1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 ERİŞ BİLALOĞLU
 11 Aralık 2011, Pazar
 

 

DÜZMECE BELGEYLE DOKTORLUKTAN ATMAYA KALKMIŞLARDI

Dr.Eriş Bilaloğlu, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı. İki yıldır bu görevde ama neredeyse 20 yıldır TTB saflarında hekimlik değerleri mücadelesi veriyor. Kimi zaman elinde megafon mitinglerde, kimi zaman salonlarda. Hep heyecanlı, hep kararlı. Sözünü de hiç esirgemiyor.

 BABAM: YARIM KURŞUN KALEM İÇİN KIZMIŞTI

Babam banka müfettişiydi, bir devlet memuru. Devlet Malzeme Ofisi’nin yarısı bitmiş kalemini, babamın masasından alıp okula götürdüm. Ertesi gün kurşun kalemi bende çıktığı için babamın kızdığını, “Devletin malı özel işlerde kullanılmaz” dediğini hatırlıyorum. Babamın tek örnek olmadığını biliyorum o zaman doğruluk, dürüstlük gibi kavramlar önemliydi. Biz de kendine güveni olan, her şeyi yapabileceğine, dünyayı değiştirebileceğine inanan bir kuşaktık. Kitap okumayı çok severdim. Bizi finanse eden bir kaynak olsa da hep okusak derdik. Klasiklerle başlayıp sol yayınlarla devam ettik. Tabii Cin Ali, Red Kit, Tommiks, Zagor, Kaptan Swing’leri unutmayalım. Her genç gibi ben de şiir denemelerinde bulunmuştum. Ama sonra şiirleri sesli okumaktan duyduğum heyecan daha çok öne çıktı. Hala Nazım’ın şiirlerinin içinde kayboluyorum okuduğumda. Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Bertolt Brecht de eklenebilir.  12 Eylül’de annem bana sorarak, sormayarak endişelerle kitapları yaktı. Aslında bunun acısını hala hissediyorum. 80 sonrası hemen her şeyi okumaya yönelmiştim. Şimdi meslektaşlarımı da anlama çabası içindeyim. Bu bana zenginlik katıyor. Son zamanlarda çok az okuyabiliyorum. Fakat elimin altında birden fazla şiir kitabı olur hep. Doktor arkadaşım Serdar Koç’un kitabı elimde. Tekrar onu karıştırıyorum son günlerde.

 LİSE: GAZETECİLİK BENİ HEYECANLANDIRIYORDU

Ankara Mimar Kemal Lisesinde okudum.  Lisedeyken iyi yazdığımı, kendimi iyi ifade ettiğimi düşünüyordum. Gazetecilik bende heyecan doğuruyordu. Milliyet ve Cumhuriyet eve giren gazetelerdi. Örsan Öymen özellikle ilgimi çekerdi. Mahalle baskısı olarak başarılı çocuğun doktor olması gerekire de kapalı değildim. Çocuk doktoru olan amcam da bir model olarak önümdeydi.  Her konuya bir de ben bakayım merakım vardı. Çocukken ishal olup ansiklopediden kolera teşhisi koyduğumu hatırlıyorum. Annem doktora, “Kendi tanısının kolera olduğunu düşünüyor” demişti. Tıbbı yazarak evdekileri mutlu etmiştik, gazeteciliği kazanırız herhalde diyorduk. Tıbbı kazandık. 79’lar kimi heyecanların olduğu yıllardı. Ankara Tıp Fakültesi’ne girdiğimiz yıl mezun olanların yıllığına baktığımızda hemen hepsinin “Türkiye’yi kurtaracağız ve halk için bir hekimlik yapacağız” ideallerini yazdıklarını görmüştük. Hekimlik idealle sürdürüldüğü zaman topluma ve bireye yararlı olabilir. Maalesef orada sürekli bir erozyon yaşandı.  Bütün yaşananlara rağmen ortalamanın üzerinde bir çaba gösteriliyor. Ama bu hekimler açısından bir doyuma dönmüyor.

 ASKERLİK: KIYAK OLARAK TANK ATIŞI TEKLİF ETTİLER

Siyasal, sosyal, toplumsal olaylara duyarlıydım. Hatta Türkiye ile ilgili tartışılan konularda başkalarının söylediğiyle davranamam, kendim analiz yapmalıyım diye Çin ve Sovyet elçiliklerinden broşürler almıştım. Sol çizgideydim ama bir fraksiyona dahil değildim. Kimi eylemlere katılıyordum. 85’te Tıp Fakültesi son sınıftayken, yasadışı sol örgüt iddiasıyla gözaltına alındım. 15 gün kadar emniyette kaldım, o dönemde herkese yapıldığı gibi bize de kötü muamelede bulunuldu. 4 ay kadar kaldım cezaevinde sonra beraat ettik. Koğuşta 40-45 kişiyle kalınıyordu. Daha önce yurtta kalma deneyimlerim olmadığı için o anlamda önemli bir deneyimdi cezaevi. Çünkü o zamana kadar hep Ankara’da, ailemin yanında kalmıştım. Zaten hayatımın büyük bölümü Ankara’da geçti. Çok söylemek istemiyorum ama Ankara’ya özel bir sevgi duymuyorum. Mekanlardan çok arkadaşlarla, insanlarla geçmişe gidiyorum ben.  Fakülteden mezun olunca mecburi hizmet kurası çektim. Çankırı’da beş ay çalıştım askerliğimi tecil etmediler. Zorlanacağımı düşündüğüm için John Berger’in “Görme biçimleri” kitabını yanıma aldım. Nasıl görülür, askerliğe katlanılabilir mi diye. Sakıncalı kurasıyla Sarıkamış’a gittim yedeksubay olarak. Revirde pratisyen hekim olarak çalıştım. Sağolsun komutan bana kıyak olarak tank ile atış yapmayı bile teklif etti ama acemilikteki zorunlu haller dışında silaha dokunmadım açıkçası. Sarıkamış güzeldi. O vesileyle Ani, Kars, İshak Paşa gibi yerleri gezme fırsatım oldu. Kayak yapmadığım için kendime kızıyorum. Lisedeyken futbola ve uzun mesafe koşmaya sempatim vardı. Ama ilkokul beşte gözlük taktım, o engelliyordu.  Aynı günde iki gözlük kırdığım olmuştur. Bir ara miyop ameliyatı olayım dedim. Eski başkanımız Füsun Sayek göz uzmanıydı, “Gözlük çok yakışıyor sana” dedi. Öyle kaldı. Uzun süre gözlük kullananlarda gözlükle bütünleşme oluyor, ben de benimsedim sonunda.

 UYAMADIM: DÜZMECEYLE DOKTORLUKTAN ATMIŞLAR

Tıpta uzmanlık sınavına girmek üzere Ankara’ya geldim. Bir sınıf arkadaşıma rastladım. “Helal olsun Eriş. Doktorluğu bırakmışsın” dedi. “Yoo” dedim. Sağlık Ocağına bir yazı gelmiş, mecburi hizmete rağmen on gün işe gitmediğim için hekimlikten atıldığım yazıyormuş. Hayatımda bir gece uyuyamadığımı biliyorum o gece. Ertesi gün tıpta uzmanlık sınavına girdim. Pazartesi günü asteğmen kıyafetimi giyip bakanlığa gittim. Müsteşarın kapısına dikildim. Akşam oldu hala bekliyorum. Doktorluktan atılmışım, Sarıkamış’a gitsem ne olacak? Halbuki Çankırı’dan ayrılırken gece bile düzenlemişlerdi benim için. Askere gidiyorum diye kağıt yazıp bırakmıştım. Ama o kağıt kaybolmuştu! Altı yıl okumuşum, doktorluğu yapmamı engelliyorlar!  Akşam yedi gibi girdim Müsteşarın odasına. Anlattım, durumu “Ben Sarıkamış’tayım doktorluk yapıyorum, olur mu böyle şey?”. “Tamam evladım, sen git” dedi. Ne yaptı bilmiyorum ama o günden beri doktorluğa devam ediyorum. Düzeltildi diye bir yazı gelmedi bana. Politik kimliğimden mi yaptılar o düzmeceyi bilemiyorum. Böyle anlaşılmayan meseleler için kız meselesi derim. O da öyle…

 RUH SAĞLIĞI: ANKET YAPINCA ODA VERDİLER

Askerlikten sonra Çankırı’ya döndüm. Oradan eş tayiniyle Ankara’ya geldim. Çankaya Kaymakamlığı’ndaki Sağlık ocağına atadılar. 10’a yakın hekim var orada. Ama iki bir oda iki de masa var. Herkes dönüşümlü geliyor ama benim doktorluktan atılma korkum olduğu için ben her gün geliyorum. Bir ay kadar dayanabildim. Bulgar göçmenleri gelmişti Türkiye’ye. 89 demek ki. Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı, onlarla ilgili bir çalışma için doktor arıyordu. Ben hemen atladım ve oradan beni Ruh Sağlığı Şube Müdürü yaptılar. Fakat müdürlükte bir odası bile yok!  Kim var müdürlükte?  İki psikolog kız, bir sekreter adam. Adam bankamatik memur. Psikolog kızları, Numune Hastanesine yollamışlar. Aradım sağolsunlar geldiler. İkinci katta tuvaletin önünde buluştuk. Ne kadar psikoloji testleri varsa kitaplarınızda bana getirin dedim. Getirdiler, haa işyerinde stres! İki kız arkadaştan rica ettim, “Bu anketi yaparken herkese Ruh sağlığı şubesinde çalıştığını söylüyorsunuz. Odanız nerede derlerse odamız yok diyorsunuz!” Bu testi binadaki herkese uyguladık. En stresli kişi kim çıktı? Tabii ki müdür! Böylece herkes ruh sağlığını öğrendi ve bize bir oda verildi. Her gün üç gazete alıyorduk. Çıldırdı, cinnet geçirdi haberlerini kesip duvardaki köpüğe yapıştırıyorduk. Sağlık müdür yardımcıları ile sabahları oturuyoruz, ülkenin ruh sağlığı ne alemde onu konuşuyoruz. Açıkçası bir sene kadar hoş bir çalışma dönemi oldu. TUS’u kazanmıştım, benden sonrakilerin ataması yapıldı benimki yapılmıyor! Rektörlükteki memura nedenini sordum, “Siz daha iyi bilirsiniz doktor bey” dedi.  Bildiğim birşey yok. Muhtemel ki siyasi nedenleri söylüyor. “Ben adınızı alayım, dava açacağım” dedim. Ondan sonra tayinim yapıldı. 89’da kazanmıştım, Ankara Tıp’ta biyokimya ihtisasına 90’da başlamış oldum.

 BİYOKİMYA: LABORATUVARDA OLMAKTAN MEMNUNUM

Doktorluktan  atılmam için yapılan düzmece benim için bir travmaydı. Ondan sonra şunu anladım ki, en kısa sürede uzmanlığımı yapmalıyım. Kamudan atılırsam kendi başıma ayakta durabileceğim bir alan diye biyokimyayı işaretledim. Yüksek bir puanla kazandım. Lisede kimyayı seviyordum.  Fakat biyokimya olunca hasta ile olan ilişkim azaldı. Hasta hekim ilişkisinin daha yoğun olduğu bir alan daha fazla mutlu edebilirdi beni. Ama hayatımın seyri içinde zorunlu olarak da yaptığım kimi tercihler de eklenince laboratuarda olmaktan memnunum. Hatta vakit açısından da olanaklar sağlayabilen bir alan. TTB’de planlı programlı olmakta zorlanıyorum. Ama mesai konusunda idareci arkadaşlarımızın da kolaylaştırıcı katkılarıyla birlikte yürütüyoruz. Dakikaları saniyeleri hesaplayarak aşıyoruz. Dr. Sami Ulus Çocuk ve Kadın Doğum hastanesindeyim 95’ten itibaren.  Bir evlilik yaptım, şu anda evli değilim. İki çocuğum var. Kızım 22 yaşında, balerin. Güleycan ismi. Grup Yorum’un bir parçası vardı, oradan aldık ismi. Oğlum Cem, lise ikide okuyor henüz.  Onun ismi için bir ay boyunca düşündük. Bir ayın sonunda Cem oldu.

 TABİP ODASI: TTB’Yİ 20 YILDIR BİZİM ÇİZGİMİZ YÖNETİYOR

70’lerden gelen ve idealleri olan kuşağın mesleklerini iyi yapma kaygıları öne çıkıyordu. Tabip Odası uygun bir zemindi. Pratisyen hekimlik grubunun kurulmasında Ankara Tabip Odası’nda aktif bir çaba harcadım arkadaşlarımla birlikte. Bir çaba harcayınca biraz öne çıkıyorsunuz. Arkadaşlar önerdiler ve 90’da Tabipler Birliği’nde çalışmaya başladım.  O tarihten sonra da değişik rollerde 20 yıldır görev alıyorum. Uzun süre de genel sekreterlik yaptım, iki yıldır da başkanım. 90’da Ankara Tabip Odası’nda benim de yer aldığım Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği grubu, herkesin kendini dahil hissettiği bir TTB mecrası diye ifade ediyordu çizgimizi.  Daha aktif, yüzü sokağa da dönen bir gruptuk. O çizgiyi Selim Ölçer ile TTB merkezine taşıdık. 90’dan bu yana yeni isimler de girdi ama asıl olarak bu grup merkezin yönetiminde oldu. Yönetimi almak için mücadele eden iktidarlar tabii ki oldu. Örneğin Osman Durmuş TTB yönetimine aday olmuş, seçilememiştir. Recep Akdağ, 2002’de bir grubun onur kurulu adayıydı; bakanlıktan hemen önceydi. Hatta espri çıkmıştı, seçilemeyenler bakan oluyorlar diye.

 DİYALOG: MARAZİ MUHALEFET YAPMIYORUZ

13 Mart’ta bir mitingimiz olmuştu burada. O mitingin ruhunu, taleplerini ifade etmek için randevu alıp yönetim olarak gidip bakan ile görüştük. 2011 içerisinde telefonla da görüşmemiz oldu ama sıcak bir ilişki olmuyor. Biz getirilen piyasalaştırılmış sağlık hizmeti içinde hekimlik değerlerinin korunmasının çok zor olacağı düşüncesi içindeyiz. Bu biçimiyle kaybeden hekimliktir, vatandaşın beklentisine de dek düşmeyen bir hekimlik yapma tarzı doğuyor. Buna adapte olmamız hekimlikten taviz anlamına gelir. Sağlık Bakanlığı’nda sürekli artan bir taşeron işçi var. 2002’de 18 bin, 2011’de 118 bin. Belli ki herkesi kapsayan bir süreç olarak yürüyecek. Ama destek! Elbette destek, sigara evet, domuz gribi aşısına evet. O zaman bütün veriler bu aşının olunması gerektiği şeklindeydi, bakan da bunu söylüyordu. Başbakan aşı konusunda bakanı hak etmeyen bir tutumla konuştu, buradan telefon kaldırıldı.  O zamanki TTB Başkanı Gencay Gürsoy, “Sayın bakan bize düşen bir rol varsa yanınızdayız” dedi. Yani marazi bir muhalefet değil yaptığımız. Hekimlik meselesine uygun noktalarda tabii destek oluruz. 99’da da yönetim olarak bakan Osman Durmuş’a, Oktar Babuna meselesi nedeniyle teşekkür etmiştik.

 KARARNAME: KAMU YARARINA TABİPLİK MADDESİ ÇIKARILDI

İki kararnameyle tüm sağlık ortamını ilgilendiren düzenlemeler yapıldı. Açıkçası bir süreç yaşıyoruz. Bakanın “reformlar için teorik hazırlık dönemi” dediği 2002 öncesine bizim okuduğumuz kitaplarda “sağlıkta varolanı çökertme dönemi” deniyor. Şimdi daha bozma gibi düzenlemeler yapılıyor. İstanbul’da öne çıkmış, Cerrahpaşa ve Çapa Tıp’ta yüzde 55 oranında işgücü kaybı var. Ya istifa edip, ya da emekli olup ayrılmış. Biz aslında tam günü daha önce de şimdi de destekliyoruz. Ama bu yasa hekim işgücü piyasası düzenleme yasasıdır. Nasıl olur da sağlığı giderek daha büyük ölçekli sermayeye devredebiliriz? Nasıl olur da hekimler dahil bütün sağlık çalışanlarını taşeron, güvencesiz bir çalışma modeline çekebiliriz? Bu yüzden itiraz ediyoruz. Çizilen tablo hekimlerin takatini çok zorluyor. Bakın 2 Kasım’daki kararname, yasamızın ilk maddesinden bir cümleyi çıkardı; “Tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak. “ Bu cümleyi neden çıkarır hükümet? Bunun olmadığı bir tabiplik olur mu? Bu bende bir isyan duygusu doğuruyor, konuşurken öfkeleniyorum. Bir odamız üyelerine yazı yazıyor, “Sevgili meslektaşlarımız lütfen hastalarımıza yeterli süre ayırın.”. Tepkiler geliyor meslektaşlarımızdan. “Maaşımızı Tabip Odası mı verecek” diye. Bu tepkiyi anlıyorum, kızmıyorum. Çünkü performans sistemi var. Ne kadar çok hasta bakarsan o kadar para kazanırsın. Ama bu tepki hekimliğe ne kadar uygun?  Bu böyle olunca tabii moralimiz bozuluyor, hekimlik değerleri giderek silikleşmeye başlıyor.

 TAM GÜN: BAŞBAKAN ÖZEL AMA VATANDAŞ NE OLACAK?

Sayın Bakan Akdağ, 23 Kasım’daki Meclis sunusunda “Milli iradeyi meslek örgütünün ayaklarının altına seremem. Tam günü hiç kimse için bozamayız” diyor. İki gün sonra da Başbakanın ameliyatını bu düzenleme nedeniyle emekli olan bir meslektaşımız yaptı. Başbakana yapılan uygulama aslında özelde çalışan bir doktorun kamu hastanelerinde ameliyat yapamayacağı kuralının yanlışlığını kanıtladı. 26 Ağustos’taki düzenleme ile öğretim üyelerine dendi ki, ya özele geçin ya bu tarafa. Çok sayıda insan böyle mağduriyetler yaşıyor. Hekimi üniversitede ama aynı zamanda özelde çalışıyor, günlük mesai içerisinde hastaya elini süremiyor.   Başbakan için bu çelişki görmezden gelindi. Tabii biz de şunu biliyoruz, Başbakan özel bir kişi. Ama özel durumlar o kadar artabiliyor ki, o zaman vatandaşın durumu ne olacak? Açıklamamızda onu yazdık. Başbakana acil şifalar diliyoruz; başbakanın tedavi için Türkiye’de tedavi yolunu seçmesinden memnun olduk; Ama bilgilerimize göre oranın doktorları değil başka bir heyet getirilmiştir, bu meslektaşımız bu düzenleme ile emekli olmuştur. O nedenle bu yaptığı da suç. Bakanın bu eşitsizliği tekrar değerlendirmesini bekleriz” dedik. Açıkçası bir hakka işaret ettik.

21 ARALIK: KARANLIĞIN EN UZUN OLDUĞU GÜN EYLEMDEYİZ

“Haydi” klibini hazırlamak benim fikrimdi, doğru. Türkiye’de yaptığım gezilerde şunu gördüm; bir çekinme ve kendini ifade etmeme hali var. Doktorlar biz görüştüğümüzde mutsuzuz diyorlar. “Arkadaşlar, Sağlık Bakanına söylesek web sitesine anket koysalar mutsuzuz diye işaretler misiniz?”  El kaldırmıyorlar, işaretlersek bizi bulurlar! Arkadaşlar siz hekimsiniz, mutsuzum demek suç mudur?  Hekim bunu söylemekten çekiniyorsa vatandaşın halini bilmiyorum ben. O zaman bir duyguya ihtiyaç var, haydi ayağa kalkalım dedik. Hekim arkadaşlarla toplanıp o klibi çektik.  Çok olumlu tepkiler aldık. Sonra bir profesyonel kuruluşla bir klip daha çektik, o da “Sözlerimi geri alamam.” 100’ün üzerinde klip çekildi Türkiye’nin her yerinde, onlar birleştirildi.  13 Mart mitinginin çağrısı o kliple yapıldı. Yine önümüzde bir programımız var, bu kararnameleri kabul edemeyiz. Önce partilere ziyaretlerde bulunacağız. 21 Aralık’ta “Türkiye’de sağlık hakkı meclislerini kuruyoruz” diye o gün hizmet sunamayacağız. Biliyorsunuz, 21 Aralık en uzun gece.  Sloganımız da şu, karanlığın en uzun, ışığı en az olduğu anda başlıyoruz! Sonuç alamazsak, bizim için çok zor olan bir süreci, süresiz greve gitme sürecini örgütlemek üzere kararlıyız. Bugüne kadar hep bir günlük etkinlikler yapmıştık.

KOLESTEROL: HAYAT MEDİKALİZE EDİLMEMELİ

Kolesterol tartışmasında skalanın dışına çıkıldı. Gündelik hayatın medikalize edilmesi çok tehlikeli bir şey. İnsanlar her yediğini, içtiğini içinde selenyum mu var, onda şu mu var diye ruh sağlıklarını bozabilecek bir noktaya getiriyorlar.  Meslektaşlarımızın bu tür tartışmaları özenle yürütmeleri gerektiğine inanıyoruz. Kimi literatür bilgilerini, kimi endişe taşıyan konuların hassasiyetle tartışılmasında yarar var. Şimdi yumurta yiyelim mi yemeyelim mi ile ilgili görüş açıklayan meslektaşımız toplum yararına paylaşmaktan ziyade delikanlı edasıyla “Beş tane yiyebilirsiniz” noktasına götürüyor. Bunu şık bulmuyoruz.

FARUK BİLDİRİCİ/ HÜRRİYET PAZAR/ 11 ARALIK 2011


 
MUAMMER GÜLER
HÜSEYİN AYGÜN
METİN KAÇAN
HAKAN FİDAN
AYKUT KOCAMAN
ÖZAL AİLESİ
AHMET ALTAN
ÖMER DİNÇER
MEHMET NİHAT ÖMEROĞLU
SALİH MEMECAN
FAZIL SAY
ŞEMDİN SAKIK
ALAADDİN YÜKSEL
RECEP GÜVEN
ABDULLAH AVCI
SAMET GÜZEL
OSMAN CAN
SIRRI SAKIK
MEHMET TERZİ
HAKAN EVRENSEL
ERŞEN SANSAL
ŞENGÜL HABLEMİTOĞLU
ABDURRAHMAN ÇELİK
AZİZE SİBEL GÖNÜL
GÜLTEKİN UYSAL
ALPER TAŞ
AYLİN NAZLIAKA
RAHMİ SALTUK
FATİH ERBAKAN
ZEYNEP ALTIOK AKATLI
MÜYESSER YILDIZ
CEVDET ERDÖL
VELİ AĞBABA
MURAT BAŞESGİOĞLU
AYGÜN ATTAR
ÖMER TAŞLI
ERGİN CİNMEN
NEVİN ERGUN
YAŞAR SEYMAN
ÖMER ÖZKAN
MUSTAFA BALBAY
KORAL ELÇİ
TOLGA İSLAM
AYHAN SEFER ÜSTÜN
SACİT KAYASU
TOLGA ÇANDAR
HAKAN KUTLU
BİLAL MACİT
OĞUZ KAĞAN KÖKSAL
BURHAN SÖNMEZ
ZİYA HALİS
ŞENOL BAL
ERİŞ BİLALOĞLU
MUHARREM İNCE
TURAN EROL
ERTUĞRUL SAĞLAM
YAKUP BİLGE
LEVENT KAZAK
METİN FEYZİOĞLU
ASIM GÜZELBEY
AYLA AKAT ATA
YÜCEL KANPOLAT
BİRGÜL AYMAN GÜLER
KEMAL ÖZTÜRK
HASAN GERÇEKER
ARTUN ÜNSAL
RENGİM GÖKMEN
SEMİH GÜMÜŞ
MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU
SEVGİ ÖZEL
ORHAN GAZİ ERTEKİN
SALİH BEZCİ
TUĞRUL TÜRKEŞ
MÜFİT ÖZDEŞ
ZAFER ÜSKÜL
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
AZİZ KOCAOĞLU
HÜSEYİN ANGOLEMLİ
TAYFUN ACARER
ZELİHA BERKSOY
İREM ÇİÇEK
MUZAFFER İLHAN ERDOST
ALİ FAHİR KAYACAN
ÜMİT ŞAHİN
KÜÇÜK İSKENDER
YILMAZ BÜYÜKERŞEN
IŞIL KARAKAŞ
ALİ NESİN
ZEKİ DEMİRKUBUZ
TARIK ZİYA EKİNCİ
EGEMEN BAĞIŞ
LEMİ BİLGİN
MEHMET EROĞLU
CEMAL TALUĞ
MEHMET GÖRMEZ
İONNA KUÇURADİ
YALÇIN GÖKÇEBAĞ
ALİ EROL
ÜMİT KOCASAKAL
NURCAN TAYLAN
1 - 2
> >>>


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr