AH O KOCA MEMELİ KADIN!
KIRLANGIÇ YUVASI / 26

AH O KOCA MEMELİ KADIN!

Libyalı bakan, "Bu akşam beni bir pavyona götürün artık" dedikten sonra ardına bakmadı. Yürüdü, odasına çıkmak üzere asansöre bindi. İsteğinin yerine getirileceğinden emindi ne de olsa.

Orada bıraktığı iki işadamının yüzü kıpkırmızıydı. Büyük bir inşaat firmasında üst düzey yöneticiydiler. Yıllar var ki, bir pavyonun kapısından geçmemişlerdi.
"Götürecek miyiz bu adamı pavyona?" diye sordu Erol. "Adamı kızdırıp ihaleyi başkalarına mı kaptıralım" yanıtını verdi Ömer. "Götüreceğiz tabii. Günlerdir Ankara, İstanbul demeden inşaatlarımızı dolaştırdık. Biraz da eğlenmek istemesi normal."

Pavyona gitme fikrinin her ikisine de cazip gelmediği ortadaydı. Yaşadıkları kent olan Ankara’da pavyonların yolunu bilmeyen bu ikili, Libyalı bakan ve iki yardımcısını, Adana pavyonlarına nasıl götürecekti?

Keşke çözmeleri gereken problem, 30 katlı bir binanın statik hesapları olsaydı! Rakamlar, ’pavyon’ sözcüğünden daha sıcak, daha sevimliydi onlar için...
İlk harekete geçen Ömer oldu. Etrafına bakındı; resepsiyondaki genci gözüne kestirdi. Ona sorabilirdi bir pavyon adresini. Resepsiyonun önünün boş olmasını fırsat bilip, hızla yaklaştı. Yüzüne abartılı bir gülücük yapıştırmıştı. Alçak sesle sordu:

- Bu akşam misafirlerimizi bir pavyona götürmek istiyoruz. Nereye gidebiliriz?
- İyi bir yer biliyorum abi. Sizi köhne bir yere göndereceğim.

O telefona sarılırken, Ömer düşünüyordu. "Köhne de ne demek? Bizi nasıl bir yere gönderiyor acaba?" Üşüşen soruları hızla kovaladı kafasından. Ok yaydan çıkmıştı bir kere gidip görmekten başka yapacak bir şey yoktu...

Gece yarısına doğru gittiler pavyona. Bir apartmanın bodrum katındaydı ’köhne pavyon’. Loş ışığa alışmaları zaman aldı. Masalar, dikdörtgen biçimindeki uzun sahnenin etrafına dizilmişti, çoğu boştu.

Sahnede bir dansöz göbek atıyordu. Vücut salınımlarının müzikle ilgisi olduğu söylenemezdi. Danstan çok ritmik bir yürüyüşü andırıyordu hareketleri. Sahnenin bir o ucuna, bir bu ucuna gidip geliyordu. Bu arada da parmaklarına taktığı zilleri sadece kendisinin bildiği bir melodiye eşlik etmek istercesine şıkırdatıyor, arada bir göbeğini titretiyor, kalçalarını sallıyordu.

Öne doğru hafif eğilerek memelerini salladığı anlarda, sahnenin etrafında, parlayan gözlerden bir hale oluşuyordu neredeyse. Masalardaki erkeklerin gözleri, dansözün memeleriyle kalçaları arasında gidip geliyordu.

Dansözün vücudunu gözleriyle okşayan her bıyıklı erkeğin yanında bir kadın oturuyordu. Bir elleriyle yanlarında oturan kadınları mıncıklıyorlar, boşta kalan elleriyle de rakı kadehini yudumluyorlardı.

Ömer ve Erol, çevreyi gözetlemekten Libyalı konuklarıyla ilgilenememişler, her erkeğin yanında bir sandalyenin boş tutulduğunu bile fark etmemişlerdi.
İçki siparişlerini vermeye kalmadan boş sandalyeler doldu. Beş konsomatris kadın 40 yıllık dost havalarında gelip oturdular. Libyalı konuklar da aynı samimi havadaydı. Ellerini kullanmaya başlamaları için birkaç dakika yetti de arttı bile.

Libyalı bakan, aralarındaki kadının üzerinden eğildi, Ömer’e sordu, "How do you say ’Your lips are very beautiful’ in Türkish?" Ömer, sahnedeki müziğin sesini bastırmak için bağırmak zorunda kaldı; "Dudakların çok güzel."

Çok geçmedi, bu kez bakanın dudaklarını beğendiği koca memeli kadın döndü. "İngilizce seni seviyorum nasıl söylenir?" İçinden bu gecenin bir an önce bitmesi için dualar eden Ömer, çıldırmanın eşiğindeydi. İçinden yükselen öfkeyi güçlükle bastırarak bağırdı. "I love you." Kadın kıkırdadı. "Ay biliyordum ben bunu." Libyalıya döndü, "I love you."

Erol da aynı durumdaydı. Aralarında oturan kadına aldırmadan ikili sohbete başladılar. Ömer, "Kaderde ihale almak için pavyonlarda dolaşmak da varmış" dedi. Erol, "Biz de öğreneceğiz bu işleri" deyip, Bağdat’ta gördüklerini anlattı:

"El Reşit oteline gitmiştim. Odaya çıktım, valizimi koydum. Perdeyi açıp etrafa baktım. Bir de ne göreyim? Otelin havuzunun kenarında üstsüz dört güzel güneşleniyor. İnanamadım.

Bağdat caddelerinde çarşafsız, türbansız dolaşan kadınlar vardı ama dekolteye rastlamak mümkün değildi. ’Herhalde çölde serap görüyorum’ dedim. Lobide arkadaşlarla buluşunca onlara da sordum. ’Benim gördüğümü siz de gördünüz mü?’ Arkadaşlardan biri durumu açıkladı. ’Onlar eskort kızlar. Ukraynalı işadamları gelirken onları da beraber getiriyorlar. İş almaları kolay oluyor."

Ömer, gergin bir şekilde başını salladı. "Bizim onlardan kalır yanımız var mı? Bak biz de Libyalıları kadınlarla eğlendiriyoruz üzerimize vazifeymiş gibi."
Gözleri garsonun getirdiği şişelere takıldı. Onlara sormadan her 10-15 dakikada bir getirip getirip bırakıyorlardı bu şişeleri. Kaymış etiketlerinden ne oldukları da anlaşılmıyordu.

Masada sürekli bir hareket vardı. Libyalı bakanın artık çeviriye ihtiyacı kalmamıştı. Elleriyle anlatıyordu meramını. Haşır neşir olduğu kadının da şikâyeti yoktu bu durumdan. O da masadaki öbür kadınlar gibi sürekli içki ısmarlıyordu. Garsonlar, içkilerle birlikte, renkli sıvılar konmuş bardaklarla süslü, alevler saçan kat kat meyve tabakları da taşıyorlardı masaya.

Ömer, masada olup bitenlerle ilgilenmeyi bırakıp, Erol’a döndü yine. "Bir Moskova yolculuğu sırasında uçakta başıma gelenleri anlatayım ben de." Bu olayı her hatırladığında gülümsüyordu; o yolculukta yaşadıklarına dönmek şimdi de rahatlamasını sağlayabilirdi. Anlattı.

"Yanımda genç birisi oturuyordu. Adı İbrahimmiş. Ankara Siteler’de mobilyacıymış, Rusya’dan kereste almak için gidiyormuş. Girişimci bir delikanlı yani.
Daha o zamanlar Moskova’ya direk uçak seferleri başlamamıştı. Finlandiya üzerinden gidiyorduk. Neyse, bir süre sonra uçak türbülansa girdi, sallanmaya başladı. Uçak sallandıkça İbrahim’in beti benzi attı. O biraz önceki kendine güvenen delikanlı yok olmuştu.

- Abi ben evime daha yeni bir kat çıkmıştım...
- Eee ne olacak İbrahim?
- Ama abi, daha dışını sıvamamıştım.

Uçağın sarsıntıları arttıkça İbrahim, koltuğunda büzülüyordu.

- Abi yahu! Dükkânda satılmayan bir yatak odası takımını eve getirmiştim.
- İyi etmişsin İbrahim.
- Ama abi, ben ölürsem karım evlenir. O adam benim güzel karımı o yepyeni yatakta..."

Erol, bir kahkaha attı. "Amma saçmalamış yahu." Ömer de güldü. "Neyse, tam o sırada uçağın sarsıntıları sona erdi ve İbrahim daha fazla saçmalamaktan kurtuldu. Ama utanmış olacak ki, bir daha konuşmadı benimle."

Gülüşmelerini, karşı masadan gelen küfürler bozdu. Kavga çıkmıştı. Yumruklar, şişeler havada uçuşuyordu. Ömer ve Erol, masanın altına girmeyi düşündüler bir an. O sırada Libyalı bakanı gördüler. Başını kadının, Fellini’nin ’Amarcord’ filminde oynayan kadınınki kadar kocaman memelerinin arasına gömmüştü. Saklanacak daha güvenli bir yer bulması imkânsızdı!

Neyse ki, polisler düdüklerini çala çala gelip, kavgacıları toparlayıp götürdüler. Ömer ve Erol da artık gitme vaktinin geldiğine kanaat getirip hesabı istediler.
Ani bir işaret gelmiş olacak ki, kadınlar aynı anda kalktılar. Bakan, koca memeli kadına acıklı bir ifadeyle baktı. Gecenin devamını da onunla geçirmek istediği belliydi. Ömer, anlamazlıktan geldi.

Az sonra gelen hesap ikisinin de dudaklarını uçuklattı. İkisi de cüzdanlarını çıkardı, ceplerini boşalttı. Hesabı denkleştirene kadar soğuk terler döktüler.
"Ohhh" dedikleri anda şef garsonun sesini duydular. "Abi bizim çocuklar bahşiş bekliyor." Çocuklar da çocuktu hani. Yüzleri kesik izleriyle dolu, sarkık bıyıklı çam yarması tiplerdi. Gece boyunca masanın arkasında dikilmekten başka bir iş yapmamışlardı.

Laf anlar mıydı bunlar? Paralarının kalmadığını söyleseler kaç yazardı? Ömer ve Erol, hızla bunları düşünürken bereket bir masada daha kavga çıktı da kurtuldular. O kargaşada, konuklarını da alıp ayrıldılar pavyondan.

Onlar çok sıkılmıştı ama Libyalı bakan memnun kalmıştı geceden. Memnuniyetini de konut ihaleleri sırasında fazlasıyla kanıtladı...

Faruk Bildirici / Tempo / 31 Mayıs-6 Haziran 2001


Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).