PERDELEME NEREDE?

Sabah gazetesi dün "Darbe medyasından karartma günleri" manşetiyle çıktı. "Savcı Zekeriya Öz’ün beleş Dubai tatili haberlerini görmezden gelmek" ile suçlanan medya kuruluşları arasında Hürriyet’in de adı veriliyordu.

Sabah’ın bu ağır suçlamasını değerlendirmenin Okur Temsilcisi olarak görevim olduğunu düşündüm. Sabah ve Hürriyet’in konuyla ilgili haberlerini taradım. Aslında İstanbul Başsavcı Vekili Zekeriya Öz hakkındaki haberlerin işaret fişeğini Başbakan Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe’deki toplantıda "Bir yargı mensubu yılda 20-22 defa turist olarak yurtdışına gider mi?" sözleriyle vermişti. Erdoğan’ın bu sözlerinin üzerinden iki gün geçmemişti ki, Sabah, "Zekeriya Öz’ün Dubai sefası" haberini patlattı;

6 Ocak: Sabah, ilk sayfanın hemen tamamını kaplayan haberde "Hükümete karşı yargı darbesinin beyinlerinden Savcı Öz, bir inşaat şirketinin parasıyla Dubai’deki otelde aile boyu bir hafta krallara layık tatil yaptı" bilgisini veriyordu. Öz’ün 16-22 Ekim 2013 tarihleri arasında altı gün süren Dubai tatilinin 31 bin 588 dolar tutan masrafını bir inşaat şirketinin ödediği belirtiliyor; şirket adına kesilen fatura ve Öz’ün adının geçtiği otel kayıtları da veriliyordu.

7 Ocak: Sabah, "Hesap zamanı" başlıklı manşet haberde, Öz’ün "Dubai’ye kendi paramla gittim" sözlerini işadamı Ali Ağaoğlu’nun "Öz’ü Dubai’de temsilcimiz ağırladı" açıklamasıyla yalanladığı belirtiliyordu.

Aynı gün Hürriyet de birinci sayfadan verdiği "Savcıyı Dubai’de biz ağırladık" başlıklı haberde Sabah’a atıfta bulunarak iddiaları sıralıyor; Öz’ün savunması ve ardından Ağaoğlu’ndan gelen açıklama haberleştiriliyordu. hurriyet.com.tr de Öz ve Ağaoğlu’nun karşılıklı açıklamaları üzerinden gelişmeleri aktarıyordu.

8 Ocak: Sabah, bu kez " Savcı Öz sanki Evliya Çelebi" başlıklı haberde Öz’ün iki yılda 18’i yurtdışı toplam 36 geziye çıktığını THY kayıtlarıyla birlikte duyuruyordu. Haberdeki bir foto altında "Dün diğer gazeteler haberi ve gelişmeleri Sabah referansıyla birinci sayfalarından büyüttü" deniliyordu.

Aynı gün, Hürriyet de Sabah gibi Öz’ün iddialar üzerine Bakırköy’e atandığını haberleştirmiş; iddialar ve savunmayı yeniden tekrarlamamıştı. Hürriyet internet de bu gelişmenin yanı sıra Öz’ün yeni açıklamalarını haberleştiriyordu.

9 Ocak: Sabah, yine ilk sayfasını Öz’e ayırarak "Gezmekten iş yapamamış" başlıklı haberde Savcı Öz’ün geçen yıl hiç soruşturma yürütmediğini yazıyordu.

Öz’ün yazılı açıklamasındaki "Başbakanın operasyonu durdurması için iki yargı mensubunu kendisine gönderdiği" suçlamasına Başbakanlıktan "İftira" yalanlaması geldiği de haberleştirilmişti.

Hürriyet de 9 Ocak’ta "Özür dile denildi mi?" başlığıyla Öz’ün Erdoğan’a yönelik suçlaması ve Başbakanlıktan gelen yalanlama haber yapılmıştı. Ayrıca iç sayfada "Zekeriya Öz portresi" başlığıyla Öz’ün yürüttüğü soruşturmalar ve bu konudaki eleştiriler hatırlatılıyordu.

10 Ocak: Sabah, "Zekeriya Öz’ün Dubai tatilinde ikinci skandal" haberinde Öz’e yakın iki müteahhit ile bir avukatın Ağaoğlu’nun ofisine gidip Dubai masrafı için makbuz istediğini öne sürüyor ve görüntü kayıtlarını veriyordu.

Hürriyet ise ilk sayfadaki tek sütunluk haberinde Nihat Ömeroğlu’nun Öz ile Bursa’da görüştüklerini ama soruşturmayı kapatması baskısında bulunmadığını açıkladığını haberleştirilmişti. Ayrıca Öz’ün koruma sayısının azaltıldığı da belirtiliyordu.

11 Ocak: Sabah, sürmanşette "Fatura timinin başı Öz adına racon kesti" haberini veriyor; ayrıca "Bazı medya grupları, görüntülü belgeli fatura timi haberimizi görmezden geldi; Hürriyet, Habertürk gibi internet siteleri habere yer vermedi. Öz’ün uçak biletini ve kamu başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ve Yargıtay 13.Ceza Dairesi Bakanı İsmail Rüştü Cirit’i Başbakanın kendisine gönderdiği iddialarını manşet yaptılar" eleştirisi yöneltiliyordu.

Hürriyet, 11 Ocak günü gelişmeleri "Ombusman’a inceleme" ve "Bakırköy’e uğurlama" haberleriyle vermişti.

Haberleri tarayınca Hürriyet’in, Sabah’ın yönelttiği gibi "Öz’ün Dubai tatili suçlamalarını görmezden gelmediği" sonucuna vardım. Sabah’ın temel iddiasını ertesi günden itibaren okurlarına duyurmuş; kaldı ki, Sabah da ilk sayfasında gazetelerin kendi haberi alıntılamasıyla övünmüştü.

"Öz’ün uçak biletini açıklamasını bayram yapar gibi sunmak" bir yana, Öz’ün T24’te çıkan ve gezinin Sabah’ın öne sürdüğü gibi altı gün değil üç gün sürdüğünü gösteren uçak bileti açıklaması gazeteye hiç girmemiş, sadece internette kullanılmıştı. "Fatura timi" haberi ise hem gazetede hem de internette yoktu. Bu eksikliklerden birinin Öz’ün lehine, diğerinin aleyhine olması da dikkat çekici. Ayrıca Ömeroğlu’nun açıklaması da manşet değil tek sütundu.

Hürriyet’in bu konudaki haberleri neden büyük ya da küçük verdiği elbette tartışılır. Ama nihayetinde bunlar editoryal takdir konusu. Aslolan bir iddia ortaya çıktığında, kim hakkında olursa olsun suçlanan kişinin baştan mahkûm edilmemesi. Nitekim Doğan Grubu İlkeleri’nin 10. Maddesi özetle şöyle:

"..kişilerin peşinen suçlu ilan edilmemesi, okurun, doğru ve eksiksiz biçimde bilgilendirilmesi amaçlanır. Ancak yönlendirme gibi bir gaye güdülmez. Suçlayan makamların üslubu kesinlikle kullanılmaz. İddialar ile savunmalar adil ve dengeli biçimde yayınlanır. "

Bu açıdan Hürriyet’in haberlerinin iki tarafı da dengeli yansıtan, Öz’ü mahkûm etmeyen ama savunmayan adil bir çizgi izlediğini söyleyebilirim. Zira Sabah’ın yazdıkları ortaya konan bütün belgelere rağmen halen iddia düzeyini aşamamış durumda. Fakat Sabah, haberlerine "Hükümete karşı yargı darbesinin beyinlerinden Savcı Öz" diye başlayarak, yargısını peşinen ilan ediyor. Şimdi Hürriyet’e düşen Savcı ile ilgili iddiaları araştırarak gerçeğin ne olduğunu ortaya çıkarmak, bu işin peşini bırakmamak.

Aslında unutmamak gerekir ki, Öz hakkındaki iddialar, bazı bakanlar ve oğullarını da kapsayan "büyük rüşvet soruşturması" sürecinin bir parçası. Hükümet çevrelerine yönelik yolsuzluk iddiaları ve o konudaki gelişmeler de en az (hatta daha da büyük) Öz hakkındaki iddialar kadar haber değeri taşır. Bu iddiaları da "perdelememek", okurun bilgisine sunmak gerekir.

Peki, Öz ile ilgili haberlere sayfalar ayıran Sabah, yolsuzluk operasyonu haberlerini okurlarına ne kadar yansıtıyor? Asıl yanıtlanması gereken ve gazetecilik tarihinde özel bir yer kaplayacağına inandığım soru bu.

 

Uçan gazeteciler koşan muhabirler

Bir zamanlar, "Uçan gazeteciler" ile "koşan gazeteciler" ayrımı vardı. Turgut Özal’ın, Başbakanlık uçağına aldığı gazete yönetici ve yazarlarına "uçan gazeteci", başka araçlarla onları izlemeye çalışan muhabirlere de "koşan gazeteciler" denirdi. Demeçleri uçan, haberleri ise koşan gazeteciler yazardı.

Özal’dan önce Türkiye’de liderler kendisini izleyen gazeteciler arasında ayrım yapıyor muydu? Zaman zaman olumsuz örnekler yaşanmış. Örneğin Başbakan Adnan Menderes, bir Adana gezisinde haberine sinirlendiği Cüneyt Arcayürek’i dönüşte THY uçağına almamış, o da güç bela bulabildiği otobüsle 10-12 saatte Ankara’ya dönebilmiş. Böylesi tepkisel örnekler dışında gazeteciler aynı konvoyda, aynı koşullarda izlermiş Başbakanları, cumhurbaşkanlarını.

Gerçi Özal, GAP uçağına gazeteci seçmek dışında herhangi bir akreditasyon uygulaması yapmadı. Basın toplantılarını, gezilerini bütün gazeteciler izleyebiliyor; tv programlarına katılacak gazete ve gazetecileri kendisi seçmiyordu. Fakat onun başlattığı uçağa gazeteci seçme uygulaması, olumsuz örnek oluşturdu siyasilere.

Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı olarak çıktığı Çin gezisinde gazetecilerin haberlerine sinirlenince, ondan sonraki gezilerine katılacak muhabirleri ismen davet etmeyi yeğledi. Medya kuruluşları da itiraz etmeyince yaygınlaştı bu yöntem.

Yine de Erdoğan başbakan olana değin bu denli katı bir medya kuruluşları arasında ayrım gözetme ve gazeteci seçmece uygulaması yoktu Türkiye’de. Başbakanlığı ve AKP’yi izleyecek muhabirlere akreditasyon uygulanıyor; Erdoğan’ın gezilerine, hatta tv programlarına katılacak gazeteciler özel olarak seçiliyor. Zaten Erdoğan, ilk günden beri gerçek anlamda basın toplantısı düzenlemiyor; cami çıkışları ya da havaalanlarındaki kısa basın toplantıları dışında soru da yanıtlamıyor.

17 Aralık krizinin ardından iktidarın gazeteci seçmece uygulaması daha da sertleşti. Erdoğan’ın Dolmabahçe’de düzenlediği toplantıda, 17 Aralık krizinde yolsuzluk suçlamalarına neredeyse hiç değinmeden iktidarın savunma ve karşı suçlamalarını yayımlayan gazetelerin temsilcileri çoğunluktaydı. Aksine bazı medya kuruluşlarından hiç yazar veya yönetici çağrılmamıştı.

Belli ki, toplantıya katılacak gazeteciler seçilirken, her zaman olduğu gibi "beğenilme ölçütü" kullanılmıştı. Nitekim basın toplantısından çok, görüş alışverişinde bulunulduğu anlaşılıyor bu buluşmada. Katılanlardan Ali Bulaç’ın, "gazetecilerin Erdoğan’ı tahrik eden bir dil kullandığını" yazması dikkate değerdi.

"Beğenilme ölçütü"nün, Başbakanın Uzakdoğu gezisine temsilci çağırırken de uygulandığı ortada. Yine Dolmabahçe’deki medya kuruluşlarının temsilcilerine ağırlık verildi Uzakdoğu gezisinde de.

Seçmece medya kuruluşları ve gazetecilerle çalışmaya, cezalandırma mı demeli yoksa ödüllendirme mi? Bilemedim. Ama bu yöntem, siyasi iktidar açısından bakıldığında farklı görüşlere ve eleştirilere kapandıklarını gösteriyor.

Gazetecilik açısından bakınca da, "seçilmeyen" gazetecilerin çalışma koşullarının sınırlandırılması, dolayısıyla halkın haber alma hakkının engellenmesi anlamına geliyor bu yöntem. "Seçilen" gazeteciler çoğu kez siyasetçiyle aralarında korumaları gereken mesafeyi belirlemekte güçlük çeker. Siyasetçiyle içli dışlı olan bu tip gazeteciler, siyasetçinin yerine düşünmeye başlar; asıl işlevinin toplumun çıkarlarını korumak olduğunu unutur, "misyon gazetecisi"ne dönüşür.

Bugün Türkiye’de bir kısım medyanın yaşadığı tam da bu. Bazı gazeteciler ve medya kuruluşları AKP ile cemaat arasındaki kavganın tarafı haline geldiler.

Salt gerçekleri aktaran yayın organları olmak yerine tarafların kavga aracı konumundalar.

Öyle olmasa Fethullah Gülen, "bir kısım medya kuruluşlarında kara propaganda sayılabilecek yayınlar sona ererse dost ve arkadaşlarımın da sükûtu tercih edecekleri kanaatindeyim" mesajı göndermezdi. Erdoğan da buna "Medyada karşılıklı salvolar olmasın deniyor. Tamam olmasın. Ama iş o noktayı çoktan geçti" yanıtı vermezdi. Erdoğan ve Gülen, dur deyince duran işaret verince saldıran, kendilerine bağlı "bir kısım medya"nın varlığını teyit ediyorlar bu sözleriyle.

Bu koşullarda, o ünlü tanımla "kamunun bekçi köpekliği"ni yapacak, bağımsız, bağlantısız, tarafsız gazeteciliğe çok iş düşüyor.

 

Düzeltme hassasiyeti

Hürriyet’te, 2 Ocak’ta yayımlanan "Genelkurmay’da 18 Aralık zirvesi" haberinde Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerinin Genelkurmay’da düzenlenen bir yemekte ağırlandıkları bilgisi veriliyordu. Yemeğe katılanların tümünün adları yazılmamıştı haberde. Yine de Anayasa Mahkemesi üyesi Mehmet Erten, düzeltme yapma hassasiyeti gösterdi:

"Genelkurmay Karargâhındaki yemeğe, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin katıldığı belirtildi. Ancak benim bu davetten haberim olmadığı gibi böyle bir yemeğe de katılmadım. Kamuoyundaki yanlış bilgilendirmenin düzeltilmesi için açıklama yapma ihtiyacı duydum."

 

Gazetecilere aforizmalar

Eğer bir başkana soru sorulamıyorsa, o başkanın bir kral veya diktatöre dönüşmesi işten bile değil. Gazetecilik de başkana gerçekten soru sorabilecek, hesap sorabilecek tek kurumdur. (Helen Thomas)

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET / 13 OCAK 2014

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).