HER PANKARTIN BİR ÖYKÜSÜ VAR

KIRLANGIÇ YUVASI / 113

HER PANKARTIN BİR ÖYKÜSÜ VAR

Ekran başındakilerin tüylerini diken diken eden, bütün Türkiye’yi 28 yıllık uykusundan uyandıran o pankartta "Denktaş dönüşün olmasın" yazıyordu.

Pankartlar basit birkaç sözcükten oluşur ama hepsinin gerisinde uzun bir öykü yatar. Ve elbette ki her pankart, içinde bulunduğu sosyal-siyasal zeminde belirli bir serüven çizgisini izleyerek ortaya çıkar.

Kuşkusuz "Denktaş gitsin çözüm gelsin" pankartları da durup dururken ortaya çıkmadı. "Bu memleket bizim" platformunu oluşturan sivil toplum örgütlerinin üyeleri yıllar içinde geldiler bu noktaya.

Bugün artık isyanları oynayan o insanlar sekiz ay önce yine meydanlardaydılar. "KKTC Başbakanlık" binası önünde yapılan o gösteride kimi iktidar partisi milletvekillerinin fotoğraflarının bulunduğu bir pankartı taşıyorlardı. Fotoğrafların altına Ahmet Arif’in şiirinden dizeler yazılmıştı:

Bunlar engerekler ve çıyanlardır

Bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır

Tanı bunları, tanı da büyü...

Göstericilerin bu kadar kızmalarının nedeni, yeni emeklilik yasasıyla Denktaş dahil 20 kadar siyasetçiye toplam 1 trilyon 627 milyar lira emeklilik ikramiyesi ödenmesiydi.

Daha önce hem mücahitlikten, hem de 1990’da kamudan emekli olup iki kez ikramiye alan Denktaş, üçüncü kez emeklilik ikramiyesi alıyordu. 174 milyar lirayı cebine koymakta sakınca görmeyen Denktaş’ın gerekçesi, kimseye inandırıcı gelmemişti:

- Cumhurbaşkanlığına geldiğinde ’Ben bir hak elde edecek miyim?’ diye sordum. ’Yok’ dediler, imzaladım.

Tepkiler üzerine geri adım atmayarak böyle komik bir savunmaya girişen Denktaş’ın bu tavrı, Kıbrıs Türk halkında unutulmaz izler bıraktı.

Çünkü 1974 sonrasında adadaki Türk halkını himayesine alan Türkiye, orada işleyen bir ekonomik çark oluşturamamış, kendi yardımlarının yolunu gözleyen bir KKTC yaratmıştı.

Memur maaşlarının ödenmesi için her yıl Türkiye’den gönderilen 200-250 milyon doların dağıtımı üzerine bir düzen kurulmuştu. Başbakan Derviş Eroğlu ve bakanların görevi de bu paranın nasıl ve kimlere dağıtılacağını belirlemekten ibaretti.

Hiçbir işe yaramayan danışman kadroları alabildiğine şişirilmiş, yolsuzluklar ve usulsüzlükler ayyuka çıkmıştı. Devleti yönetenler, bu iddiaları görmezden geliyordu.

Ada halkının yaklaşık yarısı devlette çalışıyordu. Sadece Bayrak Radyo Televizyonu’nda çalışanların sayısı bile bine ulaşıyordu. Üstelik BRT’nin iki kanalında haberden eser yoktu, sadece iktidarın borazanlığı yapılıyordu. Binlerce insanın katıldığı mitingleri bile BRT ekranlarında görebilmek mümkün olmuyordu.

Kısacası yasaklarla, sansürlerle, faili meçhul cinayetlerle örülü asalak bir düzen hüküm sürüyordu KKTC’de. Denktaş da ilânihaye sürüp gidemeyeceği aşikâr olan bu kokuşmuş düzenden nemalananların başında yer alıyordu.

Üçüncü kez emekli ikramiyesi alması, Denktaş’ın bu düzenin simgesi olma konumunu iyice pekiştirdi. Tepkilerin hızla geri dönülmez bir noktaya doğru ilerlediğini fark edemeyen Denktaş, bir yanlış daha yaptı; eskiden olduğu gibi devleti, dolayısıyla mevcut düzeni savunmayı sürdürdü.

Denktaş’ın, yıllardır Rum tarafıyla anlaşmamak üzere masaya oturması ancak o zaman insanların gözüne battı! Denktaş, Rumlarla barışa ulaşılmasını 28 yıldır engelleyerek, KKTC’deki bu çürümüş düzenin varlığını korumuştu; yine aynı şeyi yapmaya çalışıyordu!

Böylece Kıbrıs Türk halkının çoğunluğunun gözünde sorun, Rumlarla anlaşıp anlaşmamak olmaktan çıktı, mevcut düzenin yıkılıp yıkılmayacağı ikilemi oldu.

"Denktaş dönüşün olmasın" pankartının gerisinde yatan öykü işte bu. Ne yazık ki, KKTC ve Türkiye’de hâlâ bu öykünün farkında olmayanlar var.

Onlar, Kıbrıslı şair Neşe Yaşın’ın "Denktaş imzalamazsa Kıbrıs’ın kuzeyinde iç savaş çıkar. Korkunç şeyler olur" sözlerine kulak vermeli.

O bu öyküyü en iyi bilenlerden biri...

Faruk Bildirici / Tempo / 30 Ocak-5 Şubat 2003

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).