1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 YAŞAR SEYMAN
 18 Mart 2012, Pazar
 

KADINLARIN GİTMESİ GEREKEN YURT DIŞI KADIN KONGRELERİNE ERKEK SENDİKACILAR GİDİYOR

 Yaşar Seyman, bir mücadele kadını. İki kimliği var; sendikacı ve yazar.  23 yıldır sendika başkanlığı yapmasına rağmen kadın hakları mücadelesi onun hep birincil işi. Yazar kimliği de kadın hakları mücadelesini bütünlüyor, ağırlıklı olarak kadınları, kendi deyimiyle “Asmin”leri yazıyor kitaplarında, yazılarında. Uçurum kenarında açan çiçekleri…

 ALTINDAĞ: MUHTARIN KIZIYIM BEN

Erzincan benim için çok flu bir kara tren ve çok büyük bir su. Altı yaşındaydım o trenden indiğimde. Altındağ’da yaşam sokakta akar, insanlar  imece usulü yaşardı. İnsanlar birbirlerine karşı sevgi doludur. Mesela gecekonduların yıkımları beni çok üzerdi. Zabıta gider gitmez herkes koşar, o yıkıntıları yine birlikte onarırlardı. Babam muhtardı. Aralıksız 21 yıl yaptı, muhtarlık bir mesleğe dönüştü onun için. Muhtarın kızıyım ben. Babam iyi bir Halk Partiliydi.  İşte evimize Bülent Ecevit, Mustafa Üstündağ gelirdi. 45 bin nüfuslu koca mahallede babam beni ortaokula göndererek örnek oldu. Mahallede ortaokula giden ilk kız çocuğu bendim. Benden sonra kızları kız enstitüsüne verdiler, ben Yıldırım Beyazıt Lisesine gittim. Küçüklükte kahramanım annemdi. Hayata bağlılığı, sevgi dolu oluşu beni etkilerdi. Annemde hep gizli bir hüzün vardı, hiç okula gitmemişti ve özlemlerini bende gidermeye çalışırdı. Kerime Nadir’in romanını bile okusam, annem ders kitabı okuyorum sanırdı. Babam okumayı askerde öğrenmiş. Okumaya müthiş tutkuluydu. Okuma yazma kurslarını mahalleye babam getirdi. Kaymakam, ne istiyorsun muhtar dediğinde, okuma yazma istiyorum, kadınlar okusunlar, hiç değilse gazete okusunlar. Benim gazete okumam toplumsal bir eylem gibiydi. Bütün komşular birikir, ben bilmediğim bir sürü sözcüğü okurdum, düşün.

 DEVRİMCİ ABİLER: DENİZ GEZMİŞ FOTOĞRAFINDAN CEZA ALDIM

Devrimci abiler, 68 kuşağıydı örneğimiz. Hüseyin Cevahir’in Altındağ’da akrabaları vardı, onlara geliyordu ziyarete. Lisedeyken onun bana armağan ettiği “Nazım’ın Çilesi”ni okumuş, o şansa erişmiş biriyim. Erol Toy’un İmparator’unu da getirmişti. Sonra Victor Hugo, Dostoyevski okumaya başladım. Dünya klasiklerini öyle tanıdım, çok severek okudum. Dünya görüşüm de o dönemde oluştu. Mahalleye genç sendika liderleri gelirlerdi. Zaten siyasi bir aileydi; o siyasi atmosferde biçimlendim yani. Lise yıllarında duvarlara yazılar yazıyorduk. Deniz Gezmiş idam edildiğinde fotoğrafını kesip sakladığım için 3 gün liseden uzaklaştırılmıştım. Defterimin arasında kalmış. Öğretmen gördü. Babama da söylemedim, akrabalarda falan kalmaya çalıştım. Sanki kötü bir şey yapmışım gibi. Zaten üzgünüm, ağlamışım, perişanım. Hüseyin Cevahir de ansızın İstanbul’a gitmişti, sonra ölüm haberini duydum. Çok üzülmüştüm tabii.  Onu öğretmenim görüyordum, çok etkilenmiştim.

 İLK KONGRE: TÜRK-İŞ’TE TEK KADIN DELEGEYDİM

Ben lisedeyken çok parlak bir öğrenciydim. Mesela Türkiye birincisi oldum kompozisyonda. Ankara Valisi bana küçücük bir radyoyla, bir kalem armağan etmişti. Lisedeyken birlikte folklor oynadığım arkadaşlar, sonra Devlet Halk Dansları’nın hocası oldular. Ben de İstanbul’da üniversite kazandım. Olaylı yıllardı. Babam, “Yaşar orada rahat durmaz” diyerek bana başka bir yol haritası çizdi. Lise bitince 76’da beni İş Bankası’nda işe soktu. Yüksekokulu da bankada çalışırken okudum. Bankada işçiler geldi, “Sendika temsilcimiz olur musun?” dediler. Peki dedim, rakibim de bayağı güçlüydü.  Ben kazandım ve öyle başladı sendikal yaşamım. Ama 12 Eylül darbesi oldu. O dönem bitince 83’te sendikamız BASİSEN kuruldu, ben de Ankara İç Anadolu Bölgesine sekreter olarak atandım. Şimdi BASİSEN Bölge Başkanıyım. TÜRK-İŞ’in tek kadın delegesiydim ilk kongrede. 421 kişiden tek kadın. O kadar enteresan ki mahcup oldum, sanki bir kusur işlemiştim. Türk-İş’te kadın çok az hala. Bakın devrimci DİSK’te de kadın yok. Dünya sendika hareketi kadın liderlere emanet, Türkiye’de erkeklere. Hatta kadının gitmesi gereken yurt dışı kongrelere erkek sendikacılar gidiyor. Bütün kadınların içinde 3-5 erkek oluyorlar yani. Ama bakın, TÜSİAD başkanı dört dönemdir kadın. Arzuhan Yalçındağ ve Ümit Boyner! Sendikacı olarak ikisini de takdir ediyorum, sınıflarının son derece şık, zarif sözcüleri.  Düşünün, sendikal dünya henüz bunun farkında değil.

 MADIMAK: DAVA ZAMANAŞIMINA UĞRADI YA ACILAR?

Ekşi Sözlükte birisi yazmış, “Solcu, sendikacı, kadın, Kürt, Alevi, Dersimli! Bu ülkede olunmaması gereken her şeyi olmuş.” Devrimcilik yıllarımızda Alevilik, inançsal kimlikler umurumuzda değildi. Bunlar sonra gün yüzüne çıkmaya başladı Alevilik, işte Kürtlük. Bunu bir şans sayıyorum ben. Bir baskı görmedik Kürtlüğümüz ve Aleviliğimizden dolayı. Baskı gören bir insanla benim duygularım aynı olmuyor; ona göre zaten asimile olmuşum. Kürtçe de biliyorum ama. Çocukluğumdan anımsıyorum, bir gün okuldan gelince annem saçlarımı taradı, bayram gibi en güzel giysilerimi giydirip cem törenine götürdü. Cem, benim için semah dönen adamlar ve et yemekleriydi. Alevilik de nedir, biz devrim yapacağız ya, dedeler de nedir falan derken sonra deyişlerden çok etkilendim. Hatta dedelere çok haksızlık ettiğimizi şimdi daha iyi anlıyorum bu yıllarda. Dersim kökenli bir aileyiz. Babamdan hep Dersim öyküleri dinledim. Dersim ile ilgili olarak CHP’nin daha yüreklice çıkış yapmasını istiyorum. Elbette Başbakanın Dersim olaylarını açıklaması, kurumsal kimlik olarak baktığımızda çok yüreklice, kabul etmek lazım. Sonrası da gelmeli. Geçmişteki olayları tartışmalı ve o yaraları sarmalıyız. Üstünü örtükçe birileri onu açmaya çalışacaktır. Muhasebe çıkarmak gerekir buradan. Biz, Ali ile Osman'ın kardeşliğini isteyen Aleviler, hiç Sivas demedik hep "Madımak Yangını" dedik. Koca bir şehri suçlamak istemedik. Madımak Müzesi istedik. Dava zamanaşımana uğradı; ya acılar! En acısı da Başbakan'ın  “Hayırlı olsun!” sözleriydi. Bu Alevileri ve vicdan sahibi herkesi derinden yaraladı...

 SENDİKA: BASİSEN’DE 23 YILDIR BAŞKANIM

Sendika Başkanlığım 89 olduğuna göre 23 yıl. Bu dönem sonunda 27 yıl olacak.  Rekor şu; İlk seçim hariç hep rakipsiz seçildim, yani karşımda bir rakip hiç olmadı. Sendikacılık benim için artık bir yaşam biçimi, yani adanmış bir yaşam. Sendikacılık yaşamıma pencereler açtı. Çalışma dünyasındaki kadınların sözcüsü oldum. Bu beni kadın haklarıyla ve dünya kadın hareketiyle buluşturdu. Yani kadın hakları savunuculuğunu bana sendikal yaşam sundu. Hatta yüzde 90 erkeklerin oyuyla seçildiğim için bir genel kurulda “Arkadaşlar, beni bağışlayın, sizin sorunlarınızdan çok kadın hakları konuşuyorum. Siz kadın dünyasına bu anlamda bir armağanda bulundunuz,  beni seçerek” dedim. Yazma eylemim de sendikal dünyanın bana açtığı bir penceredir. Ben de sevgi ve sabırla yürüyerek, bütün sıkıntılara karşın dikenli tellerin arasında kır çiçekleri gibi açarak emek dünyasında kadının da kalıcı olabileceğini Türkiye’ye gösterdim. Yeni sendika  temsilcisi olan birisi bana geldiği zaman önüne rol model koymak isterim. “İşte sendikanın genel başkanı olmasın” demem, hedefi büyük koyarım,       TÜRK-İŞ başkanı olmalısın” derim. Tabii TÜRK-İŞ başkanı olmak her sendikacının hedefidir, neden olmasın? Hele Türkiye’de bir kadının Türk-İş Başkanı olması ne kadar güzel olur. Ben artık sendikal yaşamdan yazım yaşamına kaymayı düşünüyorum. Hemen değil, seçimi yeni kazandım, daha önümde üç yıl var. 2007 yılında Atina’da, “Avrupa’nın en başarılı kadın sendikacısı” ödülü aldım. Orada yaşam öyküm barkovizyonda akarken yazar olduğum söylenince salonda aldığım alkışı yaşamım boyu unutamam. Sendikacılığımdan daha önemliydi yazar kimliğim. Oysa ben Türkiye’de onu hep sendikal kimliğimin gölgesinde tutmaya çalıştım. Zaten Türkiye’de sendikal dünya hep görmezden gelinir.  Ben çağdaş bir işveren olsam, fabrikamda sendika olmasını isterim. Örgütlü olduğumuz bankalara bakın, dünyanın ilk 100 sırasında yer alıyorlar ve burada sendika var. Demek ki sendika kötü bir şey değil.

 KADIN: HALA İLKLERİ SAYIYORSAK NE KADAR GERİYİZ

Hala biz ilkleri ve tekleri sayıyorsak, ne kadar geri olduğumuzu en güzel anlatan bu. İlk kadın dekan, ilk kadın vali, ilk kadın bakan, halen bunları söylüyorsak içinde bulunduğumuz tablo çok vahim demektir. Ama Türkiye’de kadın hareketi çok gelişti, bu çok sevindirici. Örgütlü çalışmalarda da daha ön planda olmaları gerekir. Ama demek ki örgütlerde bir noktada kuşatılıyorlar. Siyasette de öyle. Mesela şimdi bu kadına şiddet inanılır gibi değil. Günde nerdeyse beş kadının öldürülmesi çok kötü bir rol model.  Yazıyoruz, çiziyoruz ama cinayetler hız kesmiyor. Bir de şu çok üzücü. Erkeğe soruyorlar, niçin öldürdün? Çok sevdiğim için! Halbuki sevgi yaşatan bir şeydir. Sevgiden öldürmeyi hiç duymadım, o da Türkiye’ye özgü bir tanım olsa gerek. Ne diyor Sabahattin Ali? “Kimlerin koynuna girdin öpmeye kıyamadığım.” Türkiye’nin şairleri sevgiyi, kadını çok güzel işlemişlerdir. Ama bugün kadın sadece aksesuar olarak kullanılıyor, Kadın Bakanlığı’nın adı bile değiştirildi. İstihdam politikalarında kadınlar sessiz yedekler. Ben sevgiyi çok önemsiyorum. Ben 17 yıl evli kaldım. Sonunda ayrıldık, şimdi çok iyi dostuz. Bizim evliliklerimiz, bizim kuşak şöyle evlendi: Aynı slogan, aynı dünya görüşü evlilikleri. Sonra bazıları bitti, bazıları devam ediyor, bazıları idamlarla, ölümlerle yok oldu. Bir oğlum var, adı Fırat. En sevdiğim sözcük Fırat. Bizim Erzincan’a can veren büyük bir nehir. Nehirleri de çok seviyorum, nehirlere de tutkum var, benim nehrim de Fırat.

 KİTAPLARIM: İLK KİTABIM ÖDÜL ALDI OYUN OLDU

Lise yıllarında günlük tutuyordum ama onun edebi günlük olmadığın bilmeden. Fakat 86’da rahmetli Mustafa Ekmekçi önerdi röportaj yapmamı. Ali Yüce’yle, röportajı yaptım, Hürriyet Gösteri Dergisi’ne gönderdim. Dergiyi aldım, en arkalarda kendimi arıyorum; en öndeki röportajmış. O coşkumu hiç unutmamam. Ekmekçi o röportajı okuyunca dedi ki, “Yaşadığın Altındağ’ı yazsana.” Oturdum, yaşadığım yeri yazdım. Benim ustam iki gazetecidir. Türk-İş kongresinde Nail Güreli ile tanıştım.  Bir yayın evi vardı o zaman. İlk kitabım “Hüznün coşkusu Altındağ” ı, Nail Bey bastı.  Çıkmadan önce Milliyet’te dizi oldu kitap dört gün. Sonra Akademi Kitap Evi’nin ödüllerinde birinciliği paylaştım Feridun Andaç’la. Ardından kitaplar devam etti. Sonra bir arkadaş oyunlaştırdı, 93’te oynamaya başladı. O yıl da Kültür Bakanlığı özel ödülünü ve Sanat Kurumu ödülü aldı; en kadın, en iyi yazar. Oyun göçe çıktı; Antalya, Bursa, Van ve Ankara’da oynandı. Sonra Paşabahçe direnişini yazdım “Cambahçe Kadınları”, o da Devlet Tiyatroları repertuarında.

 YENİ KİTAP: OBJEKTİFİM KADINLARA DÖNÜKTÜR

Bütün yazılarımda kadınlar vardır, objektifim onlara dönüktür. Asmin’de Güneydoğu kadınlarının hayatları vardı. Hakkari’de başladı kitap. Asmin, uçurumlarda açan bir isyan çiçeği. Kadınlar da öyle değil mi ülkemizde hala? Takılıp kalan var, isyan türküsüyle yok olan var, isyan türküsüyle hayata tutunan var. Günümüzde de bence yine isyan türküleri söylemeliler. Şimdi bu ay içinde yeni bir kitabım çıkacak. “Göçmen Kalem”. Bu kitapta dünya ülkelerindeki gezilerim var. Koca bir ülke bazen bir kadının hayatı, bazen bir kongre, bazen bir dünya görüşü. İşte dünyadaki sendikal hareketler, sendikal portreler, göçmen kadınlar. Gazete yazıları cemiyetin çıkardığı “Bizim Gazete”de başladı, sonra Birgün’de yazdım. 8 yıl yazıp hiç tekzip almamak, onaylanmak, sevilmek, yazılarımın merakla beklenmesi çok önemliydi. Bir anlamda çocuğumuz gibiydi, onun kurucusuyduk. Birgün artık birileri olmadan da yoluna devam edebilir; yani Yaşar olmadan da gidebilir. Yurt’ta yazmayı, yeni bir ses, yeni bir anlayış olması açısından önemsiyorum.

 MÜZİKAL:  600 KADIN BAĞLAMA ÇALDI

Kadın müzikali istedi Avrupa’daki Alevi örgütü AABF. Onlara dedim ki,  “Dünya kadınını yazacağım, Alevi kadını da içinde bir paragraf yer alacak, ne fazla ne eksik.”  Kabul ettiler. Dünya kadınları ülkelerinin nehirleriyle okyanusa akmalı, hedef okyanusta buluşmak olmalı. Kurgunun özü şuydu: Bir dünyayı değiştiren Marie Curie, Florence Nightingale gibi kadınlarla başladık. İkincisi simge kadınlardı. Örnek Frida ve Duygu Asena.  Üçüncüsü de kadın olarak doğmakla yetinmeyip kendini yeniden yaratan kadınlar. Onlara örnek Leyla Zana’ydı. “Kadının Türküsü” müzikali Almanya’da iki dilde sergilendi. 600 kadın bağlama çaldı, semah döndü, halk dansları oynadı. 25 ülkeden kadınlar türkülerini söylediler kendi dillerinde. Mesela Alman korosuyla başladı, kilisenin korosuyla başladı ve devam etti. Selda, Belkıs Akkale ve Melike Demirağ, Türkiye’den yedi bölgenin türkülerini söylendi, onun metnini de yazdım. Mehpare Çelik sundu Türkçe bölümünü. 12 bin insan izledi bunu Almanya’da. Duygu Asena vardı, geldi izledi rahmetli, büyülendi. Duygu da simge bir kadın.

 SİYASET: BELKİ DE O BENİ BIRAKTI

Tabii siyaset sadece siyasi partide yapılmıyor, yaşamın her alanında yapılıyor; kalemiyle de fırçasıyla da yapıyor insanlar.  98’de TÜRK-İŞ ve DİSK kendi kadrolarında aday önerdiler, beni de TÜRK-İŞ’in listesinden önerdiler, CHP Parti Meclisi’ne girdim, Zülfü Livaneli’den sonra en yüksek oyu aldım. Dört kez kurultaylarda aday oldum kazandım, CHP tabanında kadına karşı çok ilgi, sevgi ve saygı var, bunu oyla gösteriyorlar; birincisi bu. Önce Deniz Baykal ile çalıştım; sonra Altan Öymen döneminde Altan Öymen döneminde CHP’nin ilk kadın Genel Başkan Yardımcısı oldum. İlk olmak hem sorumluluk yüklüyor, hem de insanı mutlu ediyor. Biliyorsunuz olağanüstü kurultayların neredeyse ayda bir yapıldığı yıllardı. 17 ay Genel Başkan Yardımcılığı yaptım. Daha sonra bıraktım siyaseti, belki de o beni bıraktı bilmiyorum. 99’da milletvekili adayı olmuştum ama beni kontenjandan beşinci sıraya koyunca çekildim. Zaten parti de barajın altında kaldı. Hep böyle siyaset beni kırdı, üzdü, sendikal dünya o üzüntüyü yok etti. Şimdi bakın, sendikacılık yorucu bir uğraş, yazma da yorucu bir eylem. Yani böyle kitap dosyaları masada flört eder ya, benim de uğraşlarım birbiriyle flört ediyor. Sendikacılık ve yazarlık birbirini tamamlıyor.

 ERKEKSİ VE GRİ:  ANKARA’YA KADIN ELİ DEĞMELİ

Adnan Gerger, “Ankara’nın havası sanatçı yetiştirmek için elverişli, ama yaşatmak için değil” demişti. Ben de aynen katılıyorum. Ankara, sanatçılara hakikaten sahip çıkmıyor, onları korumuyor. Mesela Altındağ’da belediye çok güzel çalışmalar yapıyor ama Mahsuni Şerif’in orada yaşadığı evin üzerine bir tabela koymak çok mu zor? Neşat Ertaş’ın sazıyla büyüdük, Altındağ’daydı. Evi korunsa iyi olmaz mı?  Mesela Karanfil Sokak’ta Ahmet Arif evi olsa. Ankara sürprizleri olan bir kent değil. İstanbul’da bir tepeyi aştığınızda karşınıza deniz çıkıyor. Ankara otobanlar kenti. Kadına dair bir şey de yok bu kentte. Çok erkeksi ve gri bir kent. Oysa Ankara’nın gökkuşağı olmaması için hiçbir neden yok. Yeni çıkacak kitabımda Atina ile Ankara’yı karşılaştırdım. Atina 2500 yıllık bir kent. Atina’ya kadın eli değdi, Dora Bakoyannis Belediye Başkanı oldu. Ankara’ya hala bir kadın eli değmedi. İdealimdir, Ankara’ya bir kadın eli değmesi. Başka türlü Ankara büyülü bir kent olamaz. Ama nasıl bir kadın? Herhangi bir kadın değil, dünya kentlerini de gören bir kadın. Ben de olmayı çok isterim, neden olmasın? Ankara gerçekten büyülü bir kent olabilir, kadın eli değmeli Ankara’ya.  İşçi sınıfının bireyi olarak Ankaralılara gönülden teşekkür etmek istiyorum, çok destek oldular Tekel direnişine. Bilim kadınları pastalarla, keklerle işçilere geldiler. Polisler de biber gazı, tazyikli su eksi kaç derece soğukta, o insanlara, hak arayışlarına saygı göstermediler.

 AYRILIK DİZİSİ: YILLARDIR FİLİSTİN KADINLARINI YAZARIM

TRT’deki Ayrılık dizisinin yazarı değilim, senaristi değilim, öykünün sahibi ben değilim. Öykü, karma bir öykü. Yıllardır ben Filistin kadınlarını yazarım; işte o Kod Adı Dökme Kurşun, Çocuklar. Bana gelip, Filistin kadınları konusunda düşünceme başvurdular. Sordular, ben de anlattım, işte Filistin kadınları mücadelecidir. Onun dışında diziyle hiçbir ilgim yok. Dizide antisemit bir hava yoktu, fotoğrafın gücü orada, yapılanın. İsrail bayağı tepki gösterdi. Sonra dizi devam etti. Dizinin yankısı da olmadı. Danışman olarak da yazmadılar adımı. Yazmaları için benim profesyonel olarak kadronun içinde olmam lazım. O dizide danışmanlık yaptığım tamamen bir yanlış anlaşılma. Kaldı ki, Filistin’e, Gazze’ye yapılanlar, herkesin gözünün önünde. Yani buna hangi yürek dayanır? Mesela Limon Ağacı filmi çok daha vurucuydu. En sevdiğim Filistin filmi odur.

 FARUK BİLDİRİCİ/HÜRRİYET PAZAR/ 18 MART 2012


 
MUAMMER GÜLER
HÜSEYİN AYGÜN
METİN KAÇAN
HAKAN FİDAN
AYKUT KOCAMAN
ÖZAL AİLESİ
AHMET ALTAN
ÖMER DİNÇER
MEHMET NİHAT ÖMEROĞLU
SALİH MEMECAN
FAZIL SAY
ŞEMDİN SAKIK
ALAADDİN YÜKSEL
RECEP GÜVEN
ABDULLAH AVCI
SAMET GÜZEL
OSMAN CAN
SIRRI SAKIK
MEHMET TERZİ
HAKAN EVRENSEL
ERŞEN SANSAL
ŞENGÜL HABLEMİTOĞLU
ABDURRAHMAN ÇELİK
AZİZE SİBEL GÖNÜL
GÜLTEKİN UYSAL
ALPER TAŞ
AYLİN NAZLIAKA
RAHMİ SALTUK
FATİH ERBAKAN
ZEYNEP ALTIOK AKATLI
MÜYESSER YILDIZ
CEVDET ERDÖL
VELİ AĞBABA
MURAT BAŞESGİOĞLU
AYGÜN ATTAR
ÖMER TAŞLI
ERGİN CİNMEN
NEVİN ERGUN
YAŞAR SEYMAN
ÖMER ÖZKAN
MUSTAFA BALBAY
KORAL ELÇİ
TOLGA İSLAM
AYHAN SEFER ÜSTÜN
SACİT KAYASU
TOLGA ÇANDAR
HAKAN KUTLU
BİLAL MACİT
OĞUZ KAĞAN KÖKSAL
BURHAN SÖNMEZ
ZİYA HALİS
ŞENOL BAL
ERİŞ BİLALOĞLU
MUHARREM İNCE
TURAN EROL
ERTUĞRUL SAĞLAM
YAKUP BİLGE
LEVENT KAZAK
METİN FEYZİOĞLU
ASIM GÜZELBEY
AYLA AKAT ATA
YÜCEL KANPOLAT
BİRGÜL AYMAN GÜLER
KEMAL ÖZTÜRK
HASAN GERÇEKER
ARTUN ÜNSAL
RENGİM GÖKMEN
SEMİH GÜMÜŞ
MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU
SEVGİ ÖZEL
ORHAN GAZİ ERTEKİN
SALİH BEZCİ
TUĞRUL TÜRKEŞ
MÜFİT ÖZDEŞ
ZAFER ÜSKÜL
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
AZİZ KOCAOĞLU
HÜSEYİN ANGOLEMLİ
TAYFUN ACARER
ZELİHA BERKSOY
İREM ÇİÇEK
MUZAFFER İLHAN ERDOST
ALİ FAHİR KAYACAN
ÜMİT ŞAHİN
KÜÇÜK İSKENDER
YILMAZ BÜYÜKERŞEN
IŞIL KARAKAŞ
ALİ NESİN
ZEKİ DEMİRKUBUZ
TARIK ZİYA EKİNCİ
EGEMEN BAĞIŞ
LEMİ BİLGİN
MEHMET EROĞLU
CEMAL TALUĞ
MEHMET GÖRMEZ
İONNA KUÇURADİ
YALÇIN GÖKÇEBAĞ
ALİ EROL
ÜMİT KOCASAKAL
NURCAN TAYLAN
1 - 2
> >>>


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr