TATİL BİTTİ MEMLEKETİ KURTARALIM VAZİYETİ

KIRLANGIÇ YUVASI / 146

TATİL BİTTİ MEMLEKETİ KURTARALIM VAZİYETİ

Eskiden gençler, içki masalarında Türkiye’yi kurtarırlardı. Şimdi onların olur olmaz zamanlarda memleketi kurtarma sevdasını yaşı ilerlemiş hukukçularımız ve emeklilik saati gelmiş askerlerimiz üstlendi.

Her yıl yeni yasama yılının başlaması nedeniyle düzenlenen törenler ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki emekliye ayrılan generallerin veda törenleri "memleket kurtarma seansları"na sahne oluyor.

Yargıtay Başkanı başta olmak üzere birçok önde gelen hukukçu Türkiye’nin nasıl kurtulacağı ve yanlışları üzerine yüksek görüşlerini açıklıyor; mevcut sisteme yönelik eleştirilerini birbiri ardına sıralıyor.

Silahlı Kuvvetler’deki veda törenlerinde de aynı şekilde, üniformayı çıkarmanın eşiğine gelmiş generaller, o ana kadar içlerinde sakladıkları bütün memleketi kurtarma formüllerini ve de eleştirilerini ortaya döküyorlar.

Memleketi kurtarma konusunda bu denli hevesli davranan insanların, asıl meşguliyet alanlarıyla ilgili "kurtarma modelleri" serdetmemeleri bana hayli ilginç geliyor. Genelkurmay’daki törenlerde de, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, barolar ve adliyelerdeki törenlerde de hep aynı eksiklik göze çarpıyor.

Emekliye ayrılan askerleri anlıyorum, o üniformayla bir kez daha konuşma şansları yok. Ne de olsa ömürleri boyunca taşıdıkları yetkileri üniformayla birlikte sıyırıp atıyorlar. Memleket sorunlarıyla ilgili görüşlerini anlatmak için ellerine geçen son fırsatı değerlendirmeye çalışmalarını kendi içlerinde doğal hak olarak gördükleri muhakkak.

Ancak neden Silahlı Kuvvetler’in gelişimine, yenilenmesine, eksikliklerine konuşmalarında birkaç paragrafla da olsa değinmediklerini anlayamıyorum. Memleket sorunlarına askerlikle ilgili konulardan daha mı fazla kafa yoruyorlar? Yoksa Ordu’nun çözülmesi gereken hiç mi sorunu yok? 

Ordu’nun da bir değişim yaşaması gerektiğini, personel yapısından askeri donanımlarına kadar tümüyle yenilenmesi gerektiğini en yetkili ağızdan, Genelkurmay Başkanı Özkök’ten duyduğumuza göre ikinci soruya olumlu yanıt vermemiz mümkün değil.

O noktada görüşlerini hiçbir şekilde açıklamaktan çekinmeyeceklerine göre sanırım geriye ilk şık kalıyor. Askerlikle ilgili konulara daha az beyin enerjisi sarf etmiş olsalar gerek.

Yargıdaki "memleket kurtarma seansları" için de geçerli aynı durum. Bu yılki Adli Yıl açılış törenlerinin ilkinin gerçekleştirildiği Yargıtay’daki konuşmalarda da hukukçularımız kendi alanlarındaki sorunlara daha az enerji harcadıkları kuşkusu uyandırdılar.

 Siyasi iktidarın yanlışlarından Avrupa Birliği ile ilişkilere kadar hemen her konuda konuşan Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya, hukuk devletiyle ilgili genel ilkelerden söz etti.

Türkiye’nin hemen her kesiminden yargıyla ilgili ağır eleştiriler yükselir, mahkemelerin adalet dağıtamadığı açık açık söylenirken Özkaya, bağımsız yargının önemini vurgulamak, mahkemelerdeki dava dosyaları artışından yakınmak ve "doğal mahkeme kuralına aykırı olan DGM’lerin kaldırılması gerektiğini" söylemekle yetindi. Oysa yargının bağımsızlığı konusunda somut örnekler verebilirdi. Onu da yapmadı.

Hatırlatalım, örneğin YSK’nın AKP iktidar olunca nasıl bir ilki gerçekleştirerek Siirt seçimlerini iptal ettiğini ve Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yolunu açtığını; Tayyip Erdoğan Başbakan olunca haksız mal edinme davası başta olmak üzere hakkında açılan davaların nasıl birer birer kapandığını, Adalet Bakanlığı müsteşar vekilinin nasıl olup da Neşter davasında sanıkların tahliye işlemlerinin hızlı bitmesi amacıyla devreye girdiğini anlatabilirdi.

Tabii Özkaya’nın bu örnekleri verebilmesi, siyasi iktidardan çok bu ülkedeki hukuk sistemini ve yargıçları da sert bir dille eleştirmesini gerektirirdi. Maalesef sorun burada ve biz bu tavrı çok az hukuk adamından hem de nadiren görebiliyoruz.

Özkaya, Türk yargı sistemindeki klasik "Kol kırılır yen içinde kalır" tavrını terk etmedi. Bırakın adli tatil garipliğini ve yargıdaki somut sorunları, Yargıtay’a ilişkin en küçük bir eleştiri ve özeleştiride dahi bulunmadı. Sanırsınız Yargıtay’da üyelerinin maaş problemi dışında hiçbir eksiklik yok ve işler tıkır tıkır yürüyor!

Bütün Türkiye biliyor ki, bu doğru değil. Türk yargı sisteminin zirvesindeki kurum olan Yargıtay’da da adliyelerdeki gibi dosyalar ve sorunlar üst üste yığılmış durumda. Elbette bu kadar sorunun yığıldığı bir yerde yanlışlar yapılması da kaçınılmaz.

Nitekim Yargıtay üyeleri ya da hukuk adamlarıyla –yayınlanmamak üzere- sohbet etmek yeterli bu yanlışlardan örnekler duyabilmek için. Hatta geçtiğimiz dönemde bir Yargıtay üyesiyle ilgili olarak ortaya atılan rüşvet iddialarının ne denli ciddi olduğunu da dava açılmasından biliyoruz.

Sadece Yargıtay’da mı böyle? Dikkat edin, bir süre sonra Anayasa Mahkemesi’nde yapılacak kuruluş yıldönümü törenlerinde de aynı tavır sergilenecek. Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, örneğin adli tatil kapsamında olmamalarına rağmen yığılan dosyaların 45 gün bekletilmesine ilişkin özeleştiri yapmayacak. Ya da Anayasa Mahkemesi üyeleri ve raportörlerin büyük bölümünün eşleriyle birlikte gittiği İsveç gezisinden söz etmeyecek; memleket sorunları üzerine yüksek görüşlerini açıklamakla yetinecek.

Halbuki bu tür törenler, özeleştiri ve eleştiri seansları halinde gerçekleştirilebilse yargıdaki mevcut sorunların aşılması açısından önemli bir işlev kazanabilir. Tabii bunun için ilk adım hukuk adamlarımızdan gelmeli, şeffaflıktan korkmamalılar...

Faruk Bildirici / Tempo / 18-24 Eylül 2003

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).