HİSSEDİLEN SICAKLIK VARSA HİSSEDİLEN ENFLASYON NİYE OLMASIN?

KIRLANGIÇ YUVASI / 61

HİSSEDİLEN SICAKLIK VARSA HİSSEDİLEN ENFLASYON NİYE OLMASIN?

Eskiden meteoroloji raporlarında, "günün en yüksek ve en düşük sıcaklıkları" sıralanır, yaz aylarında da "gölgede ölçülen sıcaklık" bilgileri eklenirdi uzun listeye.

Son zamanlarda yepyeni bir kavramla tanıştık; "hissedilen sıcaklık." Sessizce, reklamı yapılmadan yaşamımıza girmesine rağmen çabucak benimsedik bu kavramı. Hiç yadırgamadan benimsememiz, yaşamımıza kattığı olumlu unsurlardan kaynaklanıyor olsa gerek.

Eskiden meteorolojiden verilen sıcaklık tahminleri ile sokağa çıktığımızda yüzümüze çarpan ısı hep farklı olurdu. Meteoroloji teknik açıdan işini doğru yapıyor olsa da verilen sıcaklık tahmini, sokağa çıkan insan açısından çok fazla anlam ifade etmiyordu. Her zaman meteorolojinin tahminiyle insanın hissettiği sıcaklık arasında en az üç beş derece fark oluyordu.

Şimdi bu farklılığın önüne geçilmiş oldu. "Eksi 8 derece olan hava sıcaklığı, rüzgâr ve nem oranının etkisiyle eksi 17 derece hissedilecektir" gibisinden açıklamalar eşliğinde duyurulan "hissedilen sıcaklık", insanları meteorolojik koşullara hazırlamak açısından eskisine oranla daha başarılı.

İlk bakışta basit gibi görünse de "günün en yüksek ve en düşük sıcaklıkları"ndan, "hissedilen sıcaklık" kavramına terfi edişimiz aslında üzerinde durulması gereken büyük bir yenilik.

Her şeyden önce meteorolojinin geliştirdiği yeni kavram, daha insani. Teknolojik olanakların artması çoğu kez mekanik, insanın duygularını gözetmeyen uygulamalara yol açardı, bu kez tersi oldu insan ön plana alındı.

İnsanın aynı "meteoroloik koşullarda" olsa bile sıcaklığı diyelim bir otomobil ya da bir binadan farklı "hissedebileceği" gerçeği nihayet fark edilmiş oldu. Dahası, sıcaklığın "göreli" bir kavram olduğu da tescil edildi.

Madem sıcaklığın göreliliğini kabul ederek, kavramları insanileştirme yolunda adım attılar, artık meteorolojiye durmak yok bence. Bu yolda sürekli ilerlemek, ısının insanlar tarafından farklı hissedilmesine neden olan öbür etkenleri de göz önüne alarak yeni tanımlar üretmek zorundalar!

Bir kere meteoroloji, sıcaklığın sadece rüzgâr ve nem oranı nedeniyle farklı hissedilmediğini hatta her insanın sıcaklık algılamasının farklı olduğunu hesaba katmalı. "Hissedilen sıcaklık" kavramı, hâlâ eski "günün en yüksek ve en düşük sıcaklıkları" kavramında olduğu gibi, sıcaklığı bütün insanların aynı düzeyde hissettiği varsayımına dayanıyor.

Oysa yaşamda böyle ortak bir hissiyat durumu hiç yok. Yan yana yürüyen iki insan bile aynı şekilde hissetmez havanın sıcaklığını. Birisi "Üşüyorum" diye titrerken, öbürü "Aman hava ne güzel" diye sevinebilir.

Her insanın farklı hissetmesinin biyolojik, sosyolojik nedenleri bir yana, bence en önemli neden insanın içinde bulunduğu ruh halidir. Dikkat edin, aynı yaş, aynı kilo ve aynı cinsiyetteki insanların soğuk ya da sıcağa direnci aynı değildir. Hatta aynı kişinin ısıya karşı duyarlılığı da ruh haline göre değişir. İnsan keyifliyken hiç hissetmediği soğuğu, sıkıntılı bir anında dondurucu bulabilir.

İnsanın ruh hali de maddi koşullarından bağımsız değildir. Yakıt parasını denkleştirme sıkıntısı olmayan bir insan ile değil yakıta, yiyeceğe bile zor para yetiştiren insanların kışın soğuğunu aynı şiddette yaşamaları mümkün olamaz. Her yanı beyaza büründüren kar, koşulları iyi olana romantizmin müjdecisi gibi görünürken, parasızlara karakış habercisi olarak görünür.

Sadece kışın soğuğu da değil, hemen her alanda geçerlidir ruh halinin etkisi. Örneğin her ay açıklanan enflasyon rakamları, bu ülkede yaşayan herkes için aynı anlama gelmez.

Enflasyon rakamları muhakkak ki titizlikle hesaplanmıştır, doğruyu içermektedir. Ama elinizdeki parayla kıt kanaat geçinmeye çalışıyorsanız ya da işsiz kalıp o kısıtlı bütçeden de mahrum olmuşsanız, açıklanan enflasyon rakamları ile sizin hissettiğiniz fiyat artışları asla aynı ağırlıkta olamaz.

Bir zamanlar gazeteci iken reklamcılığa soyunan ama kriz sonrasında işsiz kalan arkadaşım Saim Tokaçoğlu, elindeki avucundaki para suyunu çekmeye başlayınca bu meseleye takmış kafasını.

"Madem hissedilen sıcaklık diye bir kavram var, hissedilen enflasyon niye olmasın?" diye soruyor. "Hissedilen enflasyon"u, tabii ki kendi içinde yaşadığı depreme dayanarak anlatıyor:

"Nem oranı gibi, rüzgâr gibi, cebinizdeki para ve sahip olduğunuz işiniz de enflasyonu nasıl hissettiğinizle yakından ilgili. Eve iki maaş girmiyorsa ve ek geliriniz yoksa geçinmek zaten imkânsız.

Durum böyleyse enflasyonu çok fazla hissetmezsiniz. Ancaaak ek gelirinizin başına bir şey gelirse, hatta bir de size rahat geçinme imkânı sağlayan işinizden atılıverirseniz enflasyonu hissetmeye o zaman başlarsınız. Hükümetin açıkladığı o aylık yüzde 3-4 gibi küçücük enflasyon rakamı canınızı yakmaya başlar.

İlk ay can havliyle yakınlarınızdan, dostlarınızdan medet umarsınız. Elindeki küçük tasarrufunu TL olarak tutan varsa bile muhakkak vadelide değerlendirmektedir. Vadeyi bozmayı teklif edenler de olur ama girecekleri zararı öğrenince vazgeçersiniz almaktan. Ya dolar ya da euro olarak borçlanmak kalır geriye.

İlk ay böyle geçer gider göz açıp kapayana kadar. Bir bakarsınız ki, gelenler de bitmiş, bir sonraki ayın ev kirasının zamanı gelmiş. Faturalar birbiri ardına çıkar posta kutusundan. Lanet edersiniz plastik kartla tanıştığınız güne. ’Son ödeme günü’ sizin için kâbus olur. Bir başka dostun kapısını çalarsınız.

Oraya buraya gider, iş aramaya, üç beş kuruş kazanmaya bakarsınız. Zaman ise su gibi akıp gider, takvim yaprakları gazel yaprakları gibi hızla dökülür. Tam bu sırada felek bir tokat daha aşkedecektir size, sanki ’tam sırası’ dercesine.

Bir pazartesi sabahı karınızın eline çıkışını tutuşturuverirler, ’kriz nedeniyle’. Artık tam anlamıyla yan bastınız demektir. Hükümet sözcüsü bakan, her ne kadar enflasyonun geçen yılın aynı ayına göre daha düşük çıktığını söylese de sizin canınız daha çok yanmaya başlamıştır. Enflasyonu daha yüksekmiş gibi hissetmeye başlarsınız. Aslında enflasyon yüksek değildir, size öyle geliyordur."

Gerçek durum ne olursa olsun, "hissedilen", kaçınılmaz olarak her şeyin önüne geçiyor. Saim için öyle olmuş durumda. Aylık enflasyon rakamları ne olursa olsun Saim’i kötü etkileyecek. Onu da, "Şubat krizi"nden sonra işsiz kalan ya da iflas eden binlerce insanı da...

Nasıl ki, meteorolojinin "hissedilen sıcaklık" kavramını hesaplarken her insanın farklı sıcaklık algılamalarını da hesaba katması muhteşem sonuçlar verirse, inanın ekonomide de "hissedilen enflasyon" hesaplanabilse en az o kadar yarar getirecektir!

Hem böylece ekonomik verilerin -bilmeyenler için karmakarışık olan- rakamlarla dolu tabloları da insanileşmiş olur. Düşünsenize, "Bu ayın hissedilen enflasyonu düşük gelir grubu için yüzde 35, orta gelir grubu için yüzde 25, üst gelir grubu için de yüzde 0 olmuştur" gibilerinden aylık enflasyon verileri açıklandığını!

Şaka gibi gelse de "hissedilen enflasyon" kavramının yerleşmesi, o rakamları ete kemiğe büründürecektir inanın. Hiç olmazsa enflasyonu hissetmeyenlerin, enflasyonu derinden hissedenleri hissetmelerini sağlayacaktır. Bu da kendisini başkasının yerine koyabilmek, başkalarını da hissedebilmek, sorunlara başka cephelerden de bakabilmek demektir. Eh bu da önemsiz bir sonuç sayılmaz herhalde...

Faruk Bildirici / Tempo / 31 Ocak-6 Şubat 2002

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).