KOPYALA YAPIŞTIR KORSANLIĞI

Türkiye, internet haberciliği ile tanışalı neredeyse 16 yıl oldu. Hâlâ bu mecradaki yayın faaliyetleriyle ilgili ne doğru düzgün bir yasal düzenleme var, ne de oturmuş bir etik anlayış.

Açıkça söylemek gerekir ki, Türkiye’de bugün internette adına “haber sitesi” denilen sayfaların büyük ama çok büyük bir bölümü içerik üretmiyor. Gazete, televizyon ya da diğer sitelerin ürettikleri yazı, haber ve fotoğrafları alıp kendi sitelerine koyarak “habercilik” yapıyorlar.

Haber pahalı bir fikri üretimdir. Uğruna emek verilir, para harcanır, mücadele edilir. Köşe yazıları ve karikatürler de ayrıca birikim ve ustalık ister. Fotoğraf ise ilaveten dayak ya da biber gazı yemeyi de göze almayı gerektirir ülkemizde.

Şimdi düşünün, Hürriyet’in muhabirleri, foto muhabirleri, yazar, çizer ve editörleri uğraşacak, didinecek günlük bir gazete yayınlayacak. Ama çıktığı anda o gazetede yayımlananlar, hiçbir emek vermemiş, tek kuruş harcamamış kimi internet siteleri tarafından "kopyala-yapıştır" ile yağmalanacak! Lütfederlerse de altına “Hürriyet” yazıp kaynak gösterecekler!

Alıntı değil çalıntı

Kimi internet medyası yöneticilerine göre bunun adı “alıntı”. Oysa alıntı, bir yazı ya da haberden birkaç cümleyi kaynak göstererek kullanmaktır. Siz bir yazı ya da haberin bir bölümünü değil tamamını kopyala- yapıştır ile aktarırsanız bunun adı çalıntı olur.

Onların çalıntıya alıntı demelerinin gerekçesi de şu; “Bilgi yayınlandıktan sonra evrenseldir. Kamu malıdır. Çünkü gazetecinin yazdığı bir şarkı, kitap gibi özel üretim değildir.”

Bir defa bilgi ile köşe yazısı ve haber aynı şey midir? Köşe yazılarının salt “bilgi” olarak tanımlanamayacağını anlatmama sanırım hiç gerek yok. Ama haberler de fikri ürünlerdir, üretene ve yayınlayana aittir. Örneğin üzerinde günlerce çalışılmış, kimi güç odaklarının hiddetini üzerine çekme pahasına yapılmış bir araştırma nasıl kamuya ait kabul edilebilir? Bir savaş muhabirinin ölüm riskini göze alarak yazdığı haberler, nasıl “özel üretim” sayılmaz?

Hadi bu tür haberleri geçtim. Diyelim Başbakan ya da diğer siyasilerin konuşmalarıyla ilgili bir haber kamu malı ise Anadolu Ajansı neden parayla satıyor?

Bu sorulara mantıklı yanıtlar verebileceklerini sanmıyorum. Ama buna rağmen “kopyala-yapıştır korsanlığını” yasal zırha büründürme çabalarına girişebiliyorlar. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın öncülüğünde yürütülen “İnternet medyasının Basın Kanunu kapsamına alınması ile ilgili taslak”ta istedikleri hükümlerin yer alması için kulis yürütebiliyorlar.

Kıyamet yakındır

Bereket içlerinde İnternet Medyası Derneği Başkanı Hadi Özışık gibi yapılanın yanlışlığını dile getiren sağduyulu isimler de var. Özışık, “kopyala-yapıştırcılar”ı uyarıyor:

“Öyle bir tufan geliyor ki. O tufana yakalanmamak için tek çare var. Çalmamak! Ahmet Hakan’ın yazısı haber değeri taşıyorsa o yazıyı sadece haberleştirerek sitelerimizde yayımlayalım. Hürriyet veya Sabah’ın özel haberini almak istiyorsak alalım ama haberi olduğu gibi sitelerimizde yayımlamayalım. Copy-Paste’te ısrar edenler için kıyamet günü yakındır.”

Özışıkla aynı kanıdayım; fikri ürünleri yağmalamayı meşru görenler için kıyamet er ya da geç gelecek. Hele Arınç’ın hazırlıklarını yürüttüğü taslak, Türkiye’deki genel yasa mantığının dışına çıkılıp devletin güvenliği ve cezalandırmaya değil, haklar ve özgürlüklere öncelik veren bir yaklaşımla düzenlenirse bu kıyametin gelişi daha da hızlanacak.


Bilbul’u sahiplendiler

Hürriyet’in bulmaca meraklısı okurları, 2 Mayıs Çarşamba günü gazeteyi aldıklarında bir sürprizle karşılaştılar. Tabloid boyda sekiz sayfa olan Bilbul-Bulmaca eki, dört sayfaya inmişti.

Sabahın erken saatlerinden itibaren telefonlar çalmaya, mesajlar yağmaya başladı. Okurlar, bulmaca ekinin yenden eski haline dönmesini istiyorlardı. Şenol Ekin gibi protesto edenler de vardı, Abdurrahman Aktener gibi ekin daraltıldığına inanmak istemeyenler de.

Bu süreçte elbette en çok yorulan ve üzülen de Bilbul’un editörü Uğur Banoğlu oldu. Gerçi Okur Temsilcisi olarak bana da başvurdular ama bulmaca severleri yatıştırmak çoğunlukla ona düştü.

Okurların itiraz selinin devam etmesi ve Bilbul’u sahiplenmeleri sonuç verdi. Bilbul’un, bugünden itibaren eskisi gibi sekiz sayfa olarak yayınlanmasına karar verildi. Bulmaca severlerin yüzü bugün gülmüştür herhalde.

 

Özgürlük günü kutlanamadı

ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House (Özgürlük Evi), 2012 raporunu, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü günü öncesinde açıkladı. 197 ülkenin bulunduğu listede Türkiye, 117.sırada yer alarak “kısmen özgür” ülkeler kategorisine girdi yine. Türkiye’nin basın özgürlüğü notu, “Dünyada en fazla gazeteci tutuklanan ülke olduğu” gerekçesiyle geçen yıla göre bir puan geriledi. Raporda, Türkiye’de Hükümetin haberlere baskı uyguladığı vurgulandı.

Türkiye’deki dokuz meslek örgütünün oluşturduğu G-9 Gazeteci Örgütleri Platformu’nun Dünya Basın Özgürlüğü Günü açıklamasında da Freedom House’un raporuna değinildi. “Kısmen değil tamamen özgür bir ülkenin gazetecileri olmak istiyoruz” denilen açıklama özetle şöyle:

“Kendi meslek örgütlerinin çığlıklarını, raporlarını duymayan, onlara ‘Siz kimsiniz?’ diye seslenip, içerdeki meslektaşlarımızı tecavüzcü tacizci ilan edenler, belki ABD imzalı raporları duyacaklardır. Soruşturma açılan her meslektaşımız hakkında mutlaka bir ‘örgüt bağlantısı’ kuruldu. Haber takibi, haber izleme, kitap yazımı, iktidara muhalif habercilik, Kürt medyasında çalışmak gibi iddialar terörist olarak damgalanmak için yeterli oldu.”

Nitekim Türkiye’de Basın Özgürlüğü Günü öyle coşkuyla kutlayan da çıkmadı. Neyi kutlayacaksınız ki böyle bir tabloda?

Okurdan kısa kısa:

Ezgi Aleyna Çolakoğlu: 23 Nisan Hürriyetindeki fotoğraf yarışmasına katıldım. Benim gönderdiğim, biberonla kuzuya süt veren erkek kardeşimin fotoğrafı, başka bir isimle yayınlandı. Fotoğrafı görünce ben de etkinliklere katılacağımı düşünmüştüm. Davetiye bana gelmedi. Çok üzülüyorum.

Not: Çolakoğlu’na davetiye gönderildi, o da etkinliğe katılabilecek.

Ezgi Özer: 24 Nisan’da internetteki bir haberde "Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’da resepsiyona yalnız katıldı" yazıyordu. Buradaki de, da bağlaç olduğundan ayrı yazılır. Bu hatayı sürekli yapıyorsunuz.

Oğuz Tolga: 18 Nisan’da çıkan İzlanda Parlamentosu ve Ermeni Soykırımı haberinde geçen isimlerin yazımında yanlışlıklar var. Oradaki isimlerin doğru yazılışları, Margrét Tryggvadóttir, Birgitta Jónsdóttir, Lilja Mósesdóttir ve Gumundur Steingrímsson olacaktı.

Süleyman Soydan: Herhangi bir televizyon kanalında (kavgası bol bir spor programında) yayınlanan bence seviye sorunu olan bir espriyi Hürriyet’ in alıp baş sahifede ve spor sahifesinde yayınlanmasını yadırgadım.

Sacit Renda: Bir dil yanlışlığına dikkat çekmek istiyorum. Olay ne zaman olursa olsun dilek-şart kipi aynı şekilde kullanılıyor. Bugünkü (17 Nisan) Hürriyet’te, "..hayata küsen genç kız, omurundan alınan parçayla 1.5 cm. kısalsa da, acılarından kurtuldu” yazıyor. “Kısalsa da” değil “kısaldıysa da” olmalıydı.

Sehap Önder: Civan Er’in, pastırmalı bakla tarifini okurken takılıp kaldım. Yoğurt hangi aşamada konulacak hiç de açık değildi. İnternetten erişip kopyalayıveririm dedim. Bir de baktım ki gazetedeki tarif ile internet sayfasındaki metin aynı değil! Gazetede çok kısaltılmış. Bir de “10 santim(ETRE) "yüksekliğinde" su denmez, "derinliğinde" su denir.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET / 7 MAYIS 2012

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).