ALÇAKÇA İŞLENMEYEN CİNAYET VAR MIDIR HAYATTA?

KIRLANGIÇ YUVASI / 9

ALÇAKÇA İŞLENMEYEN CİNAYET VAR MIDIR HAYATTA?

Türkiye’den götürülmüş toprakları Erivan’da görmek, onlarca trompetten oluşan bir bandonun aniden içimde daha önce hiç duymadığım gürültülü bir parçayı çalmaya başlamasına neden oldu.

Bastıramadığım o gümbürtüyü "Soykırım Müzesi"ni bana gezdiren Ermeni kadın duymasın istedim. Telaşla, yanından uzaklaştım. Ayaklarım beni "Hayat ağacı" heykelinin altında sıralanmış Sivas, Harput, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır toprağı dolu kâselere daha da yaklaştırdı. Gözlerimi onlardan alamıyordum. O topraklarla aramdaki bağ, duygularımı ayaklandırmıştı.

Yeranuhi Markoryan adlı genç kadın, beni sarsan gümbürtüyü duymasa da yüzümdeki şaşkınlığı, gözümdeki o topraklara dokunma isteğini fark etti. Onun kocaman siyah gözleri bana uzak ve soğuktu. 

- Her yıl 24 Eylül’de buraya binlerce insan akın ediyor. Bu toprakları korumakta güçlük çekiyoruz. Kimi toprağa dokunmak, kimi saçına-yüzüne sürmek, hatta bazıları biraz yemek için birbirini eziyor.

Şaşkınlığım daha da arttı. Hatta ürktüm de. Bir toprağı yemek, nasıl bir zorlu duygudur? Nasıl bir sahiplenme içgüdüsüdür temelinde yatan acaba?

"Gerçekten yiyorlar mı?" diye sordum. "Onlar için bu topraklar nostalji" dedi Markoryan. Ona doğal geliyordu. "Hayat ağacı"na döndü:

- Hayat ağacının etrafındaki iki parça, ikiye bölünen Ermenistan’ı simgeliyor; Batı ve Doğu Ermenistan. Tabii Batı daha büyük...

 Biraz yürüdü, taş duvara işlenmiş kocaman haritayı işaret etti. "İşte tarihteki Büyük Ermenistan" dedi. "Batı Ermenistan" olarak gösterdiği bölüm, Doğu Anadolu’nun tamamını kaplıyor, hatta Sivas ve doğduğum kent olan Gaziantep’i bile içine alıyordu. Diyarbakır’ı gösterdim, sordum:

- Burası da mı Ermenilerin bölgesiydi?

- Tabii...

- İyi ama Kürtler de oraların kendi bölgeleri olduğunu söylüyor?

- Kürtler sonradan geldiler. Önce bizim atalarımız Urartular vardı orada.

 Beynimin içinde yeni sorular uçuşmaya başladı. Kürtler, Ermeniler, Türkler, tarihte o topraklarda iç içe yaşamışlar, sonradan düşman olmuşlardı. Ne yazık ki, bugün dostluk değil sonradan edinilen düşmanlıklar hatırlanıyor.

İSKELETLERİN ÖNÜNDEKİ KIZLAR

Markoryan ile bunları konuşmak doğru olur muydu? Yüzüne bir kez daha baktım. Gergindi, bir Türk gazeteciye müzeyi gezdirmek bile ona zor geliyor olsa gerekti. Tartışmaya gerek olmadığını düşündüm, yan yana yürüdük sessizce.

 1915 yılında yani Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde Ermenilerin yaşadıklarıyla ilgili fotoğraf, belge ve kitapların bulunduğu bölüme götürdü beni.

Fotoğraflar, yürek burkan türdendi. Bir deri bir kemik kalmış kadınlar, neredeyse erimiş çocuklar, idam sehpalarında sallanan insanlar, iskelet görüntüleri, bir duvara sıralanmış kesik kafalar.

En çok etkilendiğim, diğer fotoğrafların yanında daha masumdu belki. O fotoğraf, kurukafa ve insan kemiklerinden oluşan bir yığının etrafında toplanmış insanları gösteriyordu.

 İskelet yığınının önüne uzanmış 10-12 yaşlarında iki küçük kızı gösterdim. "Nasıl olur iskeletlerin önünde böyle poz verirler?" Yaşam ve ölümün, aynı karede böylesine arsızca buluşmasını Markoryan’a garip bulmuyordu:

- Yıllar sonra yakınlarının cesetlerini arayan Ermeniler, Suriye çöllerinde sadece kemikleri bulabilmişler. Geriye kanıt kalsın diye bu fotoğrafı çektirmişler...

Aslında bu fotoğraf, Ermenilerin ne kadar farklı bir psikoloji içinde olduklarını dışa vuruyordu. O iskeletlerin önünde uzanıp fotoğraf çektiren küçük kızlar büyüdüklerinde tarihte kalan olaylara nesnel biçimde bakabilirler mi? Ya da çocuklarıyla birlikte kinleri de büyümez mi?

Markoryan da nefret öyküleri dinleyerek büyüyen kuşaktandı anlaşılan. Onunla iletişim kurmayı denedim. "Peki bu fotoğraflarla birlikte yaşamak nasıl bir duygu?" Böyle bir soru beklemiyordu. Bir an duraksadı, sonra "Severek yapılacak bir iş değil" dedi.

- Özellikle yurtdışından gelen Ermeniler, dedelerinin de öldürüldüğünü anlatıp, bana sarılıp ağlıyorlar. Ben de ağlıyorum. Rüyalarımda bile bu olayları yaşıyorum. Sadece ben değil ki. Çocuklarımızın oyunlarında Türkler hep düşman oluyor.

Benim çocukluk oyunlarımda düşman, Ermeniler değildi. Ermeniler, benim için Gaziantep’teki kimi taş binaların artık başka diyarlarda yaşayan eski sahipleriydi. Kaçışlarının acılı öyküleri anlatılırdı çevremde. Ancak Ermenilerin katledilmesine ilişkin her öykünün sonuna bir de Ermenilerin Türkleri katletmelerini konu edinen başka bir öykü eklenirdi.

Parçalanan bedenlerle ilgili kanlı öykülerin ana teması, Ermenilere karşı nefret değil, bütün cinayetlerin sevimsizliğiydi...

DAVET BEKLEYEN TARİHÇİ

Çocukluğumun kısa filmini izlerken, Markoryan’ın sessiz rehberliği beni müzenin çıkış kapısına yaklaştırmıştı. Ne kadar farklı çocukluklar yaşamıştık onunla. Düşündüklerimi bilmesini istedim. 

- Tarihin o döneminde binlerce Ermeni öldürülmüş. Ermeniler de binlerce Türkü öldürmüş. Önemli olan kimin daha çok öldürdüğü değil, cinayetlerin işlenmiş olması. Cinayetler kim işlerse işlesin kötüdür, üzücüdür.

Donuk, kendinden emin bakışlarla dinledi. Sözlerimi bitirdiğim an, belki beni gördüğü andan itibaren sakladığı sözcükleri dudaklarından saldı:

- Artık siz de atalarınızın yaptığı soykırımı kabul edin. Özür dileyin.

Markoryan’ın Türkçesi mükemmeldi ama yine de aynı dilden konuşamıyorduk. Yine ona varamamıştım.

- İyi ama siz benim atalarımı katillikle suçluyorsunuz. Üstelik onların yaptıklarından beni sorumlu tutuyorsunuz. Unutmayın, cinayetleri işleyenler Osmanlılar, ben Cumhuriyetin çocuğuyum.

- Sizin geçmişinizden kaçmamanız gerekli. Atalarınızın yaptığı soykırımı kabul edip, bizden özür dilemelisiniz.

Farklı cephelerden bakıyorduk. Konuşmayı daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Teşekkür ettim, Markoryan yine uzak bir tavırla elini uzattı. Eli de buz gibiydi. Tokalaşıp ayrıldık.

Müzenin müdürü olan ünlü Ermeni tarihçi Prof. Laurenti Barsegian’ın odasına girdiğimde hâlâ Markoryan’ın etkisindeydim. Barsegian, dostça karşıladı.

- Cumhurbaşkanımıza, Sayın Sezer’e gönderilmek üzere bir mektup yazdım. Bu meseleyi gerçekten tarihçilere bırakmak istiyorsanız biz hazırız. Çağırın bizi, gelip Türk tarihçilerle aynı masaya oturalım.

"Soykırım" tezinin yılmaz bir savunucusuydu. Ama yine de iki ülkenin tarihçilerinin sorunu çözeceğine inanıyordu. Cinayetlere ne kadar nesnel yaklaştığını merak ettim, sordum:

- O dönemde Ermeniler de Türkleri öldürmediler mi?

Ellerini havaya kaldırdı Barsegian. "Bizim günahımız yok o işte" deyip, ekledi:

- Onları Ermeniler değil Kürtler öldürdü.

Tarihten kalan kanlı mirasın sorumluluğunu reddetmek zorunda hissediyordu kendini. Ne garip, o an orada bir Türk tarihçi olsaydı, belki o da Türklerin Ermenileri öldürdüğünü kabul etmeyecekti! 

Halbuki kimin kimi, niçin ve nasıl öldürdüğünden daha önemli değil mi, cinayetin bizatihi kendisi?

Faruk Bildirici / Tempo / 1-7 Şubat 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).