MAHKEME ELİYLE HAKARET OLUR MU?

“Bu da İsviçre’ye ders olsun” başlıklı haber, 14 Temmuz’da çıkmıştı. Bu habere kızan Tayfun Ergun Timinci, İzmir 21.Asliye Ceza Mahkemesi’nden bir tekzip kararı aldırdı. Tekzip, 22 Ekim’de Hürriyet’te yayınlandı. Timinci, haberde sözü edilen İsveç’teki şirketle kendisinin ve ailesinin hiçbir ilgisi olmadığını belirtiyor, haberin tümüyle gerçek dışı olduğunu ifade ediyordu.

Haberi yazan Selma Güven Stroppel, bu tekzibe çok üzüldü. Haberinin her satırının doğru olduğunda ısrarlı. Fakat ben Okur Temsilcisi olarak başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bir kişinin kendisiyle ilgili habere tepki göstermesi, haberin doğru olmadığını anlatma çabasına girişmesi doğal. Bana doğal gelmeyen, mahkeme eliyle gönderilen tekzip metninde hakaret ve aşağılama dolu ifadelerin olması. Bakın neler yazıyor Timinci’nin tekzibinde:

“Bu haberi yapan, yazan, basan, altında imzası bulunan, yayınlanmasında katkısı olan herkesin manevi değerlerden yoksun kişiler olduğuna inandığım gibi…”

Şaşırtıcı değil mi? Timinci, o haberle ilgili tüm Hürriyet mensuplarının “manevi değerlerinden yoksun kişiler olduğuna” karar vermiş, mahkeme de bu ifadeleri onaylayarak, Hürriyet’te aynen yayınlanmasına hükmetmiş! Mahkemenin, o metnin muhatabı durumundaki kişilerin haklarını da gözetmesi, hakareti engellemesi gerekmez miydi?

Konuyu, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Hukuk Danışmanı olan iletişim hukuku uzmanı Fikret İlkiz’e danıştım. İlkiz, Türkiye’de cevap ve düzeltme hakkının kullanımında yasal sorunlar olduğuna dikkati çekti:

“Yargıç öncelikle tekzip metninin suç teşkil edip etmediğini, yayınla ilgisi bulunup bulunmadığını, tekzip metni içeriği ile haberi yazan gazeteciye hakaret içeren, husumet yaratan bir söz veya anlatımın olup olmadığını ve şekil şartlarını inceleyecektir. Hatta yargıç tekzip metni üzerinde uygun göreceği herhangi bir değişiklik yapma veya bir kısmının yayınlanmasına karar verme gibi bir seçeneğe de sahip olmalıdır. Bu konudaki yasal düzenleme sorunludur. Ama yargı yoluyla veya yargı kararına göre başkalarının hak ve özgürlüklerini, kişilik haklarını ihlal eden bir metin sadece tekziptir diye yayınlanamaz. Aksi takdirde tekzip edenler; ‘yasal cevap ve düzeltme hakkımızı kullanıyoruz’ diye demokratik hukuk düzenine aykırı davranma yolunu açarlarsa, hukuk güvenliği ortadan kalkar. Bu yüzden mahkeme kararlarında, yargıç denetiminde tekzip metni ile hakaretin meşrulaştırılmaması, tekzip metni yayınlandığı mazeretine sığınılmaması gerekir. Hukuka aykırı davranmanın mazereti yoktur ve yargıç kararı ile hukuka aykırılık yaratılmaz.”

İlkiz’in belirttiği bu ilkelere ne kadar uyulduğu konusunda kuşkularım var. Maalesef basit bir arşiv taraması bile hakaretlerle dolu tekzip metinleri külliyatının ne kadar zengin olduğunu ortaya koyuyor.

Siyasiler, yazarlar ve gazeteciler başta olmak üzere hiç kimsenin fikrini ifade ederken karşısındakine hakaret etmemesi gerektiği bu denli tartışılırken, mahkemelerin daha hassas davranmasını beklemek biz gazetecilerin hakkı olsa gerek. Gazetecilere hakaret de bu denli kolay olmamalı…

TERÖR HABERLERİNİN DİLİ

Başbakan Erdoğan, Taksim’deki canlı bomba saldırısının medyada haberleştirilme biçiminden yakındı. Erdoğan’ın, “Sağ olsun medya nasıl biz bu işe maydanoz oluruz gayreti içerisine giriyor. Biz bu desteği hâlâ yakalayamadık” sözlerinin asıl muhatabı televizyon kanallarıydı. Başbakan bazı görüntülerin yayınlanmasından muzdaripti.

Erdoğan, geçen haziran ayında da “Medya bilerek ve bilmeyerek teröre yandaşlık yapmaktadır” gibi ağır bir suçlamada bulunmuştu medyaya. Orada da şehit ailelerinin görüntülenmesiyle ilgili şikâyeti vardı. Başbakanın bu sözlerinin hemen ardından RTÜK ve Televizyon Yayıncıları Derneği bir toplantı yaparak, terörle ilgili haberlerde uyulacak ilkeleri belirlemişti. O zaman da “yasaklar listesi yerine doğrular demeti”nin belirlenmesi gerektiğini, yasak listesinin sonuç getirmeyeceğini yazmıştım. Nitekim öyle oldu, bazı kanallar Taksim’den yapılan canlı yayınlar sırasında o ilkeleri unuttu. “Son dakika alt yazısının en fazla 5 dakika ekranda tutulması” ilkesi bile uygulanmadı; kanlı görüntüler verildi.

Ancak Erdoğan’ın her olayda medyayı “maydanoz” ve “yandaş” gibi sözcüklerle azarlamaktan ne gibi bir yarar beklediğini anlamakta güçlük çekiyorum. Hükümet, suçlamak yerine nelerin yanlış olduğunu düşünüyorsa bunları ortaya koymak durumunda. Hükümetin bakışı somut biçimde ortaya konursa medya kuruluşları ve meslek örgütleri de oturur durumu değerlendirir. Zira gazetecilerin mesleki sorunlarının çözümünde karar mercii siyasiler değil yine gazetecilerin kendileridir.

Hürriyet açısından bakıldığında ise Taksim’deki saldırının ve sonuçlarının bütün ayrıntılarıyla verilmesi çabası dikkat çekiciydi. Kanlı ve yakın plan fotoğrafların kullanılmaması konusunda da özen gösterilmişti. Böylesine dehşet verici bir olaya ayrılan sayfalar, olayın önemiyle doğru orantılıydı.

Fakat bu olay vesilesiyle bir konuyu daha tartışmak zorundayız. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gazete ve televizyonlar insan psikolojisini olumsuz etkilediği tespitinden hareketle uzun süredir ceset fotoğrafı yayınlamıyor. Oysa Taksim’deki intihar eylemcisi Vedat Acar’ın morgda çekilmiş fotoğrafı Hürriyet ile birlikte hemen bütün gazete ve tv’lerde yayınlandı.

Peki, ceset fotoğrafı yayınlamak doğru muydu? “Polis, kimlik tespitine yardımcı olabileceği için intihar eylemcisinin morgda çekilmiş fotoğrafını basına dağıttı” demek bir cesedin görüntüsünün yayınlanmasını haklı gösterir mi? Eğer biz gazeteciler kimlik tespit edilemeyen olaylarda polise yardımcı olacaksak, cinayet, intihar vb. ölüm olaylarında da ceset fotoğrafı yayınlayacak mıyız? Tüm bu soruları açık yüreklilikle tartışmalıyız.

OKURDAN KISA KISA:

Selma Karmuklu: 27 Ekim’de 6. sayfada bence “tuhaf” bir başlık vardı. Zorla evliliklerin cezalandırılması gerektiğini söyleyen Alman İçişleri Bakanı’nın bu teklifine Hürriyet “tuhaf öneri” diyordu. Hürriyet zorla evlilikleri onaylıyor mu? Zorla evlendirmek de bir şiddet türü ve cezalandırılması gerekli değil mi? Üstelik çocuk yaşta evlendirmeler Türkiye’de de yaygın ve herkes bunun engellenmesi, cezalandırılması gerektiğini savunuyor. Bunun neresi tuhaf? Başlığınızı anlamış değilim.

Gülay Gökçe: 4 Kasım’da İngiltere’deki gaz patlaması haberinde geçen renovasyon sözcüğünü anlamadım. Zaten haberlerinizde son zamanlarda çok yabancı sözcük kullanıyorsunuz ve yanına açıklamasını yazmıyorsunuz.

(Not: Renovasyon, yenileme anlamına geliyor. )

Zeki Yurttaş: TV sayfanızda her gün programları yayınlanan TV kanalları arasında Atv, Kanal 7, Samanyolu, Kanal 24, Kanaltürk ve hatta Beyaz Tv bile yer alırken, Art ve Ulusal Kanal’dan filan vazgeçtik ama dengeli ve adil bir yaklaşım adına, en azından Kanal B’nin de yer alması gerektiği kanısındayım.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET / 8 KASIM 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).