1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 TRABZON DOSYASI
 11 Şubat 2006, Cumartesi
 

TRABZON’DA NELER OLUYOR?/1

 VALİ YAVUZDEMİR’DEN SİLAHA ÖVGÜ:

“PKK’YI BU HALKIN SİLAH SEVGİSİ ÖNLEDİ” 

Bu kentte hemen her insanın Trabzonlular ile ilgili bir tanımı, bir karakter tahlili var. Kiminle konuşursanız, bu kentin insanlarının farklılığının altını çiziyor;  heyecanlı, çabuk karar veren, çabuk sinirlenen insanlar olduklarını anlatıyor.

    Emniyet’ten bir yetkili ile konuşursanız, “Trabzon insanı önce harekete geçer, eylemi gerçekleştirir, sonra düşünür” tahlilini duyuyorsunuz. O bir polis ama yine de insanları kızdırmaktan endişe ettiği için ismini vermek istemiyor.

   Polis yetkilisinin bu tanımına Devlet Tiyatroları eski Müdürü Murat Gökçer de aynen katılıyor. Sadece “Ancak düşündükten sonra da pişman olurlarsa asla söylemezler” diye küçük bir eklemede bulunuyor.

   Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.İbrahim Özen’e göre, Trabzonlular hep ani kararlar vermeye alışmış insanlar. Bunun da nedeni bölgenin engebeli bir yapısının olması, sahilden itibaren hemen dağların yükselmesi. Özen de buradan hareketle karakter tahlilinde bulunuyor:  

      “Ova insanının yürürken ağır ağır karar verme imkanı vardır. Ancak burada insanlar sürekli olarak bir çukuru atlamak, taşlara basarak atlamak, derelerden geçmek zorundadırlar. O nedenle yürürken ani kararlar verir, hemen uygularlar. Bu hayatlarına da yansımıştır,  Ani karar verirler, çabuk öfkelenir, çabuk da yatışırlar. Bir ovadaki insan gibi düşünerek yürümezler. Sonucunu tam kestiremeden kararlar verirler, ama belki ondan da pişmanlık duymuştur. Ama iş işten geçmiştir.”

     Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Şefik de coğrafik yapının insanların karakterlerini çok etkilediği düşüncesinde. “Bölgemiz dağlıktır, köylere dikkat edin evler de dağınıktır” diyor. Şefik, evlerin birbirinden bağımsız olmasının insanların da “bağımsız kişilikler geliştirmesine yol açtığını” düşünüyor. “Bağımsız, hep kendi başına kararlar veren, sorunlarını kendi başına çözmeye alışmış insanlar olarak başları daha dik kişilikler oluyorlar. Dikkat edin, küçük çocuklara bile hoşlanmadığı bir şey söylediğinizde hemen size diklenir” diyor.

   Durum bu olunca da Ahmet Şefik’in tanımladığı “başı dik kişilikler”, son dönemde sorunlu günler geçiriyor. Hem aralarında küçük yaşta çocukların da bulunduğu “çeteleşmeler”, dolayısıyla da suç oranları, cinayetler, adam yaralamalar, hırsızlıklar çok artmış.

    Nedeni konusunda rivayet muhtelif. Ancak Trabzon’a girer girmez insanın yüzüne çarpan bir eksiklik var. Sovyetler’in yıkılmasının ardından Sarp sınır kapısının açılmasıyla birlikte kentte başlayan hareketlilik yok artık. Her sokakta köşe başında göze çarpan güzel Rus ve Gürcü kadınlar da yok, bavul ticareti için gelenler de…

    İşte bunun da etkisiyle Trabzon’da ekonomik durgunluk başlamış son birkaç yıldır. İşsizlik bir anda artmış, insanların refah düzeyi bir anda gerilemiş. Kentte refah düzeyi aniden 1989’a, yani Rus dalgası öncesine inince yeni yaşam biçimine alışmış insanların haliyle de sinirleri iyice gerilmiş.

    Aslında yeni dönemin ilk sinyallerinden biri, Ağustos 2003’te otellere yapılan ve bütün turistleri rahatsız eden geceyarısı baskını. O gece baskını, maalesef o güzelim isimle “Nataşa” olarak adlandırılan kadınlardan kalanların çoğunu kentten uzaklaştırdı.  Geriye Türklerle evlenen, üstelik yüzde 99’u Müslümanlığı kabul eden Rus ve Gürcü kadınlar kaldı.

    Silahların konuşmaya başladığı ilk karanlık olay, KTÜ’den Prof.Dr.Sadettin Güner ile üç yaşındaki oğlunun sırf araç benzerliği nedeniyle öldürülmesiydi.

    Geçen yıl meydana gelen bu olayları, tüm Türkiye’yi de sarsan bildiri dağıtan TAYAD üyelerinin linç girişimi oldu. Hem de iki kez ardarda yeniden yaşandı aynı olaylar. Kentin yöneticileri de yeterli önlem almamakla eleştirildi.

   Trabzonsporlu futbolcular Fatih Tekke ve Gökdeniz Karadeniz’in araçlarının haraç isteyen çete tarafından kurşunlanmasını rahip Andrea Santoro’nun öldürülmesi izledi.

   Kentte silahların bu kadar sık konuşması, insanların güvenlik kaygısı duymasına yol açmış. Sokakta, caddede kimle konuşsanız, “korktukları”nı itiraf ediyorlar. Hem korkuyorlar, hem de “yeterli güvenlik önlemi alınmaması”ndan yakınıyorlar. Nitekim soğuktan mıdır, yoksa güvenlik kaygısından mı, kentin en canlı caddeleri bile hava kararınca sakinleşiveriyor.

   Trabzon Valisi Hüseyin Yavuzdemir de kabul ediyor Trabzon’da olayların arttığını. Hemen ardından da ekliyor, “Bütün Türkiye’de suç sayılarında artış var.” Yavuzdemir, bunun nedenini, yeni ceza yasasında görüyor:

   “Yeni ceza ve adalet sisteminde mala karşı işlenen suçlarda cezalar azaltıldı. 17 yaşın altında çocuk suçluların tutuklanmaları  zorlaştırıldı. Organize suç örgütleri, bunu öğrenince çocuklarımızı maşa olarak kullanmaya başladılar.

    İkincisi bir mülki amir olarak yetkilerim daraltıldı.  Umuma açık yerlerin genel olarak aranması talebim bile hakim onayı olmadan uygulanamıyor. Hırsızlığın cezası da azaltıldı, hırsızlık arttı. Akçaabat’ta jandarma bir oto hırsızını yakaladı, mahkeme serbest bıraktı.

    Bu gelecekte şöyle bir olumsuz gelişmeye neden olabilir. İkakı hak diye bir kavram var. Devlet cezasını vermezse vatandaş ceza vermeye kalkar. Bu son derece tehlikeli olur.”

   Yavuzdemir bu görüşünü İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun da bulunduğu bölge valileri toplantısında gündeme getirdi.

    Vali Yavuzdemir’in “Trabzonlu tanımı” kentteki milliyetçi ve muhafazakar duyarlılıkları öne çıkarıyor. “Trabzon halkında bayrak ve vatan sevgisi tanrı sevgisi kadar kutsaldır” diyor. Halkın “silah sevgisi”ni de övüyor vali:

   “PKK bu yörelere gelememişse bunun nedenlerinden biri bu insanların silah sevgisidir.  Bu insanlar kırsalda da olsa hepsi silah taşıyor. Biz isteyene ruhsat veriyoruz. Tabii şartları taşıyanlara. Kayıtlı silahtan korkmamak lazım. Ruhsatlı silahtan balistik örnek alınır, takibi kolaydır. Ruhsatlı silahla işlenen suçlar yüzde 3 civarında.”

   Baro Başkanı Mehmet Şentürk’ün de aralarında bulunduğu birçok Trabzonlu’nun tersine vali Yavuzdemir, kentte “çeteler”in, adam öldürme ve yaralama olaylarının arttığı görüşünde değil. Trabzon’dan Alaattin Çakıcı, Oflu İsmail, Kürşat Yılmaz ve Sedat Peker gibi ünlü “babalar”ın çıktığını, bu isimlerin bu kentte doğduğunu anımsatıyoruz. Vali Yavuzdemir, keskin bir ifadeyle elini sallayarak konuşuyor:

    “Vallahi biz devlet babayız. Üstümüzde başka bir baba tanımayız. Devletin gücü her şeyin üstündedir.”

   Yavuzdemir, konuştuğumuz çoğu kişinin tersine kentte ekonomik durgunluk olduğunu da kabul etmiyor. Yıl sonunda tamamlanacak Karadeniz otoyolu sayesinde bölgenin yılda 8-10 milyon turist ağırlayacak bir yer haline geleceğinden sözediyor. “Lüks turistik yerler yapılacak. Bölgeyi kötü etkileyen, Nataşalar’ın barındığı batakhane gibi oteller de kendiliğinden devreden çıkacaktır” diye konuşuyor.

    Hürriyet’in geçtiğimiz günlerde yayınladığı “basiretsiz” başlığı valiyi üzmüş. “Ben 33 yıllık mülki idare amiriyim.  33 yılda bir tecrübe kazanamamışsam bırakıp emekli olayım. Bu sözü kabul etmiyorum” diyor. TBMM’de Susurluk Komisyonunda bile görev yapmış. Geçmişte AKP’den aday adayı olduğu, aday olacağı iddialarını da yalanlıyor ama “Elbette beni bu hükümet atadı. Vali, ilde hükümeti temsil eder, programının yürütülmesinden sorumludur” demekten de geri kalmıyor.

    Vali’nin bir özelliği de kentin demeç verebilen tek yetkilisi olması. Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek ise nedense başka kentlerde gördüğümüzün tersine hiç mi hiç konuşmuyor…

  11 Şubat 2006/Hürriyet/Faruk BİLDİRİCİ

 

KUTU /TRABZON’A VURAN İKİ BÜYÜK DALGA

 

   1961 yılından beri şoförlük yapan Yılmaz Yıldırım da “Trabzon bitti” diyenlerden. Üstelik o, Trabzon’a vuran, kente büyük gelir getiren “iki büyük dalga”nın da tanığı. Birincisi 1972’de başlayıp 1980’lere kadar süren İran dalgası. İkincisi 1989’da başlayıp 2000’lerde biten Rus  dalgası.

    Sarp sınır kapısı açılmadan üç ay önce Azerbaycan Turizm Müdürü ve eşini İstanbul’a götürmesini unutamıyor. “İstanbul’a kadar bir kuruş harcatmayacaksın diye bana emanet etmişlerdi. Ondan sonra kapı açıldı. Sarp’a günde iki sefer yaptığımı bilirim. Ama şimdi öyle değil. Gelen giden yok, bavul turizmi  de bitti” diyor.

   Gerçekten eskiden hergün adım atılamayacak denli kalabalık olan liman bugünlerde sessizliğe bürümüş. Havaalanına inip kalkan Rus uçakları da görünürlerde yok.

 

KUTU/HIRİSTİYAN MEZARLIĞI HARABOLMUŞ

   Trabzon’da “misyonerlik” konusunda özel bir duyarlılık hakim. Bunun tarihi nedeni de geçmişte bu bölgede Rum Pontus devletinin yaşamış olması. 

 Bu geçmiş, bölgedeki “misyonerlik endişeleri”ni sürekli diri tutuyor. Trabzon’daki 10 kişilik Katolik cemaati de bu olumsuz havadan etkileniyor. Bu cemaatten Veysel Ç.ile konuşmak istedik. Ancak reddetti. Gerekçesi de, “Can güvenliğinin olmadığı bu anti demokratik ve herkesin timsah gözyaşları döktüğü bir ortamda konuşamayız” biçimindeydi.

   Trabzon’daki Hıristiyan Mezarlığı da harabolmuş durumda. Mezarlık alanı tamamen düzlenirken, eski mezar taşlarının da çoğu kırılmış. Taşlar mezarlığın ortasına toplanmış.

   Hatırlayalım, 1997’de Fener Rum Patriği Bartholomeos’un da aralarında bulunduğu “Karadeniz’i kirlilikten kurtaralım” sempozyumunun delegelerini taşıyan Eleftherios Venizelos adlı gemi, protestolar nedeniyle Trabzon limanına yanaşamamıştı.

  

KUTU/RUSLARLA AKRABA OLDUK

 

   Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şadan Eren, olayların bu kadar üst üste gelmesini tesadüflere bağlıyor. Eren’e göre, bu olayların gündemde ön sıralara tırmanmasının nedeni de başka kentlerdeki Trabzonluların çok olması nedeniyle buradaki olayların daha dikkatli izlenmesi. Kentte ekonomik durgunluk olduğunu söyleyen Eren’in durum tespiti de şöyle:

  “Rusya’daki 1998 krizi ve ardından gelen 2001 krizi bizi kötü etkiledi. İşsizlik arttı. İnsanların refah seviyesinin eski haline inmesi sıkıntı yarattı. Geçen yıl fındıkta don olayı vardı, bu yıl daha iyi. Çayda sıkıntımız yok.

   Söylendiği gibi bir kara para trafiği yok. Sadece mal satılıyor, parası geliyor. Fuhuş sektörü de en az olan illerden biri haline geldik. O zaman da insanlar, kadınlar buraya bavul ticareti için dostluk için geliyordu. Yanlış bakanlar oldu. Sonuçta bir kültür karışması oldu. Biz kız verdik, daha çok kız aldık. Şimdi artık Ruslarla akraba olduk. Artık o evliliklerden doğan çocukların Rus dedesi, teyzesi var. Kuşkusuz bunlar kalacak.”  

 

 

TRABZON'DA NELER OLUYOR/2

 

KENTİ ASIL VURAN TRABZONSPOR'DAKİ HARAÇ OLAYI

 

Trabzonspor, bu kent için hava kadar, su kadar hatta hamsi kadar önemli. Trabzonspor’un galibiyetiyle seviniyor, mağlubiyetiyle üzülüyorlar. Hem de bütün bir kent olarak.

Trabzonspor mağlup olduğu günler, kentte bazı dükkanlar açılmıyor, kentin üzerini kara bulutlar kaplıyor. Hatta Trabzonspor asbaşkanı Haşim Sayitoğlu’na göre başarısızlıklar kentin havasını bozuyor:

“Mağlup olduğumuz günlerin sonrasında kentte alışveriş bile tatlı değildir. İnsanlar somurtkandır. Para harcarken bile biraz daha tutuk davranırlar. Ama iyi bir galibiyetten sonra daha cömerttirler, neşeli yaşarlar. Bu kent takımıyla özdeşleşmiştir. Futbol iliğimize kadar işlemiştir.”

İşte bu nedenle Avrupa’da bile algılananın tersine rahip Santoro’nun ölümünden çok Trabzonspor’daki kurşunlama ve haraç olayları daha çok canını sıkmış Trabzonlular’ın.

Gerçi Santoro’nun tam da Trabzonspor’un maçının başlamasından önce, insanların televziyon başına çekildiği bir saatte öldürülmüş; kara haber de Ankaragücü maçının devre arasında takıma ulaşmış. Hepsi galibiyete bile sevinemeden dönmüş Trabzon’a.

Yine de büyük ihtimalle kent kısa sürede iki futbolcuya yönelik olaya geri dönecek. O olay Santoro olayından daha çok konuşulacak.

100’ün üzerinde işçinin çalıştığı fabrika sayısı üçü bile geçmeyen Trabzon’da futbolu en önemli “sektör” olarak görüyor Sayitoğlu. “Bana göre futbol en önemli fabrika” diyen Sayitoğlu, kurşunlama ve haraç olayına üzülmüş. Emniyet açısından da bir eksiklik olduğu inancında:

“Futbolda yaşanan olay bizler adına çok üzücü. Zaman zaman ortaya çıkan olaylar emniyet güçleri tarafından çok dikkate alınmadı gibi veya birazcık gözardı edildi.

Belki istihbarat ağları mı tam gelişmedi, ne oldu bilemiyorum. Ama biraz daha kontrol edilebilse, bilgi erken alınabilmiş olsaydı bunların bir çoğu yaşanmazdı.”

Sayitoğlu, neden bu olayın diğer futbolculara değil de sadece Fatih Tekke ve Gökdeniz Karadeniz’e yöneldiği sorusuna, “aldıkları paralar her tarafta yazılıp söyleniyor” hatırlatmasıyla yanıt veriyor. Ardından ekliyor:

“Gençlik hatası olarak bazı şeyler yapmış olabilirler. Ama ben ne Fatih’in ne de Gökdeniz’in bu tür ilişkiler içinde olabileceğine inanmıyorum. Ama sonuçta küçük bir şehir. Bu arkadaşlarımız da bu şehirde doğdu büyüdü. Mahalleden, ilkokuldan arkadaşlarına ufak tefek yardım verme biçiminde olabilirler. Ama bu boyutta ve illegal biçimde olamaz.”

Sayitoğlu böyle umutlu konuşadursun hala kurşunlama zanlıları Hakan Süleyman ile Şenol Kaya yakalanamadı. Üstelik aradan günler geçti. İşin kötüsü Trabzon’da genel kanaat, polisin bu kişileri zaten yakalayamayacağı yolunda…

Sayitoğlu da kentte konuştuğumuz birçok insan gibi 1989’da Sarp sınır kapısının açılmasını dönüm noktası kabul ediyor:

“Trabzon, kapının açılmasından sonra göç aldı. O insanlar kendilerine farklı bir yaşam tarzı bulmaya çalıştı. Bu yaşam tarzı da bazen meşru, bazen de gayri meşru yollardan beslendi. Zaman içinde o yollar tıkanınca o tarzı kendilerine model olarak alan kişiler şehirde bu problemleri doğurmaya başladılar.”

Bu noktada Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.İbrahim Özen’in tespiti dikkate değer. “İnsanlar kolaycılığa alışmıştı. Alın teri ve emekle elde edilen gelirle epey fark vardı bu kazandıklarının arasında” diyor, yeniden o kolay para kazanma yollarını aradıklarına, bunun da sıkıntı yarattığına dikkat çekiyor.

“Bavul ticaretinin kapanması Trabzon ekonomisine büyük darbe vurdu. Eski hareketlilik kalmadı” diyor Prof.Dr.Özen. Bir de o dönemde Trabzon’da iki yönlü göç olduğunu dile getiriyor Özen. Bir yandan Trabzon’dan İstanbul’a ve diğer büyük kentlere göç olmuş. Bir yandan da komşu kentlerden Trabzon’a akın olmuş.

Şimdi hareketlilik sonlanınca özellikle bu kesim, kentini bırakıp Trabzon’a gelenler tam anlamıyla yıkılmış. Asayiş olaylarının tırmanmasında bu insanların hüsranın da etkisi olmuş kuşkusuz.

Güvenliğin sağlanamamasından yara alan kurumlardan biri de üniversite. Öldürülen Prof.Dr.Sadettin Güner’in fotoğrafı Rektör Özen’in makam odasının en görünür yerinde. Özen, Güner’i kaybetmenin acısını hala yaşıyor. “İnsanlar kolay yetişmiyor. Üzülmemek elde değil” diyor. Ama kentte yaşananlar onu hergün yeniden kahrediyor. Asıl canını sıkan da bir öğretim üyesi olarak “elinden bir şey gelmemesi” ve bir seyirci konumunda olması…

Trabzon’da birçok insan bu durumda. Kentin fay hatlarının stres biriktirdiğini hissediyor, her gün endişeyle bekliyorlar. Biriken bu stres bu kez hangi olayla gün yüzüne çıkacak diye…

Kentin söylentiler ağından oluşan gizli büyüsüne kapılanlar da var kuşkusuz. Onlar kendini akıntıya bırakmış öyle yaşıyor. Papaz Santoro’nun öldürülmesi sorduğunuzda “Yazık oldu çocuğa diyorlar… Yakında M.Ali Ağca gibi bir "kahraman" sayarlarsa şaşırmamak gerek...

    11 Şubat 2006/Hürriyet/Faruk BİLDİRİCİ

 

KUTU/ÇÖMLEKÇİ MAHALLESİ MUHTARI ESKİ RUS PAZARI

 

Sarp sınır kapısının açılmasından sonra Rus pazarının kurulduğu ilk yer olan Çömlekçi mahallesi, bugün "imaj mağduru" durumunda. Çömlekçi Mahallesi Muhtarı Refik Günaydın, 1992'de kurulan Rus pazarının zamanla "bavul ticaretinden fuhuş ticaretine döndüğünü" söylüyor. Günaydın, mahallelerini yakından etkileyen fuhuş ticaretinden dertli:

"İşsiz gençlerimizin bazıları bu sektöre yönlendirildi. Sonra da Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan gelenler burada yoğunlaşınca nahoş olaylar meydana gelmeye başladı. Ben yetkililere bunun önlenmesi için çeşitli raporlar verdim. Buradaki Rus pazarının kaldırılması iyi oldu. Ancak 15 senenin birikiminin bir anda silinmesi mümkün değil.

Şimdi artık fuhuş ticareti azaldı. Bavul ticareti de kalmadı. Fakat bu sefer de ekonomik güçlerini kaybedenler şaşkına döndü. İşte o nedenle de kavga, adam vurma gibi bazı olaylar oluyor. Bir din adamının öldürülmesi bizleri üzdü."

 

KUTU/ BELEDİYE BAŞKANI M.VOLKAN CANALİOĞLU

 

Belediye Başkanı M.Volkan Canalioğlu CHP'li. O da üzgün, "Trabzon bunları haketmiyor" diyor. Kentin gündüz nüfusunun 500 bini aştığını vurguluyor Başkan Canalioğlu ve olaylarda bu yoğun nüfusun etkisi olduğuna inanıyor. Kentin bavul turizminin bitmesinin ardından "göç alan değil göç veren bir kent haline geldiğini" aktarıyor. Ona göre en önemli sorun işsiz gençlerin çokluğu:

"Gençler enerjilerini yanlış yönlere sevkediyorlar. Televizyonlardaki mafya dizileri gençlerimizi kötü etkiliyor. Silah sahibi olmaya, mafya dizilerindeki gibi olmaya çalışıyorlar. Çocuklarımızla yakından ilgilenmemiz, onları gönül bağıyla takip etmemiz gerekiyor. Kent de bu kadar büyüyünce aileler çocuklarını yakından takip etme imkanı bulamıyor. Çocuklar iyi yere giderse iyi, kötü yere giderse kötü olabiliyor. Emniyetin de hem teknik açıdan hem de sayı açısından takviyesi gerekli. Emniyet güçleri, Trabzon büyükşehir kabul edilerek düzenlenmeli. Şehirdeki bütün kurum ve kuruluşlar olarak elele verip bu sorunların üstesinden geleceğiz." 

 KUTU/TRABZON TURİZM MÜDÜRÜ MEHMET ÖNCEL KOÇ

 

Trabzon Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Öncel Koç, kenttin turizm potansiyelinin her geçen gün arttığını, 2003’te 1 milyon olan turist sayısının, 2005’te 1.5 milyona çıktığını anlatıyor.

Koç, Trabzon’un iki bin olan yatak kapasitesinin Maçka’da yapılan yeni yatırımlarla kısa sürede iki katına çıkacağını söylüyor. Rahip Santoro’nun öldürülmesinin turizmi çok etkilemeyeceğini savunan Koç, failin yakalanmış olmasının bu noktada önemli olduğunu söylüyor.

Sarp’ın açılmasından sonra başlayan günler için “bu bir patlamaydı” diyen Koç, bavul turizminin normal ticari ilişkiler çizgisine döndüğünü savunuyor. Hatta başka görüşlerin tersine, “Trabzon insanı, Rusya’da, komşu ülkelerde de ticari yaşamın bir parçası oldu. Oralara açıldı” diyor.

Koç, Trabzon’un geleceğinden, özellikle de turizmden umutlu.

 

 

KUTU/MAHALLE ÇETELERİ İŞBAŞINDA

 

Daha çok gençlerin uğrak yeri olan bir mağazanın müdürü ile sohbet ettik. Müdür, gençlerin oluşturduğu mahalle çetelerinden dertliydi. Bu çetelerin akşam saatlerinde ortaya çıktığından söz etti. “Bu gençlerden biri kavga ettiğinde birkaç dakika geçmeden en az 10-15 arkadaşı gelip arkadaşlarını savunuyor. Ama polise haber verdiğinizde saatlerce gelmiyorlar” dedi.

 

TRABZON’DA NELER OLUYOR?/3

 

  RAHİP SANTORO’YA VEKALET EDEN RAHİP BRUİSSEN:

 

        “KİMSEYE PARA VERMİYORUZ”

 

      Rahip Andrea Santoro’ya vekalet etmek üzere Trabzon’a gelen Samsun Mater Dolorosa Katolik Kilisesi rahibi Pierre Bruissen,  kilisede para dağıtıldığı iddialarını kesin bir dille yalanladı. Rahip Bruissen, bu açıklamasını da , “Biz kimseye para vermiyoruz. Parayla Hıristiyan olan biri, İsa’ya değil, paraya tapmış olur” görüşüne dayandırdı.

      Rahip Bruissen ile Santa Maria kilisesinin Pazar gününe kadar rahip Santoro’nun kullandığı çalışma bölümünde konuştuk. İlk dikkat çeken koltuklar başta olmak üzere hemen tüm eşyaların eskiliğiydi. Bölüm, sade bir şekilde döşenmişti. Rahip Bruissen de aynı şekilde uzun süredir kullanıldığı anlaşılan giysiler içindeydi.

    Son derece üzgün görünen  Bruissen, konuşma sırasında öldürülen rahip Santoro’dan hep, “Andrea” diye söz etti. İlk olarak Trabzon’da yaygın olan “kilisede misyonerlik yapıldığı söylentilerini” sordum. Yanıtı netti, ellerini iki yana doğru açarak konuştu:

  “Bazıları diyor ki, biz Türklere para veriyormuşuz. Andrea hakkında bunu söylemişler. Birkaç gün önce gençler gelmiş ondan para istemişler. Andrea onlara para vermemiş, biz kimseye para vermiyoruz. Bazıları öyle düşünüyor, ‘Biz onlara para veriyoruz.’ Bunu da söylediler. İftira kampanyasında söylediler. Biz Hıristiyanlaştırmak için bazı Türklere Avrupa’da iş vaat ediyormuşuz. Bunlar doğru değil.”

     Para isteyip de rahip Santoro ile tartışan gençlerden biri daha sonra cinayet işleyen O.A. olabilir miydi? Bu soruyu da sordum Bruissen’e. “Onu bilmiyorum. Bu çocuk bu işi tek başına yapmadı. Arkasında mutlaka bir örgüt vardır” yanıtını verdi.  Misyonerlik faaliyetleri iddiasının “haksızlığını” anlatırken, sesi giderek yükseldi. Belli ki sadece üzülmüyor, kızıyordu da:

   “Yıl boyunca televizyonda her cumartesi günü bunu konuştular. Mesela bir kişiye, bir fakire yardım ederek misyonerlik yaptığımızı söylüyorlar.  Bakın Karitas, Katolik bir vakıftır. O da sadece Katoliklere değil fakir Türklere de yardım ediyor.

   Ne dediler, ‘Karitas da misyonerlik yapıyor!’ Halbuki ben Türklerle Hıristiyanlık hakkında konuşmuyorum bile. Ben  de bazen birkaç fakire yardım ediyorum. Biri bana Hıristiyan olabilir miyim dedi, ben hiç cevap vermedim. Hiçbir şey söylemiyor ama yardım ediyorum ona. Misyonerlik bu mu?
     Özgür Katolik kilisesi bütün insanların özgür olduğunu kabul ediyor. Ona çok önem veriyor. Çünkü imanın özgür olması lazım. İnsan kendi iradesi ile iman etmelidir. Yoksa iman olmaz. Mesela bir kişiye yardım ederek para ile Hıristiyan olursa o kişi İsa’ya değil, paraya iman etmiş olur.”

   Bruissen, Türkiye’ye 1994 yılında gelmiş. O bir Fransız. Ülkesinden gelişinden bu yana Türkiye’de önemli bir sıkıntı yaşamadığını anlattı. Sadece 1998 yılında Samsun’da bir ara kendisine yönelik misyonerlik iddiaları ortaya çıkmış, onlara karşı dava açmış. O günden bu yana da kentin vali ve emniyet müdürü başta olmak üzere bütün ileri gelenleriyle dost olduğunu, iyi ilişkiler geliştirdiğini söylüyor.

    “O zaman yalan konuştular.  Benim 60 kişiyi Hıristiyanlaştırdığımı söylediler. Halbuki 60 kişi vaftiz olmadı, Samsun’daki cemaatimiz 8-10 kişi” dedi. “Bu kadar az kişi için bir kiliseyi açık tutmak büyük bir külfet değil mi” diye sordum.  Bruissen, “Haklısınız” deyip, beni şaşırtan bir yanıt verdi:

    “Zor ama sadece Hıristiyanlar değil Müslümanlar da ziyarete geliyorlar. Çok kalabalık geliyor. Merak ediyorlar. Bazıları hiçbir zaman bir kilise görmediler. Kilisenin nasıl olduğunu öğrenmek istiyorlar. Bazıları çok soru soruyorlar.  Mesela niçin İsa’yı çarmıha gerdiniz bile diyorlar. Ben de biz germedik, o zaman Hıristiyan yoktu diyorum. Size göre kaç tanrı vardır? Muhammed’e inanıyor musunuz gibi şeyler de soruyorlar.”

     Santoro’nun yerine Trabzon’a yeni bir rahip atanmasının pek de mümkün olmadığını söyledi. “Andrea öldüğü için gelmeye korkuyorlar” dedi Bruissen. Zaman zaman kendisinin Samsun’dan gelerek buradaki cemaat için ayin yapacağını söyledi.

   Bu sırada yakındaki camide ezan okunmaya başladı. Hoparlörlerin sesi çok açılmıştı, kapılar kapalı olmasına rağmen rahip ile birbirimizi zor duyarak konuşmamıza devam edebildik.

    Rahibe son olarak Danimarka’da çizilen karikatürleri sordum. Olumsuz bir ifadeyle başını sallayarak yanıtladı bu soruyu. “Çok kötü. Çok kötü. Çok yanlış. Çok büyük günahtır bunlar.”

   Rahip Bruissen, güvenliğinin sağlanması konusunda da Trabzon Valisi Hüseyin Yavuzdemir’den söz aldığını anlattı. “Ben gelirken Emniyete haber vereceğiz. Beni koruyacaklar. Vali bey ile bu konuyu konuştuk” dedi.  Bruissen, “Peki neden daha önce kiliseye koruma verilmemiş?” sorusunu da yine tevekkülle, “O kadar büyük bir tehlike olduğu o zaman bilinmiyordu” yanıtını verdi.

   Ancak Bruissen’in Trabzon’da bulunduğu süre içinde de kilise önünde ve içinde güvenlik önlemi alınmadı. Sadece polisler zaman zaman kiliseye gelerek kontrol etmekle yetindiler. Bruissen’in Samsun’a dönmesiyle birlikte bu uygulamaya da son verildi.

   Cenaze töreninin yapıldığı gün çantaları polislerce aranan Katolik bir kadının “Bu aramaları eskiden yapsaydınız rahip bugün yaşıyor olacaktı” sözleri kilisenin güvenlik sorununu özetliyordu.

 9 Şubat 2006/Hürriyet/Faruk BİLDİRİCİ

 

 

   BABA OLAY GÜNÜNÜ ANLATTI:

 

  CİNAYETE KÜÇÜK KARDEŞİYLE GİTMİŞ

 

  Rahip Andrera Santoro’yu vuran lise öğrencisinin babası Hikmet Akdin, çökmüş bir yüzle karşıladı bizi. Üzgündü. Hala inanamıyor, “Kim yaptırdı?” sorusuna yanıt arıyor, ikide bir tekrarlıyordu; “Silahı oğluma kim verdiyse o yaptırdı bunu.”

   Trabzon’un Çömlekçi Mahallesindeki bir ara sokaktaki diş protez laboratuarında konuştuğumuz baba Hikmet Akdin, olay gününü bize anlatırken heyecanlıydı:

“O gün O., bana geldi. Her zamanki gibi internete gitmek için harçlık istedi. Ben iş durumuna göre bazı üç, bazı beş milyon veririm. Muhakkak harçlığını veririm. ‘O., sen laboratuara çık ben geliyorum’ dedim. Geldim burada yoktu.  Sonra hanım aradı. ‘O., C. İle çıktılar’ dedi. Dedim, ‘Para verdin mi?’ ‘Abisi para verdi. İnternete gittiler’ dedi. Pazar günü olduğu için ben burada etrafı temizledim.”

 Baba Hikmet Akdin heyecanlıydı, bir yere oturamıyor, elini kolunu sallayarak konuşuyordu. Anlatırken, çoğu kez sesi tıkanıyor, sözcük bulmakta zorlanıyordu. Cinayetin ipucunu da O. önce kendisi vermişti babasına:

    “Gelip bana anlatmadı ama papaz vurulduğu zaman akşam ‘Televizyonlara bak. Papaz vuruldu’ dedi. Bunun üzerine ben zorladım sonra ‘Papaz niçin vuruldu şöyle böyle..’ diye. Sonunda dedi, ‘Ben vurdum, ben vurmasaydım seni vuracaklardı’ dedi. Dedim, ‘Bu ne biçim söz? Keşke beni vursalardı. Papaz efendi öleceğine keşke baban vurulsaydı ne olacak’ dedim.”

    Baba Hikmet, cinayeti kendisine itiraf etmesine rağmen bir türlü inanamamış oğlunun böyle bir şey yapabileceğine. Onu bir güzel sorgulamış, nasıl olduğunu açıklamamış O., sadece internet kafede görüştüğü bir kişinin söylediğini aktarmış. Baba Hikmet.  İnternet kafeyi de bilmiyor aslında. Eliyle işaret ederek anlattı, “Böyle basarak kamerayla görüp konuşuyormuş adamla. O söylemiş yapmasını” dedi. Anlaşılan O., cinayet için kendisini yönlendiren kişilerle messenger üzerinden kamerayla görüntülü olarak konuşuyormuş.

    Cinayeti öğrendikten sonra o gün ağabeyiyle birlikte çıkan 10 yaşındaki küçük oğlu C. ile de konuşmuş Hikmet Akdin Küçük C. de olayı şöyle anlatmış:

  “C diyor ki, ‘Baba yanında üç kişi daha vardı. Beni aşağıda sokakta bıraktı geldi sonra aldı. Onun bir şey yaptığını hissetmedim’ dedi. Ağabeyinden başka üç mü, iki mi bilemiyorum ama başkaları da varmış yanlarında.

 Tabancaya elimi de dokundurmadım. Poşetle aldım. ‘O.ben böyle bir şey yapmazsın’dedim. İnanamadığım için bir gün tuttum. Salı günü götürüp teslim edecektim. Polisler bizden önce geldi. Sağolsunlar. Bize çok iyi davrandılar. Orası polis merkezi değil, cennet.”

   Hikmet Akdin, “Peki tabancayı nereden bulmuş. Ağabeyinden mi almış?” sorusuna kızdı. “Bizde kanun dışı bir şey olmaz. Tabancayı nereden almış bilmiyorum. O.’nun nereden tabancası olacak?’ dedi. “O tabancaya mermi koyup da ateş edebilecek biri değil” derken, önceleri çalışkan, düzgün bir öğrenci olan oğlunun beş vakit namaz kıldığından, ancak ergenlik dönemine girince namazı da bıraktığından ve psikolojisinin bozulduğundan söz etti:

   “Son zamanlarda psikolojisi bozulmuştu. Tedavi görüyordu. O doktorun ismini de polise verdik. Erkekliğe girince dengesizlik olmaya başladı çocukta. Hareketleri değişikti, normal değildi. Namazı bıraktı. Daha çok internet kafeye gidiyordu.

   Pantolon giydiremiyorduk. Eşofmanla dolaşıyor, düğmeli bir şey giymiyordu. Benim çocuğum çalışkandı. Matematiği süperdi, hiç çalışmadan geçerdi. Ona güveniyordum. Önce Allah’a sonra ona güveniyordum. Kim demiş okula devam etmedi atıldı diye? O çalışkan bir çocuktu.”

   Hikmet Akdin, gazetelerde yer alan haberlere de çok kızmış. “İki evli olmak suç mu?” dedi. O.’nun durumuyla iki evliliğinin bir ilişkisinin olmadığını, iki evi de ihmal etmediğini anlatırken, evine habersiz girip fotoğraf alan gazetecilerden davacı olacağını söyledi. İkinci eşi Tülin hanımın Azeri kökenli olduğunu da yalanladı, “O Beşikdüzülü. O birlikte çektirdiğimiz fotoğraftaki da oyuncak tabanca” açıklaması yaptı.

  Aile çevresinde, Düzlük köyünde ve akrabalarının kendisini hep Muharrem olarak tanınmasına da “Muharrem ayında doğduğum için rahmetli babam Muharrem derdi. Köyde de öyle bilirler. Ama kütüğe Hikmet yazdırmışlar” diye açıklık getirdi.

   İki odalı küçük laboratuvardan ayrılırken, Hikmet bey hala

tekrarlıyordu. “Benim çocuklarım karıncayı bile incitmezler. Bu nasıl oldu bilemiyorum.”

   Baba Hikmet Akdin doğru söylüyor mu? Onu güvenlik kurumlarının araştırmaları belirleyecek. Ancak babanın oğlu ile ilgilendiği de doğru değil. Çünkü okul yönetimi defalarca kendisine yazı yazmasına, telefon etmesine rağmen oğlunun okula devam etmemesiyle hiç mi hiç ilgilenmemiş.

   Asıl önemlisi ilk belirlemelere göre cinayette kullanılan silah, baba Hikmet Akdin reddetse de büyük oğlu Alparslan’a ait.

   Tabii önemli olan mahkemenin kararı. Babanın ne kadar doğru söylediği de orada ortaya çıkacak.

8 Şubat 2006/Hürriyet/Faruk BİLDİRİCİ

 

 KUTU/OKUL ARKADAŞLARI ROBOT RESİMDEN TANIMADI

    O.A., Fatih Lisesi’ne bu öğretim döneminin başında kaydolmasına rağmen okula çok az devam etti. O.A.’nın uzun aralıklarla okula gelmemesi, geldikten sonra da 10-15 gün sonra yine devamsızlığa başlaması üzerine okul yönetimi, O.A.’nın babasına iki kez mektup yazdı. Okul yönetiminin iki uyarı mektubuna rağmen baba Hikmet A.’nın okula gelip oğluyla ilgili bilgi almaması, durumuyla ilgilenmemesi üzerine okul yönetimi, babayı telefonla arayarak bu davranışının nedenini sordu. Baba Hikmet A. da, okul yönetimine “Oğlunun durumunu bildiğini, onu liseden alarak sanat okuluna vereceğini” söyledi. Bunun üzerine de okul yönetimi, O.A.’nın kaydını sildi.

    Papazın öldürülmesinin ardından geçen pazartesi günü polisler, ellerinde katilin robot resmi ile birlikte Fatih lisesi’ne gelerek tek tek sınıfları dolaştılar. Ancak buna rağmen O.A.’nın sınıfı dahil hiçbir sınıftaki öğrenci, robot resimden O.A.’yı tanıyamadı.

   Ayrıca cinayeti O.A.’nın işlediğinin ortaya çıkması ve yakalanmasının ardından okul yönetimi dosyasını çıkararak inceledi. O.A.’nın “rehber öğretmenliğe” hiç başvurmadığı, bu nedenle rehber öğretmenlerin O.A.’yı tanımadıkları belirlendi. Devamsızlığı nedeniyle O.A.’yı diğer öğretmenleri de tanıma fırsatı bulamadı.

 


 
OKURLARIN İLK TEMAS NOKTASI
BİLGİ EDİNME VE VERİ GAZETECİLİĞİ
MEDYA VE CEBERRUT DEVLET
KRAVATLI GAZETECİLİK
ÖZEL HAYAT KATİLLERİ
BİANET İLE SÖYLEŞİ
TEKNOLOJİK DÖNÜŞÜME TANIKLIK
BARIŞ GAZETECİLİĞİ SEMİNERİ
SOSYAL SORUMLULUKTA MEDYA
MEDYA GÜNLÜĞÜ SÖYLEŞİ
ERKEN ÖLÜMLER MESLEĞİ: GAZETECİLİK
KURTHAN FİŞEK
KUTUP YILDIZINA İHTİYAÇ
YENİDÜZEN GAZETESİ
TUTUKLU GAZETE
MUSTAFA BALBAY'IN HAPİSTE BİN GÜNÜ
BEŞİR ATALAY İLE SÖYLEŞİ
MEDYA VE ETİK SÖYLEŞİSİ
BASIN HAYATI DERGİSİ SÖYLEŞİ
KILIÇDAROĞLU KEMAL BEYİ ANLATIYOR
CÖMERT AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
KAR VADİSİ DOSYASI
KURAN KURSLARI ARAŞTIRMASI
CAHİT ARAL VE ÇERNOBİL OLAYI
METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK
TRABZON DOSYASI
ORHAN DOĞAN İLE SÖYLEŞİ
ARJANTİN FELSEFE GRUBU
ERMENİ TİYATROCULARA ALKIŞ
ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK SEMİNERİ


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr