EŞİMİ ÖPERİM ÖPMEM SANA NE BE KADIN!

KIRLANGIÇ YUVASI / 10

EŞİMİ ÖPERİM ÖPMEM SANA NE BE KADIN!

"Eşinizi en son ne zaman öptünüz?" sorusu, kısa bir an havada asılı kaldı. Yaşlı başlı öğrenciler birbirlerine baktılar.

Aralarında hâkim, savcı, öğretmen, polis, bürokrat, doktor, hemşire, mühendis ve hemen her gruptan memur vardı. "Devlet Memurları Yabancı Dil Eğitim Merkezi"ne İngilizce öğrenmeye gelmişlerdi. 

İngilizce öğretmeni, ortaya sorular atıyor, öğrenciler de kırık dökük İngilizceleriyle o soru etrafında tartışıyorlardı. O gün konu evliliklerdi. Son soruya kadar da sınıftan neşeli sesler yükseliyor, keyifli sohbete tüm öğrenciler katılıyordu.

Öğretmen, öğrencilerin sorusunu yanıtsız bırakmasını anlayamadı. Gülümseyerek soruyu tekrarladı:

- Eşinizi en son ne zaman öptünüz?

Erkekler başlarını eğmiş, önlerine bakıyorlardı. İlk yanıt bir kadın öğrenciden geldi; ``Bu sabah öptüm." Yanındaki kadın da onu yalnız bırakmadı: ``Ben en son dün akşam öptüm."

Bayan öğretmen, sağ tarafta oturan iki erkek hâkime yöneldi. Konuşmadan İngilizce öğrenmeleri mümkün değildi. Soruyu bir kez daha tekrarladı. Hâkimlerden biri başını kaldırdı, yüzü kızarmıştı:

- Hocam cevap vermesek olmaz mı?

Öğretmen, polis grubuna döndü. Oradan da aynı sıkıntılı karşılık geldi. "Hocam bunu bize sormasanız..." Mahcup erkekleri daha fazla zorlamanın anlamı olmadığına karar verdi. Soruyu değiştirdi.

Erkeklerin muhafazakâr tavırlarına ilk kez tanık olmuyordu öğretmen. Daha önce de benzer sorunlar yaşanmıştı sınıfta. Erkeklerdeki bürokratik hava, can sıkacak kadar belirgindi. Yarım gün süren derslerde takım elbise giyme zorunluluğu olmamasına rağmen çoğu erkek, hiç kravatsız gelmiyor, alışkanlıklarından asla vazgeçmiyordu. Bu resmiyetin dışına çıkıp, zaman zaman blucin, kazak gibi spor giysilerle gelenler de doktor ya da mühendislerdi.

Kadınlar, giyim konusunda da serbest davranıyorlardı. Resmi dairelerde çalışırken özledikleri pantolonları giymekten kaçınmıyorlardı. Onların içinde de spor giysilere uzak duranlar sekreterlerdi. Sekreterler, resmi davranış kalıplarını aşmakta zorluk çekiyorlardı. Sanki hep telefondaydılar, karşılarındaki kişilere uzak, donuk bir havada konuşuyorlardı.

Nedense erkekler daha yorgun görünüyordu, dil öğrenmeye değil de dinlenmeye gelmiş gibiydiler. Parmaklarını kaldıracak halleri yoktu. Sohbetlerden anlaşıldığı kadarıyla, çoğu üç beş yıldır bir kez bile sinemaya gitmemiş, bir kitap dahi okumamıştı.

Erkeklerin tersine kadınlar, enerji doluydu. Yüzleri yaşama dönüktü. Sadece modayı izlemekle kalmayıp çoğu kitap okuyor, fırsat buldukça sinemaya gidiyordu.

Böyle olunca "Eşinizi ne zaman öptünüz?" sorusuna kadınlar yanıt verirken, erkeklerin yüzlerinin kızarması da doğaldı...

HOCAM BEN ÖNEMLİ ADAMIM

Öğretmen, belleğinde farkında olmadan biriktirdiği gözlemlere dalıp gitmişti. Yılların öğretmeniydi, daha önce lise öğrencilerine ders vermişti. Öğrencileriyle arasında böylesine kimlik engelleri yoktu o zaman. Bir yandan bocalıyor, bir yandan da insanı tanımak açısından bu kadar zengin gözlem malzemesi veren öğrencilerle bir arada olmanın ne kadar mutluluk verici olduğunu düşünüyordu.

O sırada yükselen bir cep telefonunun melodisi, öğretmenin, düşüncelerinden sıyrılıp yeniden sınıfa dönmesini sağladı. Çalan cep telefonunun sahibi olan 40’lı yaşlarındaki müfettiş, hemen elini kemerine attı. Derste olduğuna aldırmadan konuşmaya başladı, "Alooo..."

Öğretmen sinirlendi. "Kapatın o telefonu." Müfettiş, telefonu kulağından biraz indirip, öğretmene çıkıştı:

- Ben önemli bir insanım. Arayanlara cevap vermek zorundayım.

- Telefonunuz 45 dakikalık derste kapalı olsa ne olur? Bir daha derste cep telefonunuz çalarsa elinizden alırım.

Müfettiş, tartışmayı sürdürmekle kalmadı. Dersten sonra birkaç arkadaşıyla birlikte idareye gidip öğretmeni şikâyet etti. "Ben çocuk muyum? Bana nasıl böyle davranır?" diye yakındı. Tabi en önemlisi son cümlesiydi:

- Benim kim olduğumu bilmiyor mu?

Halbuki öğretmenin, o öğrencisinin önemli bir kurumda müfettiş olduğunu bilmemesine imkân yoktu! Daha ilk günden kendini tanıtmıştı. Gerçi öğretmen onun müfettiş olduğunu o söylemeden tahmin etmişti. Davranışlarındaki bürokratik ağırlık, sürekli sorgulayan bakışları kimliğini zaten karşısındakine sürekli hatırlatıyordu.

STATÜ KULLANMA HEVESİ

Öğretmen, müfettişleri tanımakta hiç zorluk çekmiyordu. Aynı didikleyicilik, polislerde de göze batıyordu. Onlar, sorularıyla da kimliklerinin altını çiziyorlardı:

- Hocam o Amerikalı hoca neden buraya gelmiş?

- Neden gelsin? O da ders verip para kazanıyor.

- Hayır hocam. Biz biliyoruz, onlar misyoner olarak geliyorlar buraya. Biz onları araştırıyoruz.

- Siz bizi de araştırıyorsunuzdur herhalde...

- Tabi hocam sizi de izliyoruz. Biz kimin ne olduğunu biliyoruz. Bizim görevimiz bu.

Polisler, öğretmen ile birlikte sınıftaki diğer öğrencileri de tedirgin ettiklerinin farkındaydılar bu konuşmalarıyla. Bilerek, isteyerek hava atıyorlardı zaten.

Biraz da sınıfın genel havası buna zorluyordu onları. Hiçbir öğrenci, statüsünü dışarıda bırakıp sınıfa girmiyordu. Her meslek grubu sınıfta öbekler halinde oturuyor, üstelik aralarındaki hiyerarşik düzeni orada da sürdürüyorlardı.

Hâkim ve savcılar, akademi kökenli polislerle bile bir araya gelmek istemiyor; doktorlar ise her zaman hemşireleri geriye itiyordu.

Sohbetlerde sürekli dışlanan, unvanlarını, mesleklerini söylemeyenler ise öğretmenler ve düz memurlardı. Onlar da bu pozisyonlarını kabulleniyor, suskun, çekingen davranıyorlardı.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" kültürünün bu denli yaygın olduğu bir ülkede, başka türlüsü yaşansa, insanlar ilişkilerinde statülerinden sıyrılabilseler şaşırtıcı olurdu.

Marketteki kuyrukta, hastanedeki sırada, trafikteki kavgada kimliğimizi insanların yüzüne vurmadan, sadece "insan" kimliğimizle var olabiliyor muyuz? Hem milletvekillerini çok eleştiriyoruz ama statüsünün gücüne güvenen hangi meslek grubu başvurmuyor, "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" sorusuna?

Hatta kimi gazeteciler için bile geçerli bu statüsünü olur olmaz yerde kullanma sevdası. Geçenlerde rastladığım küçük bir haber, hastalığın gazetecilere de bulaştığının somut kanıtı:

"Bedri Sın, alkollü araç kullanırken yakalandı. Polislere, kendisini gazeteci olarak tanıttı ama inandıramadı."

Alkollü sürücünün kendini gazeteci olarak tanıtması önemli. Aynı şekilde, haberi yazan gazetecinin "inandıramadı" sözcüğünü büyük bir doğallık içinde kullanması da o kadar önemli bir gösterge...

Faruk Bildirici / Tempo / 7-15 Şubat 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).