1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 YÜCEL KANPOLAT
 09 Ekim 2011, Pazar
 

BİZİ HEMEN ÇÖPE ATMAMAK LAZIM

Prof.Dr.Yücel Kanpolat, ağrı cerrahisinde dünyaca ünlü bir bilim adamı. Üç yıldır da Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Başkanıydı. Ama hükümetin çıkardığı ve TÜBA’nın özerkliğini kaldıran kararname nedeniyle görevi sona eriyor. Eşyalarını toplamış, hükümetin yeni başkanı atamasını bekliyor. Yine de hükümetin geri adım atmasını umudunu korumaya çalışıyor. Aksi halde TÜBA’dan istifalar birbirini izleyecek.

 AĞRI CERRAHİSİ: KANSER AĞRILARINI ORTADAN KALDIRIYORUM

Ben ortopedist olmak istiyordum. Beni tanıyan ağabeyler, “Sen beyin cerrahisine gir” dediler. Neyse girdik. Açıkçası şikayetçi değilim. Beyin cerrahisinde ufuk çok geniştir. Çok iyi şeyler yapabilmek mümkün. Zaman içinde üst üste koya koya buraya geliyorsunuz. Ben şu anda biliyor musunuz, kendi alanımın dünyada en tecrübeli cerrahlarından birisiyim. Ben ağrı cerrahisini seçmiştim. Benim ismimle anılan cihazlar var. Bilgisayarlı tomografiyi kullanarak, ağrıyı taşıyan sistemi bir iğne elektrot ile harabetme esaslı bir yöntem geliştirdim. Trigeminal nevralji (yüz bölgesinde şimşek çakar tarzda ağrı atakları), glossofaringeal nevralji (şimşek çakar tarzda boğazda ağrı atakları), genikulat nevralji (şimşek çakar tarzda kulak içinde ağrı atakları), atipik yüz ağrıları ve dayanılmaz kanser ağrılarını ortadan kaldırıyorum. Tedavi etmiyorum, onun duyduğu ağrıyı yok ediyorum. Son dönemde kanser ağrılarında yoğunlaştım. Bu kanser hastaları nasıl uyuyacaklar? Oturup bir kadeh içki içemeyecek mi? İki kaşık mantıyı ailesiyle yiyemeyecek mi? Sen ölüme mahkumsun, bir şey yapma mı diyeceğiz? Bir genç kanser hastasının ailesi bana sonra teşekkür etti.  “Size minnettarız, kaybettik ama hiç değilse ağrı çekmedi” dediler.  Mesela Konya’da sıkıyönetim komutanlığı yapan bir paşamızı hatırlıyorum, kendisi üç defa intihara teşebbüs etmiş. İkisinde elinden silahı almışlar, birinde silah patlamamış.  Yüz bölgesinde giderilebilecek bir ağrı. Geldi o gün hallettik çekti gitti. Kafanın tabanındaki bir delikten kafanın içine gireriz. Orada siniri harabederiz ve hastayı göndeririz evine.  Başka ülkelerde de ameliyatlar yaptım. Yurt dışından aşağı yukarı 40 uzman geldi bunları eğittim ve gönderdim. Halen ABD’de Portlant’daki üniversitede Paxton öğretim üyesiyim. Ayrıca, Almanya Hannover’de Uluslararası Neuroscience Kliniğinde Uluslararası Ağrı Cerrahisi Profesörüyüm.

 BEYNE SAYGI: TANRI ROLÜ DÜŞÜNCESİ CERRAHLARDA VARDIR

Bir gün bir genç adam geldi, şiddetli ağrısı var kıvrım kıvrım kıvranıyor yazık. Uygulamayı yaptık ağrısı geçti. Döndü bana, “Doktorcuğum Bodrum’a gidebilir miyim?” dedi. Bir gün muayenehanede hasta bakarken birden içeriye zıpkın gibi bir delikanlı girdi. “Tanımadın değil mi, ben filan. Bodrum’dan buraya kadar arabayı ben kullandım” dedi. Yani işte bu yeterli. Herkes skora bakıyor, herkes istatistiklere bakıyor. Tanrının rolüne soyunma düşüncesi cerrahların hepsinde biraz vardır. Eğer hayatı biliyorsanız, o bir hücrenin içerisindeki organizasyonu düşünün sonra da kendinizi düşünün.  Yaptığımız iş önemlidir. Ama bu doğadaki organizasyonun yaratmış olan yüce bir varlık varsa onun yerini kapmak senin ne haddine kardeşim? Biraz haddimizi bilsek çok iyi olur. Hatta bazen “Efendim beynin şu kadarını çözdük, şu kadarını çözeceğiz inşallah” falan gibi laflar ediyoruz. Nereden çözdük? Biz sadece kaba morfolojiyi biliyoruz. Fizyolojiyi bile adam gibi bilmiyoruz. Beyine saygı duyuyorum. Ben haddini biraz bilen bir insanım. Tevazu iyidir, biraz gereklidir de. Herşeyi yapmaya muktedir görebilir bazen insan kendini. Bu iktidar hırsı şeklinde de olabilir meslekte megalomani şeklinde de. Ama kendimizi tanısak iyi olur.

 TÜBA: YAŞLANDIK DİYE BİZİ ÇÖPE ATMAMAK LAZIM

TÜBA ile ilgili böyle bir değişikliği bekliyorduk. Çünkü Türkiye’de birçok kurumla ilgili düzenlemeler yapıldı. Kararnameyle üç önemli değişiklik getiriliyor. Birincisi dünyada doğru dürüst akademilerin hepsi kendi üyelerini kendileri seçerler. Burada üçte birini YÖK, üçte birini hükümet, ancak üçte birini TÜBA seçiyor. Hükümet TÜBA’yı kontrol etmek istiyor gibi bir yoruma geliyoruz. İkincisi bu akademilerin başkanı akademi tarafından seçilir. Yeni başkanı, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı üçlü kararnameyle atıyor. Bundan sonra bir özerklikten söz etmek mümkün olmayacak. Bunun örneği gelişmiş ülkelerde pek yoktur. Bilim özgür olmalıdır.  Zaten Bilim Akademisi Türkiye’de geç kalmış bir kurum.  Avrupa’da 1600’lerin başında başlamıştır bu hareketler.  1993’te rahmetli Erdal İnönü beyin gayretleriyle.  2008’den beri başkanım. Benim görev sürem kararnameye göre bitti ama yeni başkan atanıncaya kadar başkan olarak kalabilirmişim. Üçüncüsü, dünyanın hiçbir yerinde insanlar yaşlandı diye akademiden dışlanmaz. Yani şimdi siz Churchill’i, Celal Bayar’ı, “Hayır kardeşim sen politika yapamazsın” diye atabilir misiniz? Peki, akademi üyelerinden ne istiyorsunuz? Akademi üyelerine diyorsun ki, “Sen yaşlandın artık burada çalışma”. Şeref üyeleri genel kurula katılamıyorlar, üye öneremiyorlar, en önemlisi bu.  Biz bununla yara aldık. Yani Halil İnalcık hocadan dünya kadar öğreneceğimiz şey vardı. Bakın size söyleyeyim; üyelerimizden Bernard Lewis, Halil İnalcık, Halet Çambel ve Nimet Özgüç 95 yaşında. Gazi Yaşargil hocamız 86 yaşında. Gazi hocadan bir şey öğrenmeyi engellemenin kime ne yararı var Allah aşkına? Biz burada birbirimizin beynini besleyerek gelişiriz. TÜBA bir okuldur, biz daha yeni yeni adam oluyoruz. Bu yıl 70’ime gireceğim, benim dünyada bazı şeyleri en iyi bildiğim söylenir ama ben bu arada bazı şeyleri bilmediğimin de farkındayım. Daha yapacak çok şey var, öğrenecek çok şey var. Bizi de hemen çöpe atmamak lazım. 

 BEKLİYORUZ : İSTİFAYI GELİŞMELERE GÖRE DÜŞÜNECEĞİZ

Buradan bir kriz çıkarmak kolay. Ama bu bir marifet değildir bana göre. Üyelerimiz son derece duyarlı davranmışlardır. Herkes biz istifa ediyoruz diyebilirdi, etmediler. Yani bu iş düzeltilsin derdinde insanlar. Onlara bunu söyleten ne? Sadece bilim adamı sorumluluğu. Yani istifa gibi bir kahramanlık yapmanın şimdilik anlamı yok. Ama bunların sonucunda bazı arkadaşlarımızın TÜBA’dan istifa etmeyeceği de sözkonusu olamaz. Bunu birçok üye düşünecektir. Gelişmelere göre bir şey söylemek durumundayım. Kaygılarımı sayın cumhurbaşkanına görüşmemizde ifade ettim. Bu işin olmamasının yararlı olacağını düşünüyorum. Bakın çeşitli ülkelerden bilim kuruluşları TÜBA ile ilgili gelişmeyi öğrenip bildiriler gönderdi; onları dosya haline getirip cumhurbaşkanına verdik.  Bunu Türkiye aleyhine kullanabilirler. Kararnamenin değişmesini, vazgeçilmesini bekliyorlar. Şu anda biz de Cumhurbaşkanının, Sayın bakan ile görüşmesini bekliyoruz. Halen ne olacağımız ile ilgili kesin bir yol haritası çizebilecek durumda değiliz. Bazı belirsizlikler var.

 LAİKLİK: BİLİM TAKDİR EDİLMEDİĞİ YERDEN GÖÇER

Hükümet ile özel bir çatışma, anlaşmazlık asla olmadı. Biz bir kavga kurumu değiliz ki. Fakat TÜBA’nın 2006’da yayınladığı duyuruda “Ülkemizde bilimsel ve özgür düşünce, köktendinci akımların tehdidi altındadır. Laiklik kavramı, politik bir pazarlık konusu haline gelmiştir” deniyordu. Bu tarz fikirlerin savunulması da hükümetin TÜBA’ya müdahale etmesinde bir etken olabilir. TÜBA bugünkü hükümet gibi düşünmeyen bir kurum olabilir. Biz herkes gibi düşünmek zorunda değiliz ki. Bizim düşüncelerimiz yadırganabilir, yanlış da olabilir. Bu yanlışa ilk itiraz edecek kurum gene biz olmalıyız. Ama bilim adamlarının oluşturduğu özerk bir akademi ihtiyacı var mıdır? Kesinlikle evet. Ankara’da İbni Sina Hastanesinin önündeki İbni Sina heykelinin altında bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göçer” diye yazar. Güzel bir heykeldir o.

 NÖROŞİRÜRJİ KONGRESİ: İŞİMİZ İNSANI İNSAN YAPAN ORGAN

Bizim sindirim sistemimiz, üreme sistemimiz diğer memelilerden farklı değil. Bizim insan olarak en önemli farklılığımız beynimiz. O organa biraz saygı duymak, o organı kullanmak gerek. Biz nöro bilimci olarak insanı insan yapan organla ilgileniyoruz. Bugünün dünyasında insanlar kolay şeyleri seviyorlar. Kolay para kazanmayı, kolay kariyer yapmayı seviyorlar. Oysa nöroşirürji zahmetlidir. Nöroşirürjide biz dünyanın iyilerindeniz, dünyada çok özel bir yerimiz vardır. Biz bunun için emek verdik, iyi organizasyonlar kurduk. Eğitime, yayına çok önem verdik. Nöroşirürji Derneği destek verdi. Yakın zamanda dünya kongresini aldık,  2017 yılında İstanbul’da yapılacak. Neresinden bakarsanız bakın 5 bin özel insana İstanbul ve Türkiye tanıtacaksınız. Bunun için müteşekkirim, Başbakan ve hükümet yardım da etti bize.  Başbakan oy verecek insanları davet etti, İstanbul’da ağırladı, hükümetin böyle bir işi desteklediğini söyledi. Bunu çok önemli ülkelerin elinden koparıp aldık. İngiltere, Arjantin, İspanya gibi. 1994’te de Antalya’da kongre yapmıştım. Hala dillere destandır. Galayı Aspendos’ta yapmıştık.

 DOKTORLUK: KİM KUSMUK DOLU AĞZA SOLUNUM YAPAR?

Mezun olduktan sonra bir Ergani maceram var, ben Doğu’nun doktor babosuydum. Orada üç yıl çalıştım. O dönemde biliyorsunuz Zap suyuna köprü projeleri falan vardı. Bu ülkeye hizmet etmek istiyoruz diyen idealist insanlar vardı. 1965’te mezun oldum, hemen Ergani’ye gittik. İlk sosyalizasyon çalışmasıdır. O zamanki rahmetli hocamız Nusret Fişek müsteşar olarak bu işin arkasındaydı. Bugünkü gibi hekimleri itip kakan yöneticiler yoktu o zaman. Bunun altını çizerek söylüyorum. Ben Ergani’de çalışırken yalnız değildim ki, beni destekleyen bakanlığım vardı. Kim ağzının içi kusmuk dolu bir adamın ağzına solunum yapar? Ama biz yaparız! Peki bunun için neden suçlanıyoruz? Türkiye’de belirli alanlarda para kazanan insanlar vardır ama doktorlar hep nedense paragöz bilinirler. Bunu doğru olmadığı gerçeğine geliyorum ben.

 FUTBOL OYNADIM: KALENİN ARKASINA BİRİNİ OTURTURDUM

Yazmayı seviyorum. Çünkü iyi bir ortaokul ve ilkokul eğitimi aldım. Memur ailesi çocuğuyum. Rahmetli babam bir defa okula gitti, o da öğretmenlerime çok kitap okuduğumu söylemek için. Öğretmenler, “Okusun bir zarar yok” deyince mabeyn odası bana verildi. Orada canım istediği kadar kitap okudum. Klasikler, macera romanları, Mayk Hammerler, Pardayanlar. Futbol da oynadım, kaleciydim. Kalenin arkasına bir adam oturturdum. “Bak hatalarımı bana söyle” derdim. Hatta genç milli takıma seçilmem bile konuşuldu. Ya tıbbiyede olacaktım ya futbolcu olacaktım. Köycülük kulübü de kurmuştuk, cemiyetçilik de yapıyorduk. Siyaset işin başında idealimdi diyebilirim. Ama bilimin tadını aldıktan sonra siyaset kuru ve yavan geldi. Günümüzde siyaset insanları tavlama sanatı olarak düşünülüyor. Oysa siyaset ufuk ister, ufka sahip büyük adamlar ister. Bugünün siyasetinde o eksikliği görüyorum.

 İSVEÇ’E GİTTİM: GAZİ YAŞARGİL’DEN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM

Nöroşirürjiye başladıktan sonra yurtdışına gittim. Hatta öğrenciyken İsveç’e, Almanya’ya gittim. Ama öyle uzun süreli gitmedim. Gittim bir şeyler öğrendim geldim denedim. 77’lerde ben Gazi hocanın (Yaşargil) yanına gitmiştim, mikroşirürji öğrenmeye.  Gazi hocadan çok şey öğrendim. Gazi Hoca, bu yüzyılın beyin cerrahisinde çığır açmış, çok özel bir yeri olan hocadır. Bugün Nepal’da, Katmandu’da, efendim İstanbul’da beyin cerrahisi güvenle yapılabiliyorsa bunu Gazi Hocaya borçluyuz. Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmak böyle adamlar yetiştirebilmektir bana göre.  Yaptığınız işte tutkulu olacaksınız ama körü körüne aşık olmayacaksınız. Bunu Gazi Hocadan öğrendim. Aşık olmamak elde değildir çünkü sizin çocuğunuz. Ama dozu kaçırmamanız lazım. O körlük çok zararlı bir şey. “Ben var ya ben, beni ne doktorlar ne mühendisler istedi!” İşte oraya girmemek gerek.

 ÇALIŞMAYA DEVAM: BAKIN ELLERİM TİTREMİYOR

Akademik yaşamım boyunca hep Ankara Üniversitesi’ndeydim. Onunla övünebilirim. Ankara Üniversitesinin malıyım. Ben üniversitemi severim, önemserim. Üniversitem de beni önemser. 2008’de emekli oldum. Halen çalışmaya devam ediyorum. Bakın ellerim titremiyor. Şimdilerde biraz bilim tarihi okuyorum. Aslında imkanım olsa bir doktora yapsam diye düşünüyorum. Çünkü akademisyenliğin ilk şartı bana göre doktoradır. TÜBA’dan sonra pekala böyle şeyler düşünülebilir.

 AİLEM: HAYAT VARSA HERŞEY VAR

Eşim Ayfer dürüst bir kadındır. O da benim gibi çok çalışır. Ciddi bir hekimdir. Onların çalıştığı alanın araştırma tarafı kıttır, bunu eleştiririm. 30’lu yaşlardaydım evlendim. İki oğlumuz oldu. Maalesef bir oğlumu kaybettim. Hayat varsa herşey var. Kennedy’nin bir kitabında okumuştum; “Zorluklar karşısında zarafet” der cesaret için. Hayatta o zorluklar hep var. O zarafete de ihtiyaç var. Diğer oğlum, kızım ve torunlarım bizim için çok değerli. Oğlum İstanbul’da Finans alanında çalışıyor.

 YÜZYIL: HARRY POTTER OKUNAN ÇAĞ BİLGİ ÇAĞI OLAMAZ 

Bilgi çağında olduğumuzu pek sanmıyorum. Bakın en popüler içecek ne, en popüler yiyecek, en popüler kitap? Cola içilip, fast food yenilen, hele Harry Potter’ın en çok okunduğu yüzyıl bilgi yüzyılı olabilir mi?  Teknoloji çağı diyebiliriz. Teknoloji aldı başını gitti. Ama bilgi, bilim deyince başka şeyler anlıyorum. 2003’te Afganistan’a gittikten sonra yazdığım bir yazıda “Acaba bilim ve enformasyon zenginliği içerisinde kurgulanmış bir kamuoyunun kurgulanmış bilimcileri miyiz?” diye sormuştum. Evet öyleyiz. Afganistan’da bir çocuk hastanesine gittim, insan olmaktan o kadar utandım ki fotoğraf bile çekemedim. Bunu fark edebilmişsem benim kurgulanmadığım konusunda bir dayanak noktası sayılabilir. Bugün insanlar evleniyorlar, moda olarak çok seyahat ediyor, tatile çıkıyorlar. Peki bunlarda bir kurgulanma var mı yok mu? Bir dönem narsuyu içtik. Çok iyidir çok yararlıdır diye. Ondan evvel başka bir şeydi. Biz büyük bir pazarın unsurlarıyız. Hastalıktan rant çıkarma yapılanması var. Bu doğru değil. Sağlık programlarına karşı dikkatli olmak gerekir. Biz aklımızı yeterince kullanmıyor, sorgulamıyor, itiraz etmiyoruz. Yumurtanın kötü olduğuna karar vermiştik. Neye göre? Şimdi iyi olduğuna kadar verdik. Acaba birileri bizimle oynuyor mu? Bu soruyu sormak bilim adamının görevi. Bugünkü dünyada Allah aşkına bana söyler misiniz? Hem sürdürülebilir kalkınma olacak, hem de çok üretip çok tüketeceğiz. Bu mümkün değil.  İnsan doğanın efendisi değildir. Aklıyla biraz farklıdır. Hepsi o kadar.

 FARUK BİLDİRİCİ/ HÜRRİYET PAZAR / 9 EKİM 2011


 
MUAMMER GÜLER
HÜSEYİN AYGÜN
METİN KAÇAN
HAKAN FİDAN
AYKUT KOCAMAN
ÖZAL AİLESİ
AHMET ALTAN
ÖMER DİNÇER
MEHMET NİHAT ÖMEROĞLU
SALİH MEMECAN
FAZIL SAY
ŞEMDİN SAKIK
ALAADDİN YÜKSEL
RECEP GÜVEN
ABDULLAH AVCI
SAMET GÜZEL
OSMAN CAN
SIRRI SAKIK
MEHMET TERZİ
HAKAN EVRENSEL
ERŞEN SANSAL
ŞENGÜL HABLEMİTOĞLU
ABDURRAHMAN ÇELİK
AZİZE SİBEL GÖNÜL
GÜLTEKİN UYSAL
ALPER TAŞ
AYLİN NAZLIAKA
RAHMİ SALTUK
FATİH ERBAKAN
ZEYNEP ALTIOK AKATLI
MÜYESSER YILDIZ
CEVDET ERDÖL
VELİ AĞBABA
MURAT BAŞESGİOĞLU
AYGÜN ATTAR
ÖMER TAŞLI
ERGİN CİNMEN
NEVİN ERGUN
YAŞAR SEYMAN
ÖMER ÖZKAN
MUSTAFA BALBAY
KORAL ELÇİ
TOLGA İSLAM
AYHAN SEFER ÜSTÜN
SACİT KAYASU
TOLGA ÇANDAR
HAKAN KUTLU
BİLAL MACİT
OĞUZ KAĞAN KÖKSAL
BURHAN SÖNMEZ
ZİYA HALİS
ŞENOL BAL
ERİŞ BİLALOĞLU
MUHARREM İNCE
TURAN EROL
ERTUĞRUL SAĞLAM
YAKUP BİLGE
LEVENT KAZAK
METİN FEYZİOĞLU
ASIM GÜZELBEY
AYLA AKAT ATA
YÜCEL KANPOLAT
BİRGÜL AYMAN GÜLER
KEMAL ÖZTÜRK
HASAN GERÇEKER
ARTUN ÜNSAL
RENGİM GÖKMEN
SEMİH GÜMÜŞ
MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU
SEVGİ ÖZEL
ORHAN GAZİ ERTEKİN
SALİH BEZCİ
TUĞRUL TÜRKEŞ
MÜFİT ÖZDEŞ
ZAFER ÜSKÜL
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
AZİZ KOCAOĞLU
HÜSEYİN ANGOLEMLİ
TAYFUN ACARER
ZELİHA BERKSOY
İREM ÇİÇEK
MUZAFFER İLHAN ERDOST
ALİ FAHİR KAYACAN
ÜMİT ŞAHİN
KÜÇÜK İSKENDER
YILMAZ BÜYÜKERŞEN
IŞIL KARAKAŞ
ALİ NESİN
ZEKİ DEMİRKUBUZ
TARIK ZİYA EKİNCİ
EGEMEN BAĞIŞ
LEMİ BİLGİN
MEHMET EROĞLU
CEMAL TALUĞ
MEHMET GÖRMEZ
İONNA KUÇURADİ
YALÇIN GÖKÇEBAĞ
ALİ EROL
ÜMİT KOCASAKAL
NURCAN TAYLAN
1 - 2
> >>>


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr