BU BAKAN BAŞKA BAKAN

Hürriyet’in 16 Aralık’taki "Umut yolcuları bakan çıkardı" manşet haberi "Almanya’ya göçün başlamasından 52 yıl sonra bir Türk kadının bakanlık koltuğuna oturduğunu", Aydan Özoğuz’un "Göç ve Uyumdan sorumlu Devlet Bakanı" olduğunu müjdeliyordu.

Hürriyet’te 41 yıl çalışan, Almanya’daki Türk gazetecilerin duayeni kabul edilen Nezih Akkutay’ın, Hürriyet Avrupa’da da çıkan bu habere itirazı vardı:

"Bu habere göre Aydan Özoğuz, Uyum ve Göç Bakanlığı görevine getirilmiş. Ancak Bakanlar Kurulu, Merkel ve 15 bakandan oluşuyor. Uyum ve Göç Bakanlığı diye bir bakanlık yok. Aydan Özoğuz, hükümetin Uyum ve Göç Sorumlusu oldu. Unvanı, Türkçeye kelime olarak tercüme ederseniz Devlet Bakanı. Ama görev olarak bizdeki karşılığı müsteşarlık düzeyinde.

Avrupa baskısında asıl büyük hata, Ekonomi İşbirliği ve Kalkınma Bakanı Gerd Müller ile ilgili. Bu bakan, ’Alman milli ve Bayern Münih’in eski futbol yıldızı’ olarak tanıtılıyor. Halbuki bu Gerd Müller, başka bir Gerd Müller."

Sondan başlayayım, Gerd Müller ile ilgili eleştiri haklı. Bakan olan Müller ile eski futbolcu Müller, ilk sayfada karışmıştı. Ama haberin devamında yoktu bu karışıklık.

Aydan Özoğuz’un görevinin Türkiye’deki gibi "Devlet Bakanlığı" anlamına gelmediği eleştirisini önce haberde imzası olan Hürriyet Avrupa’dan Celal Özcan’a sordum, şu yanıtı verdi:

"Biz 2005 yılından beri bu makama Uyum Bakanlığı diyoruz. Nezih Akkutay, o zaman burada Yaziişlerindeydi. Bu bakanlığın resmi adı şöyle; ’Federal Hükümetin Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı. Adı üzerinde Federal Hükümet. Buna kısaca uyum bakanı, bazen de sadece bakan diyoruz."

Özcan ile görüştükten sonra Almanya’daki hükümet yapısını araştırdım. Almanya’da Merkel’in başında bulunduğu hükümete "Bundeskabinett" (Federal kabine), bakanlara da "Bundesminister/in" (Federal bakan) deniyor. Kabinedeki 15 "Bundesminister" dışında doğrudan Başbakan Merkel’e bağlı görev yapacak üç "Staatsminister/in" var ki, Aydan Özoğuz da bunlardan biri.

"Staatsminister/in" sözcüğünü birebir Türkçeye çevirirsek karşılığı "Devlet Bakanı". Ancak bu Özoğuz’un pozisyonunu anlatmak bakımından yetersiz. Çünkü Özoğuz, Türkiye’deki gibi bir "Devlet Bakanı", hatta bakan değil. Hiyerarşi olarak Federal bakanlar ile müsteşar arasında özel bir konumda.

Nitekim Ahmet Külahçı da Hürriyet Avrupa’da çıkan yazısında SPD lideri Sigmar Gabriel’e "İyi oldu ama daha iyisi de olabilirdi" diyerek, Özoğuz’un "Devlet Bakanı değil Federal Bakan olması" dileğini ilettiğini aktarıyordu.

Bu nedenle "Devlet Bakanı" yerine "Başbakana bağlı Devlet Bakanı" gibi bir ifadeyle özel statüsünü vurgulamak ya da Özoğuz’un görevinin bilinen anlamda bakanlık olmadığını açıklamak gerekirdi. Oysa haberde bu farklılığın açıklanmasını geçtim, "Özoğuz’un Salı günü yemin ederek göreve başlayacağı" ve "federal bakan" olduğu belirtiliyor. Özoğuz, Merkel’in kabinesindeki 15 "federal bakan" ile aynı görevdeymiş gibi sunuluyor; kabinedeki bakanlık sayısı ve koalisyonda partilere düşen koltuklar da ona göre yazılıyor.

Bu bilgilerin tekzibi aslında 17 Aralık Salı günü Almanya parlamentosundaki yemin töreninde geldi; Özoğuz yemin etmedi. Federal bakanlarla aynı konumda olmadığının daha açık kanıtı olamaz herhalde…

 

Misyon gazeteciliği

Rüşvet operasyonu iktidar için olduğu kadar medya bakımından da dönüm noktası oldu. Medyada saflar yeniden belirlendi; yakın zamana değin koşulsuz, sorgusuz siyasi iktidarın her yaptığını, her söylediğini destekleyen, hatta alkışlayan medya ikiye bölündü.

O medya kuruluşlarının bir bölümü rüşvet operasyonu ile ilgili olarak iktidarın medya lojistiğini sağlıyor; yolsuzluk ve rüşvet iddialarına hiç mi hiç değinmeden operasyonun arkasındaki cemaate saldırıyor; suçlamalara komplo teorileri üzerinden yanıt verme çabasını sürdürüyor. 

İktidar yanlısı medyanın bir bölümü ise cemaat medyası olduğunu gizlemekten vazgeçti; karşı saflara geçti. Cemaat adına açıklamalar yapıyor, sadece suçlamalara dayalı gazetecilik yapıyorlar.

Aslında her iki tarafın yaptığı da misyon gazeteciliği. Bağımsız, sorgulayıcı ve sadece gerçeklerin duyurulmasına dayalı bir gazetecilik değil yaptıkları. Oysa gazetecilik, iktidar ya da cemaatin propaganda aracı olmamalı.

Her zaman olduğu gibi, bugünlerde de şüphelileri peşinen mahkûm etmeyen ama iddiaları, ortaya saçılan belge ve bilgileri de görmezden gelmeyen bir gazetecilik çizgisi gerekli. Muhalefet partisi gibi davranmadan muhalif duran; yanlışlara, yolsuzluklara, rüşvete, her tür hukuk dışılıklara karşı kamunun çıkarlarını tavizsiz savunan bir gazetecilik. Tabii yine etik ilkeleri de unutmadan.

 

Cinnet değil erkek şiddeti

Türkiye Gazeteciler Sendikası Kadın Komisyonu, kadına yönelik şiddet haberlerinde "cinnet getirme" tanımının kullanılmasına tepki gösterdi. Komisyon’un "açık mektup"unda, gazetecilere "Erkek şiddetini, kadın cinayetlerini meşrulaştırmaktan vazgeçmeleri" çağrısında bulunuldu:

"Arapça bir sözcük olan ’cinnet’in Türkçedeki karşılığı delilik. ’Cinnet getirme’nin karşılığı ise ’Bir an için delilik belirtisi göstermek.’ İstatistikler gösteriyor ki, bu ülkede her gün ortalama üç kadın yakınındaki erkekler tarafından öldürülüyor. Kadına yönelik erkek şiddetinin vardığı son nokta olan kadın cinayetleri, ’bir an için delilik belirtisi göstermek’ ile açıklanabilir mi? Mesele bu kadar basit mi?

Kadın cinayetlerini haberleştirirken, cinayeti işleyen erkeğin ’akli dengesinin bozuk’ olduğunu ya da bir an için ’akli dengesi bozulmuş’ gibi belirtiler gösterdiğini iddia ederek, bilerek ya da bilmeyerek, cinayeti meşrulaştırmış olmuyor muyuz? Sahi biz nereden biliyoruz, bu erkeklerin ’cinnet getirerek’ cinayet işlediğini? Biz psikolog muyuz yoksa psikiyatr mı? "

Haklı bir tepki. Biz gazeteciler, kendimizi doktorların yerine koyarak hastalık teşhisinde bulunmaya kalkmamalıyız. Eskiden kadın cinayetleri "namus cinayeti" denerek meşrulaştırılırdı, şimdi de "cinnet getirdi" şablonu ile yapılıyor bu masum gösterme çabası.

Mektupta verilen örneklerden sonuncusu, 15 Aralık’ta Antalya’da işlenen cinayetle ilgili haber. Maalesef bu kadın cinayeti, birçok medya kuruluşu gibi Hürriyet internette de "Antalya’da boşanma cinneti" başlığıyla haber olmuş.

19 Aralık’ta da 15 yaşındaki genç kızın babası ve abisi tarafından odunlarla dövülmesi haberinin Hürriyet’teki başlığı, "Aile içi psikopatlık"tı. Eminim editör arkadaşlar, bu başlığı yapılanın ne denli kötü olduğunu anlatmak için kullanmışlar. Ama öyle olmuyor; "psikopatlık" teşhisi koyarak "kadına şiddeti yapanlar hastadır" algısı yaratıyoruz.

Asıl mesele gizleniyor böylece. Bu şiddeti yaratan bir hastalık falan değil, bu toplumdaki çarpık erkek zihniyeti. Kadına yönelik şiddeti durdurmak için adını doğru koyalım. Bu düpedüz erkek şiddeti, erkek terörü…

 

Savaşmayan taraf

Suriye, gazeteciler için en tehlikeli ülke. İç savaş yaşanan başka ülkelerden farklı olarak gazeteciler, bu ülkede bütün tarafların hedefinde. Gazetecileri, devlet güçleri de hedef alıp kaçırıyor veya öldürüyor; muhalif güçler de.

Suriye’de iki yılda öldürülen gazetecilerin sayısının en az 36 olduğunu belirleyen Uluslararası Af Örgütü, gazetecilere yönelik bu saldırıları "savaş suçu" olarak niteliyor. Gazeteciler, bütün savaşlarda savaşmayan taraftır ama Suriye’de buna aldıran yok.

Bütün bu tehlikeye rağmen cesaret gösterip Türkiye’den giden gazeteciler de aynı saldırılara maruz kalıyor. Halep’te yaralandıktan sonra kaybolan gazeteci Beşar Kaddumi’den haber beklerken şimdi de Milliyet gazetesi foto muhabirlerinden Bünyamin Aygün kaçırıldı. 6 Kasım’dan bu yana bağlantı kurulamayan Aygün’ün El Kaide’ye bağlı grupların elinde olduğu tahmin ediliyor. Gazetecilik meslek örgütleri birbiri ardına açıklamalar yaparak, Aygün’ün serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Biz gazeteciler, tüm kayıp gazeteciler gibi meslektaşımız Bünyamin Aygün de sağ salim Türkiye’ye dönene kadar onların takipçisi olmalıyız. Aygün’ün özgürlüğüne kavuşabilmesi için Dışişleri Bakanlığı’na da büyük görev düşüyor. 

FARUK BİLDİRİCİ / 23 ARALIK 2013 / HÜRRİYET

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).