Asıl yanlış olan görüntülerin yasaklanması ve çekenin suçlanması

Medyanın sorun çözme, toplumsal duyarlılıkları harekete geçirme gücü mü kayboldu, yoksa medya bu gücü kullanmaktan korkar mı oldu?

Son zamanlarda sosyal dalgalanmalar yaratan birçok olay, sosyal medyadan duyuluyor; tepkiler oradan gelişiyor ve daha önemlisi sonuç da alınıyor. Örnekler o kadar çok ki…

Baklavacı iki kardeşin, hamile bir kadının kullandığı arabanın üzerine çıkıp tepinmesi, arabanın aynasını kırması görüntüleri, Twitter’dan yayıldı. Tepkiler ayyuka çıktıktan sonra polis ve savcılık harekete geçti de iki erkek öyle tutuklandı.

Bursa’da, Ömür Karaman adlı bir gazinin ayaklarını uzattığı gerekçesiyle demirlerle dövülmesi de aynı şekilde önce sosyal medyadan yayıldı. Sonra medyada haber oldu. Sosyal medyada tepkilerin büyümesi üzerine yetkililer, yüzde 92 engelli raporu olan Karaman’ın dövüldüğü işletmeye ve dövenlere karşı işlemlere başladı.

Medyanın bu gelişmeleri, sosyal medyadan öğrenip oradan kopya çekmesi gazeteciliğin toplumla bağlarının zayıflaması ve haber kaynaklarının daralmasından kaynaklanıyor olsa gerek. Ama medyanın habercilikte sosyal medyanın gerisinde kalması sanırım apayrı bir yazı konusu.

 

Medya etkisiz eleman

Şimdi asıl olarak medyanın, toplumsal duyarlılığı harekete geçirme gücünü yitirmesinin nedenleri üzerinde durmak istiyorum. Son zamanlarda medya bu haberleri sosyal medyadan kopyalamakla kalmadı; tepki göstermekte de sosyal medyanın gerisinde kaldı. Tıpkı, sosyal medyada isyan dalgası başlamadan saldırganları gözaltına almayan, tutuklamayan yetkili ve etkililer gibi…

Medyanın bu denli etkisiz eleman haline gelmesinin nedenini anlamak için baklavacı kardeşler ve yüzde 92 engelli gazinin dövülmesi haberlerine bakalım. Her iki haber de önce sosyal medyadan duyuluyor ama her iki haber de korkak bir dille yazılmıştı, şiddete karşı açıkça tavır alınamamıştı. Baklavacı kardeşlerle ilgili ilk haberlerde sahip oldukları şirketin “Seydioğlu Baklavaları” olduğu yazılmamıştı. Aynı şekilde gazinin dövüldüğü işletmenin adının “Cafe Kumsaz” olduğu da Bursa Belediyesi ekipleri tarafından cafe kapatılana kadar yazılmadı.

Zaten haberlere bakarsanız sanırsınız medyanın asli görevi, şirketleri, markaları ve birilerini övmek, onların yaptıkları “iyi” işleri övüp durmak. Geziye götüren şirketin reklamını yapan, şirket bültenlerini haber diye kopyalayan, yemek yediği restoranı göklere çıkaran gazetecilere, “Daha büyük çekirdeklerden, çitlemesi daha kolay ve olay bir ürün hazırlamışlar” deyip çitlediği çekirdeğin markasını tanıtan yazarlar bile eklendi bu furyaya.

Siyaset sayfalarının iktidar partisi yöneticilerin demeçleri, açıklamaları ve onların hoşuna gidecek pembe haberler haline gelmesinin üzerinde bile durmaya gerek yok, her şey gözler önünde..

Böyle bir medya nasıl etkili olabilir, nasıl toplumsal duyarlılıkları hareke geçirebilir ki? Sonuç çok doğal…

 

Sadece Akşam erken uyandı

Kırıkkale’de Emine Bulut adlı kadının dört yıl önce ayrıldığı eşi tarafından bıçaklanarak öldürülmesi vakası da sosyal medyanın gücünü ve etkisini kanıtladığı gibi, medyanın etkisiz eleman olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Fedai Varan adlı erkek, eski eşi Emine Bulut’u kızının yanında bıçakladığında tarihler 18 Ağustos 2019’u gösteriyordu. Bu haber, 20 Ağustos’ta gazetelerin üçüncü sayfasında yayımlandı. “Eski eşini bıçakladı” gibi son derece sıradan başlıklar kullanılmıştı bu haberlerde. Kadın cinayetlerinin olağanlaştığı ülkenin editörleri, bu cinayeti de olağan bir vaka olarak değerlendirmişlerdi.

Ne zaman ki, Emine Bulut’un “Ölmek istemiyorum” haykırışları, kızının “Anne lütfen ölme” çığlıklarının görüntüsü sosyal medyadan yayıldı, o zaman bu cinayet “olağan” olmaktan çıktı! Hatta medya yine olayın vahametini görmekte gecikti. Sadece Akşam gazetesi uyandı ve sosyal medyaya yansıyan görüntüleri 22 Ağustos’ta “Anne lütfen ölme” başlığıyla birinci sayfadan haber yaptı.

Medyanın büyük bölümü bu cinayeti, 22 ve 23 Ağustos’ta sosyal medyadaki tepkilerin büyük bir isyana dönüşmesinden sonra fark etti. Kadın örgütleri, ünlüler, siyasiler ayağa kalktıktan sonra medyanın ortak gündemi haline geldi bu cinayet.

İnsan ister istemez kaygılanıyor bu durumdan. Ya sosyal medya olmasaydı? O zaman Emine Bulut cinayeti de diğer kadın cinayetleri gibi sıradan vakalar arasına karışıp gitmeyecek miydi? Katilin cezası diğer örneklerde de gördüğümüz gibi, kravatından ya da cinnet, sinir, namus ve saire gerekçelerle indirilmeyecek miydi?

 

Görüntüleri çeken gözaltında

Tabii burada daha da önemlisi, ya o görüntüler çekilmemiş olsaydı? “Ölmek istemiyorum” ve “Anne lütfen ölme” çığlıklarını görmesek, duymasak sosyal medyada bu kadar yayılır, tepkiler bu kadar yükselir miydi? Elbette hayır.

Bıçaklanan bir kadına yardım etmek yerine görüntülerini alıp sosyal medyaya koymanın insani olmadığını söyleyebiliriz. Gerçekten de bir insan şimdi bizleri dehşete düşüren o anı yaşarken nasıl olur da telefonunu kaldırıp görüntülemeyi düşünebilir? Bunu ben de anlayamıyorum.

Biz gazeteciler hep söyleriz, gazeteciler hiçbir zaman olayın öznesi, aktörü haline gelmemelidir. Ama bunun istisnaları da vardır. Örneğin insan hayatının tehlikede olduğu bir olayda, gazeteci -eğer kendisinden başka müdahale eden kişi ya da görevli yoksa- ben müdahale etmem fotoğrafımı, görüntümü çeker işime bakarım diyemez. Kamerasını bırakıp müdahale etmek durumundadır. İnsan hayatı haberden önce gelir.

Kırıkkale’deki Emine Bulut cinayetinde görüntüyü çeken gazeteci değil, muhtemelen orada tesadüfen bulunan bir kişi. Kuşkusuz onun için de bıçaklanan kadına yardım etmek öncelikli olmalıydı. Neden müdahale etmek yerine telefonuna sarıldı? Belki de müdahale edecek başkaları da vardı, onun için böyle davrandı. Bunları bilmiyoruz.

Ama sonuç ortada. Gerçeğin cep telefonları sayesinde öğrenildiği onlarca, yüzlerce örnek var yakın geçmişimizde. Son olarak da Van da bir göstericinin polisler tarafından acımasızca dövülmesi olayını bir cep telefonu görüntüsüyle öğrenmiştik.

Emine Bulut ve kızının çığlıklarını belgeleyen o görüntüler de sarsıcı gerçeğin görülmesini, bütün ülkenin ayağa kalkmasını, dikkatlerin kadın cinayetlerine yönelmesini sağladı. Bu sonucu görmezden gelemeyiz. O görüntüleri çeken kişinin o anki psikolojisini anlamak zor olsa da, bu görüntülerin başarısını kabul etmek durumundayız.

Durum böyleyken asıl yanlış olan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Ömer Çelik gibi kimi siyasilerin o görüntüleri çekeni suçlaması, ardından savcılığın görüntülere yayın yasağı getirmesi ve polisin o kişiyi gözaltına alması. Böyle bir zihniyetin kadın cinayetlerini durdurabileceğine inanmak da zor, etkisiz eleman haline gelen medyanın kadın cinayetlerini sıradan vakalar olarak görmekten uzaklaşacağına da…

İnsan sormadan edemiyor, ya o görüntüler olmasaydı?

Faruk Bildirici / 25 Ağustos 2019

 

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).