1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 TOLGA İSLAM
 19 Şubat 2012, Pazar
 

ASKERLERİN İNTİHAR RAKAMLARINI GENELKURMAY VERMEYECEK DE DEVLET SU İŞLERİ Mİ VERECEK?

Tolga İslam, askerde kötü muamele görenlerin başvurularını toplayan “askerhaklari.com” sitesinin kurucusu. Arkadaşlarıyla birlikte askerdeki hakaret, dayak, işkence, intihar ve şüpheli ölümlere karşı sivil bir girişim yürütüyor. O aslında Cihangir, Galata gibi semtlerde yaşanan “soylulaşma” süreçlerini araştıran bir kent sosyoloğu ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi.

ASKERLİĞİM: DAYAK YİYEN ASKERLERİ DİNLİYORDUM
Biraz geç bir yaşta, 33 yaşındayken askere gitmek zorunda kaldım. Doktoram bittikten sonra daha fazla tecil hakkım kalmamıştı. Kısa dönem yapmak istemiştim. Ama kurada 11 aylık uzun dönem askerlik çıktı. Asteğmen olarak 2010 Nisanda başladım. Mart 2011’de bitti. Acemilik denilen 2.5 aylık dönemi İzmir’de geçirdim. Eğitimden sonra bir sınav yapıyorlar. Garip sorular var; işte bir mayın kaç kişiyi öldürür gibi.  Derslere çalıştım, birinci oldum. Allahtan hafızam çok iyi değil hepsini unuttum!  Birinci oldum, bir İpod verdiler. Hatta eşim kullanıyor şimdi onu. Birinci olduğum için kuraya katılmadım, kendim seçtim gideceğim yeri. İstanbul Cevizli’de yaptım kalan sekiz ayı. Öğrencilerim yaşındaki çocukların maruz kaldığı muameleler beni çok rahatsız etti. “Vatani” görevlerini yapmak için hayatının 1.5 yılını veren insanlara öyle davranılması normal değildi. Ben birçok kişiden daha iyi koşullarda askerlik yaptım ama o bile son derece travmatikti. Bir yerden sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Kışlada kötü muameleye maruz kalan askerlerle diyaloğa geçtim. Askerliğimin bitmesine yakın artık askerler arasında bilinen biri olmuştum. Nerede dayak yiyen, hakaret edilen asker varsa bana geliyordu. Haklarını aramalarına yardımcı oluyordum. Çoğu zaman önce o askerlere onların da hakları olduğunu, kimsenin tokat atamayacağını hatırlatmam gerekiyordu.

DİSKO: ORADAN ÇIKANLAR GÜLEMİYOR
Disko, Disiplin Koğuşu demek. İki kelimedeki dis ve ko’yu birleştirip “disko” yapmışlar ama içinde bu kadar tezat barındıran çok az kelime bulunur. Disko gelenekleri, kültürü olan bir kurum. Yaşıtlarım 10 sene önce askerlik yaptı. Geldiklerinde anlatıyorlardı, “Disko diye bir yer var orada psikopat askerler var, copluyorlar, diş fırçası ile tuvaletleri temizletiyorlar” diye. Ben de diskoyu merak ediyordum. Askerde uzun süre proje ofisi denilen bir yerde bulunduktan sonra son iki ayımda beni bölüğe gönderdiler. Bu benim için acayip bir şanstı. Hem kışladan hem de İstanbul’un çeşitli yerlerinden askerler bizim bölükteki diskoya getiriliyordu. Onlarla temas etme şansım oldu. Diskodan çıkanlar arasında bir süre konuşmayan, gülemeyen oluyordu. Mesela biriyle 20 gün sonra karşılaştım. Ertesi gün bir daha görüştük. “İlk kez dün akşam gülmüşüm, annemin dikkatini çekti” dedi. Disko çok acayip bir yer ve şu ana kadar kimsenin bu konuda bir belgesel ya da kurgu film yapmamış olması çok ilginç aslında. Ben askerliğimin bitmesine yakın bir zamanda Kültür Bakanlığı’nın belgesel filmlere destek için verdiği bir fona “disko” konulu bir belgesel ile başvurmuştum. Maalesef sonuç olumlu olmadı.

WEB SAYFASI: DOKUZ AYDA 500 BAŞVURU GELDİ
Askerliğim sırasında “Askerler anlatıyor” diye siteyle karşılaştım. İnsanlar askerlik anılarını anlatıyorlardı. Bilinçlenme konusunda o sitenin büyük faydası oldu. Ama o sitede insanlar anlatıyor, arkası gelmiyordu. Bu eksiği doldurmak gerek diye düşündüm. Askerliğim bitince birkaç arkadaş ile de konuşup  “askerhaklari.com”u kurdum. Mayıs 2011’den itibaren başvuruları almaya başladık. Dokuz ay gibi kısa bir sürede 500’e yakın anlatı geldi. Önce kötü muamelelerin üzerine gideriz, sonra disko meselesi ile uğraşırız diye düşünmüştük ama Uğur Kantar’ın diskoda işkence ile öldürülmesi bu planımızı bozdu. Disko meselesi düşündüğümüzden çok önce gündeme gelmiş oldu. Askerlikte hakaretten işkenceye kadar varan kötü muameleler yaşanabiliyor. Ama disko bunların sıkıştırılmış halde ve kısa sürede yoğun şekilde tatbik edildiği bir yer. Uğur Kantar’ın başına gelenleri orada askerlik yapmakta olan birinin bize bildirmesi ile öğrendik. Okuduklarımız karşısında dehşete kapıldık. O çocukla yazışmaya başladık, onun bize gönderdiği isimler üzerinden terhis olan askerlere ulaştık. Beş altı tanık bulup konuştuktan sonra bir dosya hazırlayıp birçok gazete ile paylaştık. İki hafta sonra basına yansıdı bu olay. Aile de o sırada basınla görüştü. Onlar da başka bir koldan araştırma yapmışlar.

ZAMAN ALIYOR: ÜÇ YIL SONRA BİTİRMEK İSTİYORUZ
Bu konu çok bakir bir alan. O yüzden ufacık bir şey yaptığınızda geri dönüşler büyük oluyor. Dokuz ay öncesine göre önemli ölçüde fark yarattık. Medya üzerinden bu konunun görünür olmasını sağladık.  Ama hayatımızı buna vakfetmek istemiyoruz. Biz siteye üç yıllık domain aldık. Üç yıl dolduğunda mümkünse daha fazla devam etmek istemiyoruz. Bu işin rayına gireceğini umuyoruz. Asker hakları bireysel bir hareket olarak çıktı ama kolektif bir harekete dönüştü.  Şimdi benimle birlikte hareket eden bir sürü insan var. İş yükünü aramızda paylaşıyoruz. Son 3-4 aydır Helsinki Yurttaşlar Derneği, TİHV, İHD ve Mazlumder gibi insan hakları dernekleri ile ortak çalışıyoruz. Askerde kötü muameleye maruz kalanların dilekçelerini yazıyor, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na gönderiyoruz. Savcılıklara suç duyurusu ayağı eksik kaldı bu süreçte ama 50’ye yakın başvuru gönderdik Meclis’e. Hukuk ayağındaki eksiğimizi Mazlum-Der ve Çağdaş Hukukçular Derneği’nin desteğiyle kapatıyoruz şimdi. Diskoya gönderilenler için AİHM’e başvuru dilekçelerini de hazırlamaya başladık. AİHM, Ersin Pulatlı adlı askerin başvurusu üzerine “Disko” hakkında bir karar verdi. Artık ortada bir emsal karar var; zaten o cezalar mahkeme kararıyla değil, bir komutanın ağzından çıkan sözle oluyor. Genelkurmay Başkanı, diskoların kaldırılacağını söyledi. Ama biz sonuç ürünü görmeden bir şey söyleyemeyiz.

İNTİHARLAR: GERÇEK RAKAM BİLİNENİN ÇOK ÜZERİNDE
20 yaşındaki bir insana tekme tokat atmaktan bahsediyoruz. Bunların sadece kolu kırılanları, sakat kalanları medyaya yansıyor.  Diskoda kalan çocukların bir kısmı dayanamıyor, kafayı sıyırıyor. Bir kısmı intihar ediyor. 2012 yılı içerisinde yani 45 günde 11 asker intiharı var. Bu sadece basına yansıyanlar. Gerçek rakamın bunun çok üzerinde olduğunu tahmin ediyoruz. Aylara göre intihar istatistiklerini sorunca Genelkurmay’dan cevap alamıyoruz. “Bunun özel çalışma gerektiren bir bilgi olduğunu, bunu veremeyeceklerini” söylediler. Bu rakamları Genelkurmay vermeyecek de DSİ mi verecek? Eğitim zayiatları, kazaen ölümler, şüpheli ölümler de var. Meclis’te soru önergesi olarak da bunu sordurmaya çalışıyoruz. Önemli bir şey yaptığımızı, bu çocuklara bir umut kapısı açtığımızı düşünüyoruz. Çünkü insanlar çaresiz kaldıkları zaman, hiç umutları kalmadığında intihar yolunu seçerler, biz onlara bir umut veriyoruz. Birçok başvuruda “Kafama sıkmayı düşündüm, vazgeçtim” diyor askerler. Aslında devletin bu denli önemli bir konuyu bizim gibi üç beş aktivistin eline bırakmaması gerek. Esas sorumluluk siyasi iradede. Tüm şüpheli ölümlerin görünür olması için çabalıyoruz. Sevag Balıkçı, Eren Özel ve daha birçoğu. TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda askerde kötü muameleler ile ilgili bir alt komisyon kurulması gerektiğini söylüyoruz. Bunun için iki kez meclise gittik.

GÜNLÜK: ASKERDE 600 SAYFALIK GÜNLÜK TUTTUM
Askere giderken en büyük korkum, kendimi kaptırmaktı. Kimsenin kılına dokunamayacak bir insanken o askerlik ortamı bir süre sonra sizi bambaşka bir şeye dönüştürebiliyor. Bundan korunmak için askerliğimin son altı ayında günlük tutmaya başladım. Kötü muamele gören askerlerle konuşmalarımı, onları şikayetçi olmaları için ikna etme ya da edememe süreçlerimi her gün yazdım. Doktora tezimi hazırlarken bu kadar disiplinli çalışmamıştım. Sonunda elimde 600 sayfalık bir döküman oldu. Gerçi o günlükleri ne yapacağımı bilmiyorum şimdi. Bunu akademik bir yere tahvil edebilir miyim diye çok düşündüm. Benim çalışma alanım kent sosyolojisi, soylulaşma üzerine. Ama uzmanlık alanımla askerlikteki kötü muamelenin örtüşebileceği bir alan bulamadık. Bu aslında hayatımda yaptığım diğer işlerin yanında duran bir sosyal sorumluluk projesi benim için. Beraber çalıştığım arkadaşlarım da öyle görüyor.

SOYLULAŞTIRMA: CİHANGİR’DE ÖNCÜLER DE YERİNDEN OLACAK
Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünde araştırma görevlisiyim. “İstanbul’da soylulaştırma: Eski Kentin yeni sahipleri” David Behar ile birlikte altı yıl önce hazırladığımız bir kitaptı. “Gentrification” diye bir kavram var İngilizcede.  Türkiye’de ilk araştıranlardan biri benim. Bu kavramın Türkçeye nasıl çevrileceği konusunda bir kafa karışıklığı vardı. Birkaç farklı kelime vardı, “mutenalaşma” mesela. Hani eskiden mutena, nezih semtler derlerdi ya oradan geliyor. Ben “soylulaşma”yı tercih ettim.  Soylulaşma ironik bir anlam katıyor aynı zamanda. Eleştirel bir boyutu da var.  Yüksek lisans tezimde Galata’yı inceledim. Galata’daki süreç bireylerin gerçekleştirdiği bir soylulaşmaydı. Doktora tezimde de Sulukule’yi inceledim. Sulukule’de yaşananları devletin müdahil olduğu bir soylulaşma süreci olarak ele aldım. Evet, orada yaşanan bir kentsel dönüşüm süreci ama aynı zamanda soylulaşma da. Çünkü soylulaşma dediğimiz, bir yerde yaşayanların daha üst statülü insanların gelmesiyle yerlerinden edilmeleri süreci. Piyasa süreçleri içinde işleyen bir mekanizma. Dünyadaki örmeklerinde olan burada da oluyor.  Bireyler üzerinden başlayan süreç büyük şirketlerin girmesiyle hızlanıyor; profil çok daha hızlı değişiyor. İlk başta sanatçılar, artistler monotonluktan kurtulmak için farklı bir yer arıyorlar. Bunlar öncü diye geçiyor literatürde. Bunlar maceracı, kültürel sermayeleri ekonomik sermayelerinden yüksek olabiliyor. Mesela Cihangir ve Galata’daki soylulaştırıcıların büyük bölümü sanatçıydı, ressamdı, gazeteciydi, mimardı. Bu öncüleri onlar kadar maceracı olmayanlar takip ediyor. Talep artıp fiyatlar yükseldikçe öncü soylulaştırıcılar da yerlerinden edilmeye başlıyor. Eskiden çeşitliliğin olduğu mahalleler tek bir sınıfın yaşadığı, üst orta sınıfların cirit attıkları mahallelere dönüşüyor. Tophane’de yaşanan hadise de mahallelinin soylulaşma sürecine karşı duyduğu tedirginliği bir yansımasıydı aslında. Başat neden muhafazakarlık derseniz kolaycılığa kaçarsınız. Tophane’nin üzerinde hem yukarıdan, Beyoğlu’ndan gelen, hem de aşağıdan, Modern Sanat Müzesi’nden, Galataport gibi projelerden gelen dönüştürücü baskılar var.

İLKOKUL: ÖĞRETMENİN ATTIĞI DAYAK TRAVMATİKTİ
İstanbul’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm, burada yaşlanmayı düşünüyorum. Bende travmatik etkisi olan bir anımdan bahsedeyim. İlkokul iki ya da üçteydim.  Masum bir çocuktum, okul birincisi ikincisi falandım. Bir gün bizi bahçede topladılar. İşte o andımızı, marşımızı okuttular. Sonra bizi tek sıra halinde içeri alırlarken dur komutu geldi. Durduk. İsmini hatırlamıyorum, ama suratı hala gözlerimde canlanıyor. Müdür muavini kadın geldi, inanılmaz bir şekilde bana vurmaya başladı. Ben 8-9 yaşlarında ufak bir çocuğum. Neden vurduğuyla alakalı bir fikrim de yok. Öyle vurmuş ki, tırnak izleri kalmış boynumda. Sonra öğrendim, o dur dediğinde ben gülmüş müyüm ne. Bunun farkında değildim. Ki gülmüşsem ne olacak ayrıca? Şu anda böyle bir şeyin küçük bir çoğun başına geldiğine tanık olsam çok farklı tepkiler verebilirim. Kendimi tutamayabilirim. O dönemde bunun üzerine gitmedi ailem ve bence çok yanlış yaptı. Ama 80’ler öyle bir dönemdi. Şimdi bu değişiyor, bu güzel bir şey. Aslında zorunlu askerler de sekiz yaşındaki o çocuk kadar savunmasızlar.

PSİKOLOJİ: KADINA ŞİDDETİN NEDENİ ASKERLİKTEKİ ŞİDDET
Askerde statünüz ne olursa olsun aşağılanmama garantisi yok. Rütbeniz ne kadar yukarıda da olsa, bir üstünüz gelip sizinle sivil hayatta hiç de alışık olmadığımız bir şekilde konuşabiliyor. Bu silsile şeklinde aşağı doğru gidebiliyor. Siz aşağılandığınız zaman bir altınızdakini aşağılıyorsunuz, o bir altını aşağılıyor. Bu galiba insan psikolojisinde var. Aşağılanmaya maruz kalıyor ve bununla yüzleşmiyorsanız; bir süre sonra siz aşağılayana dönüşebiliyorsunuz. Askerlik yapanların, özellikle de “Disko”da bir süre kalanların, terhis olduktan sonra bu travmanın üstesinden nasıl geldiklerini bilmiyoruz. Uzun süreli aşağılanmanın sonuçlarının araştırılması gerek. Bunun toplumsal şiddet ve özellikle de kadına şiddetin arkasında yatan önemli nedenlerden biri olduğunu düşünüyoruz. Aşağılanmanın ve bunu içine atmanın insanlarda bıraktığı bir takım tortular olmalı.

 MİMARLIK: DÖNÜM NOKTAM KENT SOSYOLOJİSİ
Siyasetle ilgim olmadı. Eğlenceli bir şeymiş gibi de gelmiyor bana.  Mimarlığı seçmem tesadüfi oldu aslında. Bir kağıda mimarlık yazdım, hoşuma gitti ve tercihte bulundum. Mimar olmak gibi bir hayalim yoktu.  Üniversiteyi bitirdikten sonra da mimarlık yapmadım, akademik kariyeri seçtim. Yaşamımdaki dönüm noktası 2002 yılıydı.  Restorasyon bölümünde aldığım yüksek lisans dersleri beni tatmin etmedi. Boğaziçi Üniversitesi’nden sosyoloji ve kent sosyolojisi dersleri aldım. Özellikle Çağlar Keyder’den aldığım kent sosyolojisi dersi hayatımda bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar hiç karşılaşmadığım bir kavramdı soylulaşma. Restorasyon bölümünün sınırlarını zorlayarak tezimi soylulaşma üzerine yaptım.  Sonra da kent planlama bölümünde doktoraya başladım, ardından araştırma görevlisi oldum.

DOÇENTLİK: SIKICI BİR HAYATIM VAR
Akademisyenlik çok keyif aldığım bir meslek ve bu mesleği yapabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Kontağın sürekli açık olduğu, sürekli bir şeylerle uğraştığın, yorucu bir meslek aslında. Yaşıtlarım arasındaki ortalamanın üzerinde uluslararası yayınım var. O yüzden doçentliğe başvurma hakkını kazandım. Yakın zamanda sözlü jüriye gireceğim.  Öğrencilerle iletişimim iyidir. Öğrencinin ne hissettiğini anlamaya çalışırım. Siz diye hitap edilmek hoşuma gitmiyor, özellikle de öğrencilerin bana siz, benim onlara sen diyor olmamı çok rahatsız edici buluyorum. Kurulu düzen bunu gerektiriyor ve açıkçası bunu kırmak için bir iki deneme yapmış olsam da başarılı olabildiğimi söyleyemem. Hayatım araştırma yaparak, makale yazarak ve derslere girerek geçiyor. Bir de asker hakları meselesi var. Sıkıcı bir hayatım var sanırım. Çocukluğumda yazları hep tenis maçı seyrettim. O yüzden olsa gerek ünlü bir tenisçi olmak gibi bir hayalim vardı. Üniversite yıllarına kadar hiç tenis oynamadım halbuki. Şu an en keyif aldığım sporlar da gene raketle oynananlar. Özellikle speedminton oynamaktan çok keyif alıyorum. Speedminton, tenis ile badminton karması bir şey. Kütüphaneler kendimi en huzurlu hissettiğim yerler. Dönem dönem değişen birkaç gizli kütüphanem oluyor sürekli gittiğim.

EŞİM MİMAR: ONUN PSİKOLOJİSİ KALDIRMIYOR
Eşim Beyhan mimar. İllüstratör aynı zamanda. Çocuk romanları yazıyor ve illüstre ediyor, çocuklarla atölyeler yapıyor. Sanatsal bir yanı var. Çok keyifli şeyler yapıyor. Zaman zaman asker haklarında bana destek oluyor, Askerhaklari.com’daki illüstrasyonlar ona ait. Ama onun psikolojisi kaldırmıyor bunları. Bizim ekipteki bazı arkadaşların da psikolojini olumsuz yönde etkileyebiliyor karşılaştığımız vakalar. Biraz kabuk bağladım herhalde. İlk başta anlatırken gözlerim dolarken artık hadiseleri çay sohbetlerinde olağan bir şeymiş gibi anlatabiliyorum. Ama dün akşam bir başvuru geldi, ağlamaklı oldum. Kıbrıs’ta Uğur’un öldüğü diskoda birkaç yıl önce kalan bir askere aitti. O zaman da işkence varmış orada. Çoğu disko için, “Burada yaşananlar anlatılmaz, yaşamanız lazım” der. Ama bu kişi yaşadıklarını çok iyi tasvir etmişti. Bir korku filminden bir sahne canlandı gözlerimin önünde. Dayanamayarak kafasını taşlara vurup parçalayanlara tanık olduğunu anlatıyordu.

AKTİVİZM: CİDDİ BİR AKTİVİST GEÇMİŞİM YOK
Bir meseleye kafamı takarsam sonuna kadar devam ettiriyorum. Örneğin 2002’den beri soylulaşma üzerine çalışıyorum. Asker hakları da öyle oldu. Yalnız kaldığım dönemler de oldu. Bırakmayı hiç düşünmedim. Aslında risk almayı seven biri değilim. Uğraştığım meselelere bakınca komik gelse de öyle. Biraz heyecanlı bir tipim. Vicdanlı biri olduğum da söylenebilir. Askerlik içimdeki aktivizm yanını ortaya çıkaran bir süreç oldu. Bir dönem Sulukule’deki kentsel muhalefet içinde yer aldım. Sonra tez sürecinde objektif kalmam gerektiğini düşündüğüm için biraz mesafeli durdum. Ciddi bir aktivizm geçmişim yok. Bizim ekipteki diğer arkadaşların aktivizm geleneği benden daha fazla. Çevremde hep plancılar olduğu için ekipte ilk başta şehir plancıları çoğunluktaydı. Ama sonradan bu kompozisyon değişti.

FARUK BİLDİRİCİ/19 ŞUBAT 2012/ HÜRRİYET PAZAR


 
MUAMMER GÜLER
HÜSEYİN AYGÜN
METİN KAÇAN
HAKAN FİDAN
AYKUT KOCAMAN
ÖZAL AİLESİ
AHMET ALTAN
ÖMER DİNÇER
MEHMET NİHAT ÖMEROĞLU
SALİH MEMECAN
FAZIL SAY
ŞEMDİN SAKIK
ALAADDİN YÜKSEL
RECEP GÜVEN
ABDULLAH AVCI
SAMET GÜZEL
OSMAN CAN
SIRRI SAKIK
MEHMET TERZİ
HAKAN EVRENSEL
ERŞEN SANSAL
ŞENGÜL HABLEMİTOĞLU
ABDURRAHMAN ÇELİK
AZİZE SİBEL GÖNÜL
GÜLTEKİN UYSAL
ALPER TAŞ
AYLİN NAZLIAKA
RAHMİ SALTUK
FATİH ERBAKAN
ZEYNEP ALTIOK AKATLI
MÜYESSER YILDIZ
CEVDET ERDÖL
VELİ AĞBABA
MURAT BAŞESGİOĞLU
AYGÜN ATTAR
ÖMER TAŞLI
ERGİN CİNMEN
NEVİN ERGUN
YAŞAR SEYMAN
ÖMER ÖZKAN
MUSTAFA BALBAY
KORAL ELÇİ
TOLGA İSLAM
AYHAN SEFER ÜSTÜN
SACİT KAYASU
TOLGA ÇANDAR
HAKAN KUTLU
BİLAL MACİT
OĞUZ KAĞAN KÖKSAL
BURHAN SÖNMEZ
ZİYA HALİS
ŞENOL BAL
ERİŞ BİLALOĞLU
MUHARREM İNCE
TURAN EROL
ERTUĞRUL SAĞLAM
YAKUP BİLGE
LEVENT KAZAK
METİN FEYZİOĞLU
ASIM GÜZELBEY
AYLA AKAT ATA
YÜCEL KANPOLAT
BİRGÜL AYMAN GÜLER
KEMAL ÖZTÜRK
HASAN GERÇEKER
ARTUN ÜNSAL
RENGİM GÖKMEN
SEMİH GÜMÜŞ
MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU
SEVGİ ÖZEL
ORHAN GAZİ ERTEKİN
SALİH BEZCİ
TUĞRUL TÜRKEŞ
MÜFİT ÖZDEŞ
ZAFER ÜSKÜL
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
AZİZ KOCAOĞLU
HÜSEYİN ANGOLEMLİ
TAYFUN ACARER
ZELİHA BERKSOY
İREM ÇİÇEK
MUZAFFER İLHAN ERDOST
ALİ FAHİR KAYACAN
ÜMİT ŞAHİN
KÜÇÜK İSKENDER
YILMAZ BÜYÜKERŞEN
IŞIL KARAKAŞ
ALİ NESİN
ZEKİ DEMİRKUBUZ
TARIK ZİYA EKİNCİ
EGEMEN BAĞIŞ
LEMİ BİLGİN
MEHMET EROĞLU
CEMAL TALUĞ
MEHMET GÖRMEZ
İONNA KUÇURADİ
YALÇIN GÖKÇEBAĞ
ALİ EROL
ÜMİT KOCASAKAL
NURCAN TAYLAN
1 - 2
> >>>


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr