca.

Düşünmüşümdür, bu küfürbaz adam, kolunu karısının beline sevgiyle dolayabilir mi? Penis-vajina birleşmesinden ileri bir sevişme yaşayabilir mi? Bence mümkün değil.

Olsa olsa eski Yeşilçam filmlerindeki intikamcı jönler gibidir o erkek için sevişmek. Hani kız kardeşine tecavüz edilen jön, intikam için saldırganın kız kardeşine tecavüz eder. Tecavüz sahnesinde kızın zevk mi aldığı, yoksa acı mı çektiği pek anlaşılamaz. Asıl darbe tecavüz sahnesinin sonunda gelir; "kirletilen kız’’ başını duvara doğru çevirip, "Ben seni seviyordum’’ türünden bir şeyler mırıldanır.

Sokaklarda küfreden erkeklerimiz de o "jön’’lere benziyor. Sevdikleriyle de sevişiyorlar, nefret ettikleriyle de. Fark etmiyor onlar için. Penisleri hem silahları, hem de aşk organları...

ALTINA YATMAK 

"Altına yatmak’’ da bu tür insanların ürettiği deyimlerden biri. Sokakta duymak tamam ama siyasilerden duymak ağır geliyor, insanın içini acıtıyor.

Bu kez "Altlarına mı yatacağız, bırakın gebersinler’’ diyen kişi, bir milletvekiliydi. Üstelik TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesiydi; ölüm oruçlarına tepki gösteriyordu sözüm ona. Bir zamanlar, "Cop sokmaya ne gerek var, taş gibi erlerimiz var’’ diyen siyasi anlayışın mirasçısıydı.

Ağzından kaçırdığı o birkaç sözcük, milletvekilinin kadınlara bakışını ele veriyordu. Ne yazık ki, erkekliğiyle övünürken, kadın cinselliğine hakaret ediyordu.

Belli ki, kadınları, erkeğin altına yatıp onu eğlendiren bir "oyuncak’’ olarak görüyordu. "Alta yatmayı’’ bir aşağılama vesilesi sayıyordu. Halbuki sevişmeyi tensel bütünleşme olarak algılayabilse, altta ya da üstte sevişmeyi bu kadar dert etmezdi.

Acaba bu milletvekili, Japonların geleneğini uygulamak zorunda kalsaydı; seviştiği kadına şiir yazabilir miydi? Sanmıyorum. Peki, seviştiği kadın, ona D.H.Lawrence’in, "Lady Chatterley’nin Sevgilisi’’ adlı kitabından bir orgazm sahnesi okusa ne yapardı?

"Sonra, (erkek) eyleme geçince kadının içinde garip bir ürperti dalgalandı. Dalgalandı, dalgalandı, tüy gibi yumuşak alevlerin çatal çatal yükselişi gibi dalgalandı, bütün gövdesini sardı eritti. Sanki bir sürü çan, en yüksek sese varıncaya dek çalıyor, çalıyordu. Connie, çıkardığı küçük, kesik çığlık seslerinin bile bilincinde olmadan yatıyordu.

(...) Tutkuyla kendinden geçmiş bir durumda adama kenetlendi, garip ritmik bir eylemin gitgide büyüyerek yarılmış bilincini doldurduğunu duydu, sonra gene, gerçekte eylem olmayan o söze sığmaz kımıltı başladı. Bu, daha çok, bütün dokularının derinliklerine, bilincinin derinlerine döne döne inen, kendisini en sonunda yoğun bir duygu seli olarak bırakan, anlamsız küçük çığlıklara sürükleyen hızlı bir burgaçtı. En yoğun geceden, yaşamdan kopan çığlıklardı bunlar!’’

Böylesi bir sevişmeye de ne kadar yabancı hissederdi kendini değil mi?

Faruk Bildirici / Tempo / 4-10 Ocak 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).