BİR MEDYA EFSANESİNİN SONU GELDİ

Medya efsaneleri de şehir efsanelerine benzer. Bir kez yayılmaya görsün, yıllarca haberden habere yazılır durur. Trafik kazası haberlerinde “İbre… km’de takılı kaldı” başlıkları da bu efsanelerden biridir. Sürat sonucu meydana geldiğine inanılan kazalarda muhabir hemen aracın hız göstergesinin fotoğrafını çeker, artık klişeleşmiş başlığını atar, haberini gönül rahatlığıyla geçer.

Doğrusu ben de bu haberlerin doğruluğundan kuşku duymamıştım bugüne kadar. Takılı kalan ibrenin kaza anındaki sürati gösterdiğine inanıyordum. Ta ki 2 Eylül günü Hürriyet’te çıkan “İbre 191 kilometrede” başlıklı haberi okuyan okurumuz Okan Beşkardeş beni uyarana kadar. Beşkardeş, “İyi de araç süratli olmasa da ibre kaza nedeniyle 191’e fırlamış olamaz mı?” diye soruyordu.

Onun bu sorusu üzerine muhabir arkadaşım Selçuk Şenyüz’den konuyu araştırmasını rica ettim. Şenyüz, çeşitli otomobil firmalarının teknik servisleri ile görüştü; trafik kazalarıyla ilgili sigorta eksperi Atilla Atalay’ın bilgisine başvurdu. Görüştüğü kişilerin tümü bu haberlerin yanlış olduğu kanısındaydı. “Kaza yapan bir otomobilin hız göstergesi hangi km’de takılı kalırsa kalsın, bu o aracın takılı kaldığı km’de kaza yaptığını göstermez.” Bunun teknik nedenini Atalay şöyle açıkladı:

“Kaza yapan otomobillerin yüzde 95’inin kilometre göstergeleri takılı kalmaz. Çoğu zaman çarpmanın şiddeti ile dişli kırılır, kadran sıkışır; bunun sonucu olarak hız okuyucu kaza anındaki hızı eksik ya da fazla gösterebilir. 200 km. süratle giderken kaza yapan bir aracın elektronik ibresi 60’da da kalabilir; 190’da da. Bir aracın kaza anındaki hızı o ibrelere bakarak anlaşılmaz. Kaza anındaki hızı uzman bir ekip detaylı bir incelemeden sonra belirleyebilir. ”

Hürriyet Gazetesi Otomotiv Editörü Emre Özpeynirci de otomotiv dünyasının duayenleri ile konuştuktan sonra bu tür haberlerin bir “medya efsanesi olduğunu” teyid etti.

Galiba “İbre …km’de takılı kaldı” efsanesinin sonuna gelmiş olduk. Ne diyorduk? Bizim meslekte şüphelenmek ve soru sormak esastır.

 

MEĞER VALİ FITIKMIŞ

Muhtemelen o fotoğrafı gören çoğu okurumuz, Bursa Valisi Şahabettin Harput’a kızmıştır. “Vali Bey eğilemedi” başlıklı haberin fotoğrafında, bir kadın görevli Vali Harput’un önünde eğilmiş ayakkabısının üzerine galoş geçiriyordu. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da ayakkabısını çıkararak giriyordu ziyaret ettikleri Çocuk Evi’ne.

Kimi zaman fotoğraflar da gerçeği tam olarak ifade etmeye yetmiyor. Nitekim Harput’un ertesi gün yaptığı açıklama o fotoğrafın yanıltıcı olduğunu savundu:

“Yakın zamanda ciddi bel fıtığı ameliyatı geçirmiş olmam ve doktorlarımın sağlık nedeniyle eğilme konusunda koydukları kısıtlama nedeniyle böyle bir görüntü ortaya çıktı. Bu haber şahsıma sorulmadan yazıldı. Fevkalade üzücü bir durum ortaya çıktı. Bu konudaki hassasiyetimiz herkes tarafından bilinmektedir. Özel hayatımda, kendi ihtiyacım olan içeceğim suyu bile sürahiyi elime alarak, bardağa doldurup, tekrar yerine oturup içen bir insanım. Kimseden hizmet bekleyen insan olmamışımdır.”

Vali Harput’un doktoru Eser Alptekin ile de konuştum. Bel ve boyun hastalıkları uzmanı olan Alptekin, “Bursa Valisi olmadan önce bel fıtığı teşhisi koymuş ve ameliyatsız tedavi önermiştim. Fakat sonra Vali Beyi
ikna etmişler ve bel fıtığı ameliyatı yapılmış” dedi. Alptekin, Harput’un “yaşadığı sorunların nedeninin başarısız bel cerrahisinin sonucu” olduğunu vurguladı.

Elbette bu bilgiler, valinin eğilememesinin nedenini açıklıyor. Ancak bir noktaya dikkat çekmek durumundayım; evet o fotoğrafı çeken gazeteciler valiye neden eğilmediğini sorabilirlerdi ama Harput da o görüntünün doğal olmadığını düşünüyorsa soru beklemeden rahatsızlığını açıklayabilirdi. Yoksa bir kadının önünde eğilip galoş giydirmesini değil de o fotoğrafı mı yadırgadı?

 

İNTİHALİN BELGELERİ

“Hürriyet’in o manşeti” başlıklı yazıda, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ile ilgili intihal iddiaları haberini irdelemiştim. Yazıya dipnotlar koymuş, konunun daha iyi anlaşılabilmesi bakımından Prof. Dr. Ömer Dinçer ve Prof. Dr.Tamer Koçel’in kitaplarından intihal yapıldığı iddia edilen sayfaların yan yana çekilmiş görüntülerini de vermiştim.

Ne yazık ki, yer darlığı nedeniyle belge niteliğindeki o görüntüler, geçen haftaki Okur Temsilcisi yazısına konulamadı. Ama dipnotlar, yazının içinde aynen duruyordu. Soranların merakını gidermek ve yazıdaki eksikliği tamamlamak açısından o görüntülere Hürriyet internet ve farukbildirici.com adreslerindeki Okur Temsilcisi bölümlerinde yer verdik.

 

OKURDAN KISA KISA:

Muhammet Kuruca: Hürriyet’te bir süredir gözüme iğne gibi batan bir kelime var, inatla kullanılmaya devam eden: aptes. TDK İmla Kılavuzunu kontrol ettim, “Ben mi yanlış biliyorum” diye düşünerek. Fakat hayır, bende hata yok. Kelimenin doğrusu “abdest” olacak. Bu birkaç yıl öncesine kadar da “abdest” olarak yazılıyordu gazetenizde.

Suat Yılmaz: 13 Ağustos’ta gazetenin ön sayfası logo üstü ve bir tam spor sayfasını Tayyip Erdoğan’ın 2020 Olimpiyatları için başvuru konusundaki sözlerine ayırmışsınız. Bu başvuru kardeşim başvuru. Olimpiyatlar bize mi verilmiş? Bu kaçıncı isteğimiz? Olimpiyat, Avrupa Futbol Şampiyonası, Dünya Futbol Şampiyonası hepsinde hüsrana uğradık.

Rıza Nasır: 23 Ağustos’ta Prof.Dr.Mehmet Haberal ile ilgili haberin başlığı “Hastaneye kaldırıldı” biçiminde. İyi ama haberi okuyunca görüyorsunuz ki, Haberal zaten hastanede! Sadece tedavi gördüğü bir hastaneden diğerine sevk edilmiş! Yani olay bir sevk meselesi…

Soner Arkan: Azınlık vakıflarının mallarının iade edilmesi ve üçüncü kişilere geçen mülkler için tazminat ödenmesiyle ilgili kararname haberini siz de bazı gazeteler gibi “Azınlıklara jest” başlığıyla verdiniz. Bir hakkın iadesi ne zamandan beri jest oldu?

Aydın Ayan: Size yazma nedenim, Aydınlık ve Ulusal Kanal’a yapılan baskınları haber yapmamış olmanız. Benim merak ettiğim şudur: Bir medya kuruluşu olarak, başka bir medyanın göz göre göre ezilmesini neden gizliyorsunuz? Siz suçla işbirliği yapıyorsunuz ama neden?

Sehap Önder: 30 Ağustos, sayfa 8: Yokohama: Avrupa’da işler açılırsa yatırıma geliriz” Taşıt lastik sanayii çevreyi kirletenlerin en başlarında gelir; ileri teknoloji açısından da hiçbir ahım şahım yanı yoktur. Keşke İzmit körfezinde lastik üretenlerin köşe bucağı şöyle bir incelenebilse. Lastik devlerinin üretim üssü Türkiye diye böbürlenmemizi haklı kılacak bir yanı yok işin. Tam tersine. Yalova’daki uluslararası çöplük hazırlığı geliverdi aklıma...

Tuncay Rüzgar: 19 Ağustos’ta Başbakan Erdoğan’ın Somali’ye gidişi ile ilgili haberin başlığı “Somali’ye çıkartma”. Haberin içinde de “çıkartma” denmiş. Doğrusu çıkartma mı, yoksa çıkarma mı? Şöyle desem belki daha iyi anlaşılır; “Duvarlara yapıştırmalı mı? Yoksa asker çıkarma yapmalı mı?”

İlhan Kayhan: Uzun yıllar Libya’da çalıştım. Kaddafi’nin memleketinin söyleniş ve yazılışında gazeteniz ile diğer basın organlarında hatalar göze çarpmaktadır. Bu şehrin ismini İngilizler “Sirte” olarak yazar “Sirt” olarak okur; Libyalılar da “سرت =Sirt” yazar ve “Sirt” diye okurlar. Ama bizim medyamız ve TV kanallarına çıkan konuşmacılar her nedense İngilizce yazılışı Türkçe okuyarak yeni bir şey icat ediyorlar. Örneğin “Kaddafi Sirte’ye gitti”, “’Nato uçakları Sirte’yi bombaladı” diye bir garabet ortaya çıkıyor.

Tuncer Önal / Ercüment Dağıstan: Hatalar satır aralarında dikkat çekmeyebilir. Ancak başlıklar için aynı hoşgörü beklenemez. 26 Ağustos 2011 tarihli gazetenizin Ankara ilavesinin üçüncü sayfasında, alt alta verilen iki ayrı habere aynı başlık atılmıştır: “’Sıkıştığı araçtan bir saatte çıkartıldı”.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET / 5 EYLÜL 2011

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).