HERKESİN NOSTALJİSİ KENDİNE GÜZEL

KIRLANGIÇ YUVASI / 4

HERKESİN NOSTALJİSİ KENDİNE GÜZEL

Yine yorucu, o kadar da heyecanlı bir kazı günüydü. Yorulduklarını fark ettiklerinde gün yitmiş, akşam olmuştu. 15 dakikalık bir mola verdiler. İki metrelik çukurdan çıkmadan, gün yüzüne yeni kavuşturdukları mozaiğin ucuna iliştiler.

Gökyüzünü kızıla dönüştüren güneşi seyretmek akıllarına bile gelmedi. Romantizmden alabildiğine uzak, toprakla ise fazlasıyla haşır neşirdiler. Genç arkeolog kadın, bir yandan sandviçini ısırırken bir yandan toprağın baş döndürücü kokusunu düşünüyordu.

"Ne garip, toprağın yağmurdaki kokusunu herkes bilir ama yeni kazılmış toprağın kokusuna bir çiftçiler tanıktır, bir de arkeologlar. Çiftçiler, doğuma, arkeologlar ise ölümlere tanıklık ederler.’’

Arkeolog kadın, gazozu başına dikti. O an, gözü, yanı başındaki iskeletin parmaklarına takıldı. Güçlükle yutkundu, etrafına bakındı. Arkadaşları, iskelete aldırmadan yiyip içmeye devam ediyorlardı.

"İnsan, normal şartlarda mezarlıkta oturup gazoz içer mi? Bizim için ise mezar ya da iskelet fark etmiyor. Düşündüğün tek şey işin o sırada. Ne büyük bir çelişki.’’

Bu çelişkiyi içinde hissetmesi işini sevmediği anlamına gelmiyordu. Tam tersine mesleğini çok seviyordu. Ama yabancılaşmanın insanın duygularını öğüten o sinsi etkisinden kendisini sıyırabilmeyi de başarıyordu. Sorular sormayı unutmaması, belki de hem arkeoloji, hem de konservatuar öğrencisi olmasından kaynaklanıyordu...

O genç kadın, bugün artık ünlü bir sanatçı olan Candan Erçetin’di. Enez’deki o kazıdan birkaç yıl sonra arkeolojiden uzaklaşmış, müziğe vermişti kendini.

Yıllar arkeolog yanını gerilerde bıraksa da Erçetin, 1984’te, bir kazı çukurunda yaşadığı o ikilemi hiç unutmadı. (*)

NOSTALJİNİN NOSTALJİSİ OLMAZ Kİ 

Erçetin’in Bizans kilisesinin kalıntıları arasında karşılaştığı o iskelet, hemen her arkeolojik kazının, bende uyandırdığı merakı yeniden depreştirdi. Belleğimin derinliklerinde yatan, her fırsatta uyanıp uyanıp beni sıkıştıran o soru bir kez daha geldi dikildi önüme...

Bir felaket olsa, bugünün Ankarası, İstanbulu aniden toprağa gömülüverse ve yüzyıllar sonra arkeologlar kazsalar, buldukları kalıntılar karşısında ne hissederlerdi?

Bugün artık iskelete dönüşen o Bizanslı, yaşarken bu tür sorular sormuş mudur kendine? Zaten sorsaydı da bizim onların yarattığı medeniyet karşısında bugün duyduğumuz hayranlığı hiçbir şekilde kestiremezdi.

Bizim ise bugünün insanları olarak geleceğe ilişkin böyle bir öngörüde bulunmamız çok zor. Geleceğin insanlarının bizim bırakacaklarımızdan hayranlık duyacaklarına emin değilim. Çünkü günümüz Anadolusunda yaşayan bir insan olarak, çevremde gördüklerimin en azından tümünden hoşnut değilim. Kentlerimizdeki çirkinlik abideleri bana acı veriyor. İşte o nedenle de bu topraklarda bizden önce yaşamış insanların yarattıkları medeniyetlerin artıkları bile beni utandırmaya yetiyor.

Hal böyleyken insanların geleceğe iyi izler bırakmayı önemsemek yerine geçmişle avunmaya çalışmasını anlayamıyorum. Yanılmıyorsam Emel Sayın’dı. Muazzez Ersoy’un, milyonlarca satan "Nostalji’’ kasetlerinin bilmem kaçıncısını çıkarmasını değerlendiriyordu:

- Böyle giderse Muazzez Ersoy’un kendisinin nostaljisi olmayacak.

Yerinde bir saptamaydı. Öyle ya, ürettiğiniz kasetler, geçmişin tekrarından öteye gidemiyorsa ilerde kim sizi nostaljiyle anabilir? Daha ötesi, nostalji yapmak güzel de yeni bir sanat ürünü ortaya koymaya çalışmak daha doğru değil mi?

Halbuki nostalji kavramıyla tanışıklığımız çok da eski değil. 1980’lerin ortalarında tanıdık nostalji kavramını. Bir nostalji muhabbetidir gidiyor. Barların, kafelerin adından başlayıp hayatın her alanına uzandı. Öylesine sevdik ki, nostaljik değer haline gelebilecek ürünler ortaya koymaktansa, bizatihi nostaljinin kendisini baş tacı eder olduk.

TELEVOLE NOSTALJİSİ 

Daha ötesi, nostalji, iyiye, güzele özlemi ifade etmekten çok her insanın kendi geçmişini kutsamasının bir aracı haline geldi. Özlemde sınır olmayınca da nostalji bulutları "televole’’lere kadar uzandı. Hülya Avşar’ın kız kardeşi sıfatıyla ünlenen Helin Avşar’ın, "Ah nerede o eski televoleler’’ sözleri, bu ortamda hiç abes kaçmadı doğrusu. "İnsanların ekonomik durumu kötüleşti, artık eskisi gibi gecede üç-dört bar dolaşacak para bulamıyorlar!’’

Herkesin nostaljisinin kendine güzel gelmesi doğal. Ne de olsa, nostaljinin hayat kaynağı, kişiye göre değişebilen subjektif algılamalar. Öyle olunca da aynı ortamın nostaljik çağrışımları kişiden kişiye, dönemden döneme birbirinden çok farklı eğriler çizebiliyor.

Üstelik nostalji, kuşaktan kuşağa da aktarılamıyor; her kuşak kendi nostaljisini yaşıyor; kendi nostaljisini göklere çıkarıyor. Bu fikrimi pekiştiren, Ülkü Tamer’in "Alleben Öyküleri’’ adlı kitabı oldu. Tamer, "Şekerci Asım’’ adlı öyküsünde, doğup büyüdüğü Gaziantep’teki Alleben deresinden de söz ediyordu:

- Ali, Şekerci Asım’ı Alleben’de çimerken görmüş, onu anlatıyor. "Koskoca adam. Bizim çimdiğimiz yerin az ötesinde suya girmiş. Bir çalının ardına sinip baktım. Çimmiyor. Suyu dövüyor. Dikilmiş derenin orta yerinde, iki elini yumruk etmiş, suya vuruyor. `Ulan, Sabahat nerede?’ diye bağırıyor. Belki yarım saat suyu dövdü. Sonra çıktı, giyindi, namaz kıldı. Ben de gittim.’’

Okuduklarıma şaşırmadım desem yalan olur. Ben de Ülkü Tamer gibi Gaziantep’te doğup büyüdüm. Benim çocukluğumda Alleben’e girip yıkanmayı aklımızdan bile geçiremezdik. Alleben deresinin suyu azalmıştı, hem de kanalizasyon suları ve tabakhanelerin deri artıkları karıştığı için kokudan geçilmiyordu.

Şimdi ben kendi geçmişimi anarken, Alleben’den özlemle bahsedebilir miyim? Hayır. Ülkü Tamer ise çocukluğunun çağıldayan deresini sevgiyle anabilir. Onun hakkı...

Kuşaklar arası nostaljik değişimin bir kanıtı da çizgi filmler. Benim çocukluğuma televizyonlar yetişemedi; bizim taptığımız çizgi roman kahramanları Teksas, Tommiks’di. İlk gördüğümüz çizgi filmler, yarı hareketli animasyonlardı.

Sonrası o kadar hızlı gelişti ki, her kuşağın farklı çizgi film kahramanları oldu. Her kuşak, kendi geçmişini yadederken, kendi döneminin kahramanlarını özlemle anar oldu. Günümüz çocuklarının sevgiyle anacakları kahraman ise büyük olasılıkla `Pokemon’’un "Pikachou’’su olacak. Üç ay sonra dünyayı saracak yeni bir dalga da "Pokemon kuşağı’’nı eskitecek.

"Pokemon kuşağı’’ biraz daha büyüdüğünde "Ah nerede o eski bayramlar’’ ya da "Ah nerede o eski yılbaşılar’’ da demeyecek. Olsa olsa "Ah nerede o eski tatiller’’ diyecekler; yıllar önce ilk karşılaştıkları bilgisayar oyunlarından gözleri dolarak söz edecekler.

Onlara da kendi nostaljileri güzel gelecek...

 

(*) Candan Erçetin’in, gazeteci Ümit Zileli ile söyleşisi, Cumhuriyet, 2 Ekim 2000.

Faruk Bildirici / Tempo / 28 Aralık 2000-3 Ocak 2001

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).