1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 BARIŞ GAZETECİLİĞİ SEMİNERİ
 18 Nisan 2013, Perşembe
 

  Türkçede güzel bir söz var. “Başına saksı mı düştü?”  derler.  Son günlerde medyanın barış süreciyle ilgili cansiperane tavrını gördükçe bu söz aklıma geliyor.  Medyasının başına saksı mı düştü, yoksa iktidar saksısı düşmesinden mi korkuluyor?

     Bakıyorum da herkes meğer ne kadar barış yanlısıymış! Elbette barış çabalarını desteklemeleri olumlu. Ama eleştirel gazetecilik yaklaşımıyla hareket edilmemesinin ve barış gazeteciliğinin içselleştirilmemiş olması da endişe verici.  Çünkü sırf iktidarın izlediği çizgi nedeniyle birdenbire barış gazetecisi kesilenler, aynı hızla farklı yönlere de kayabilirler.

      İşte bu nedenle barışa katkı sağlamak için acil görevimizin barış gazeteciliğinin içselleştirilmesi. Bu seminer de bu yolda atılan ciddi bir adım. Ne kadar çok konuşur, ne kadar çok eleştiri özeleştiri yaparsak barış gazeteciliği yolunda o kadar mesafe alabiliriz.

    Barış gazeteciliğini içselleştirmek sadece ülkeyi yönetenleri, politikacıları, güvenlik güçlerini değil, kendimizi de sorgulamaktan geçiyor.  Maalesef bu ülkede geçmişte yapılan gazeteciliğin barış değil çatışmacı gazetecilikti. Bu gerçekle yüzleşmeliyiz. Ancak o zaman barış gazeteciliğinin bundan sonra nasıl yapılması gerektiğini anlayabiliriz. Çünkü geçmişimiz geleceğimizi aydınlatıyor! Geçmişte yaptıklarımız,  bugün yapmamamız gerekenler...

   Barış gazeteciliğinin kurallarından biri “Sadece bir tarafın acı ve korkularına odaklanmamak. Tüm tarafların acı ve korkularının eşit derecede haber değeri olduğunu kabul etmek. “ Türkiye’de öyle mi oldu? Hayır. ABD’deki gazeteciler, Boston’da patlayan bombanın haber değeriyle örneğin Irak’ta, Afganistan’da patlayan bombaların haberini nasıl görüyorsa bizim de Türkiye’nin doğusuyla batısındaki acıya, üzüntüye yaklaşımımız o kadar farklıydı.

    Batıya gelen şehit haberlerini provokatif biçimde sunarken, dağlardaki gençlerin ölümlerini görmezden geliyorduk. Oysa PKK’nın silahlı eylemlere başlamasıyla birlikte ölen 30-35 insanın. Büyük çoğunluğu Kürt gençleriydi. Batıda şehit mezarlıkları vardı ama Güneydoğu’da da vardı böyle mezarlıklar.  Onlar da kendi gençlerini “şehit” kabul ediyorlardı. Biz gazeteciler ne yapıyorduk? Görmezden geliyorduk bu gerçeği. O insanlarla empati kuramıyorduk. Bugün eğer Türkler ve Kürtler arasında ruhsal bir ayrışma varsa, bunun temel nedenlerinden biri işte bu tavrımız. Biz o insanları anlamadık, anlamaya da çalışmadık.

  Faili meçhulleri duymadık, yakılan köyleri görmedik. Bakın şimdi faili meçhul cinayetlerle ilgili haberle okuyoruz, kimi tanıklar çıkıyor; “Komutan götürün işini bitirin dedi. Şehir dışına götürdük, döndük işimize devam ettik” gibi haberler çıkıyor. İnsan inanamıyor, faili meçhul cinayetlerin bu kadar rahat, bu kadar pervasız işlenebilmiş olmasına?

  İktidar partileri askerler, polisler için “bir avuç terörist” vardı orada. Onları yok etmek için her şey mübahtı!  En vahimi de devletin güvenlik güçlerinin yaptığı hukuksuz, adaletsiz şiddetini sadece görmemekle kalmıyor, onaylıyor, destek de oluyorduk. Halbuki gazeteciye düşen PKK’nın terör eylemlerine, masum insanları öldürmesine de karşı çıkmaktı; güvenlik güçlerinin insanlık dışı eylemlerine de… Barış gazeteciliği bunu gerektiriyordu ama maalesef Türk medyasının ağırlığı o zamanlar çatışmacı medyaydı.

     Aslına bakarsanız Türk medyasının böyle davranması, orada oluğ bitenleri sadece resmi açıklamalara, politikacıların söylemlerine dayanarak aktarması doğaldı. Kendi yapısal sorunlarından, sahiplik yapısından da kaynaklanan nedenlerle eleştirel gazetecilik çizgisinden uzaktı. Dahası Türkiye’de medyanın, iktidarla ilişkileri sadece bugün değil Cumhuriyetin kurulduğu günden beri problemliydi. Medya o günlerden beri, bağımsız, eleştirel, sorgulayan bir gazetecilik çizgisi izleyememiş; iktidarla hep içli dışlı olmuştu.

   O nedenle CHP, “Partili gazetecilerin uymaları gereken nizamname” yayınlayabilmiş. O nedenle (bugünlerde özgürlükçü, demokrat diyerek övgüler yağdırılan) Turgut Özal, SS kararnamesini çıkarmadan önce topladığı gazeteci büyüklere “Tribünde izler gibi izlemeyin, terörle mücadeleye destek olun” dediğinde kimse itiraz etmedi. Aynı şekilde Tayyip Erdoğan iki yıl önce gazete yönetici ve sahiplerini toplayıp “teröre karşı daha duyarlı davranmaları ve mili duruş sergilemelerini” istediğinde karşı çıkılamadı. O günlerde Tayyip Erdoğan’ın yanında teröre karşı milli duruş sergileyenler, bugün yine Tayyip Erdoğan’ın yanındalar ama bu kez “barış gazeteciliği” yapıyorlar.  Buradaki garipliğe dikkat çekiyorum ama yine de alkışlıyorum.

   Maalesef Türkiye’de ana akım medyanın salt siyasi iktidarla değil, toplumdaki paradigmalarla ilişkisi de problemli oldu. Toplumdaki hakim ideolojiye, değerlere, anlayışlara, alışkanlıklara hiç karşı çıkamadı ki. Hep onların uzantısı oldu, hep o anlayışların toplumdaki inşa edicisi, propagandacısı oldu. Örneğin kimse onlara askeri bu denli göklere çıkarın demese de medyanın askerle ilişkisi hep biat çizgisinde ilerliyordu.  Örneğin bugün “Türk vatandaşı” kavramının anayasadan çıkarılması tartışılıyor. Bu tanımın anayasadan çıkarılmasını bu kadar zor hale getirenlerden biri de medya. Türklük kavramı dağa taşa yazılırken, gazeteciler de yerli yersiz bu kavramı kullanıyordu.  Kimse onlara Türkiye’nin diplomatları yerine “Türk diplomat” ya da “Türkiye ordusu” yerine “Türk ordusu” yaz demiyordu.

     Gazetecinin sorgulamakla kalmayıp, aynı zamanda öncülük rolü üstlenmesi lazım.  Ama hakim ideolojinin aygıtı olunca bu mümkün olamıyor maalesef. Örneğin PKK ve Kürt sorununun 30 yıldır güvenlikçi yöntemlerle çözülmesine çalışılması eleştiriliyor. Askerler, politikacılar, güvenlikçi politikaların politikaların sarmalına takılıp kaldığında gazeteciler barışçıl çözüm yollarını daha güçlü biçim de savunabilmeli, gündeme getirebilmeliydi. Ama olmadı.

   İtiraf edelim, Türkiye’nin bugünlere gelmesinde Halk Şahin’den ödünç aldığım deyimle söyleyeyim gazetecilik açığının rolü büyük.  Elbette gazetecilik açığı salt Kürt sorununa özgü değil, Sarai Sierra cinayeti de gösterdi bu açığı; Bakan Bayraktar’dan ilaç isteyen genç kızın dramı da. Böyle olaylar olmasa ne o surlardaki güvenlik sorununu fark edebiliyordu medya ne de kanserli hastaların ilaç bulamadığını.

   Hayat boşluk kaldırmaz. Türk medyasının gazetecilik açığı da Kürt medyası doldurdu. Press filmini izlemenizi öneririm. 1990’larda Türk medyası Güneydoğu’daki faili meçhulleri, devlet terörünü görmezden gelirken orada Kürt gazeteciler hayatları pahasına yazıyorlardı bunları.  

   Üstelik şimdi 1990’lardan daha gelişkin bir Kürt medyası var. Gazetesi, ajansı, dergisi, internet sitesi ve televizyonlarıyla çok daha gelişkin ve etkili bir Kürt medyası var. Düşünün ki, Türkiye’de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ameliyat için hastaneye yattığını bile önce ANF (Fırat Haber Ajansı) verebiliyor.   

   Gerçi Kürt medyası da ağırlıklı olarak PKK çizgisinde ve bağımsız gazetecilik sözkonusu değil ama yine de kabul etmek gerekir; bugün artık Kürtler, Türk medyasına inanmıyor, bölgeleriyle, kendileriyle ilgili gelişmeleri oradan takip ediyor. Tabii Türkler de Kürt medyasına hiçbir şekilde inanmıyor, zaten takip de etmiyor. Türkler ve Kürtler arasındaki duygusal kopuş, medyada da yaşanıyor. Türk ve Kürt medyası iki farklı ülkenin medyasından bile daha uzak birbirine. Barış gazeteciliği için bu kopuşun da onarılması gerek. Bunun yolu da Türk medyasının “Türkiye medyası” olmasından geçiyor. İki tarafın da acılarına, korkularına eşit ölçüde odaklanan bir “Türkiye medyası”,  Türkler ve Kürtler arasındaki duygusal hasarları onarabilir; yeni ve barış içinde bir Türkiye yaratılmasına katkıda bulunabilir.

  İliştirilmiş, sorgulamayan, eleştirel yaklaşmayan gazeteciler yapamaz böyle bir katkıyı. İktidarla, tüm güç odaklarıyla ve de hakim ideolojilerle bağlarını koparmış, bağımsız, salt gazetecilik güdüleriyle hareket eden bir gazeteciliğe ihtiyaç var. Barış gazeteciliğini ancak o zaman yükseltebiliriz.

 

Faruk Bildirici (18 Nisan 2013/ Uluslararası Basın Enstitüsü’nün düzenlediği “Barış süreçleri ve Medya” semineri/ Boğaziçi Üniversitesi)

 


 
OKURLARIN İLK TEMAS NOKTASI
BİLGİ EDİNME VE VERİ GAZETECİLİĞİ
MEDYA VE CEBERRUT DEVLET
KRAVATLI GAZETECİLİK
ÖZEL HAYAT KATİLLERİ
BİANET İLE SÖYLEŞİ
TEKNOLOJİK DÖNÜŞÜME TANIKLIK
BARIŞ GAZETECİLİĞİ SEMİNERİ
SOSYAL SORUMLULUKTA MEDYA
MEDYA GÜNLÜĞÜ SÖYLEŞİ
ERKEN ÖLÜMLER MESLEĞİ: GAZETECİLİK
KURTHAN FİŞEK
KUTUP YILDIZINA İHTİYAÇ
YENİDÜZEN GAZETESİ
TUTUKLU GAZETE
MUSTAFA BALBAY'IN HAPİSTE BİN GÜNÜ
BEŞİR ATALAY İLE SÖYLEŞİ
MEDYA VE ETİK SÖYLEŞİSİ
BASIN HAYATI DERGİSİ SÖYLEŞİ
KILIÇDAROĞLU KEMAL BEYİ ANLATIYOR
CÖMERT AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
KAR VADİSİ DOSYASI
KURAN KURSLARI ARAŞTIRMASI
CAHİT ARAL VE ÇERNOBİL OLAYI
METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK
TRABZON DOSYASI
ORHAN DOĞAN İLE SÖYLEŞİ
ARJANTİN FELSEFE GRUBU
ERMENİ TİYATROCULARA ALKIŞ
ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK SEMİNERİ


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr