1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK
 11 Nisan 2005, Pazartesi
 

METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK/1

 BAHÇELİ BAYRAK AÇIKLAMASI İÇİN NEDEN 8 GÜN BEKLEDİ?  

"Neden masaya elini vurmuyor diye düşünenler varsa onlara cevap veriyorum" diye söze başladı Genel Başkan Devlet Bahçeli. Mersin'deki Nevruz mitingi sonrasında iki çocuğun Türk bayrağını yere atıp çiğnemesinin ardından tüm Türkiye ayağa kalkmış, Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yapmış ama Bahçeli o ana kadar suskunluğunu bozmamıştı.

CHP lideri Baykal ve DYP lideri Ağar'ın son derece sert demeçler verdiği o günlerde Bahçeli, beklemeyi yeğledi. Tam sekiz gün sonra, 29 Mart'ta toplanan Merkez Yürütme Kurulu öncesinde açıkladı kamuoyuna düşüncesini:

- Mukaddes hiçbir değer tanımayan bu ihanet yolcularının kışkırtmaları, şerefli Türk bayrağına alçakça el uzatmak noktasına kadar taşınmıştır. Türk Milletinin sabrını taşıran bu tahriklerin perde arkasındaki gözü dönmüş ihanet odakları ateşle oynamaktadır.

Bahçeli, sözlerini noktalarken, Ülkücü gençlere de "tahriklere kapılmamaları, sağduyulu ve ağırbaşlı duruşlarını muhafaza etmeleri" çağrısında bulundu.

Kameralar önünde yapılan bu açıklamadan sonra basına kapalı devam etti toplantı. Bayrak mitinglerinin ardından ilk kez toplanıyordu MHP Merkez Yönetim Kurulu. Parti yöneticileri gergin ve heyecanlıydı.

Milliyetçi camianın ayağa kalktığı böyle bir olay karşısında liderin sekiz gün hiçbir çıkışta bulunmaması şaşırtıcıydı. Bahçeli kafalardaki bu soru işaretlerini sanki yüzüne karşı dile getirilmiş gibi net ama kararlı bir üslupla yanıtladı:

"Bu ülkenin çocuklarının eline silah almasına izin vermeyeceğiz. Hepimiz 1980 öncesini yaşadık. Bu ülkeyle ilgili kaygılarımız için birgün silahı elimize almamız gerekirse bunun şartlarını gördüğümüzde yaparız. Ülkücüler bu parametreler içerisinde meseleye bakacaklar. Kim ki "Sokağa çıkılması gerekir" diyorsa ilk önce kendi çocuğunu sokacağı çıkarmalı."

Elbette ki, Bahçeli'nin bu sözlerine parti yöneticilerinden karşı çıkan olmadı. MHP ve Ülkü Ocakları'nın böylesine bir olay karşısında "sokağı ısındıracak adres olabileceği"nin farkında olan Bahçeli, "bayrak krizi"nin büyük olaylara dönüşmesinden endişe ediyordu.

O nedenle de Bahçeli, bayrak olayının ardından kamuoyuna sert açıklama yapmaktan özellikle kaçınmış ama asıl enerjisini parti örgütüne, ülkücü camiaya hakim olmak için harcamıştı.

Nitekim 21 Mart'taki bayrak olayının hemen ertesinde Mersin Ülkü Ocakları teşkilatı sokağa çıktı. Ülkücü gençler kentin ana caddesinden yürürken olaylar çıktı, caddede rastladıkları birini dövdüler, yol üzerindeki bir liseye de saldırıp kapıları zorladılar.

Bahçeli hemen talimat verdi, Mersin Ülkü Ocakları Başkanı, ertesi gün Ankara'ya çağrıldı. Ocak Başkanı, kendini savundu:

"Çok gayret sarfettik efendim. Kaldırımda duran biri hakaret etti, dövdüler ama devamını getirtmedik. Okuldan sloganlar atıldı, pet sişeler atıldı, tahrik ettiler. Ama yine arkadaşlarımıza engel olduk. Engel olmasaydık orada çok kötü şeyler olurdu."

Bu arada tüm Türkiye'de binalara bayrak asılmaya, bayraklı yürüyüşler, mitingler düzenlenmeye başlanmıştı. Tıpkı Erbakan iktidarına karşı yapılan "Bir dakika karanlık" eylemindeki gibi Türkiye'nin her yanını sarıvermişti bu eylemler...

Bunun üzerine MHP Genel Merkezi ile il örgütleri ve Ülkü Ocakları arasında hızlı bir telefon trafiği yaşandı. Çatışmalardan kaçınılması talimatı verilirken, özellikle bir konu üzerinde duruldu; "Bayrak yürüyüşlerinde üç hilalli bayrak taşımayın. Elinizde sadece Türk bayrağı olsun."

Bahçeli, parti yöneticilerini de çeşitli illerde görevlendirdi. Yöneticiler, kritik kimi illeri gezip, duruma hakim oldular. Sonunda Türkiye, "bayrak krizi"ni olaysız, arbedesiz atlattı. Krizden geriye "Milliyetçi dalga yükseliyor mu?" sorusu kaldı.

"Metal Fırtına" ve "Kavgam"ın satışlarının artması zaten bir süredir dikkatlerin bu yöne çevrilmesine neden olmuştu. İyiden iyiye emin olundu böylece, "Evet, milliyetçi bir dalga yükseliyor."

Anlaşılan o ki, Mersin'deki iki çocuk, insanların duyarlı bir noktasına dokunmuştu...

 

KUTU 1/ BORA: MİLLİYETÇİ BASINÇ İKİ YILDIR OLUŞMAKTAYDI

 

Tanıl Bora, MHP ve Ülkü Ocakları ile ilgili araştırmalarıyla da tanınan bir yazar. Kemal Can ile yazdıkları “Devlet ve Kuzgun” kitabı, geçen yıl yayınlanmış olmasına rağmen bugünlerde su yüzüne çıkan milliyetçi dalganın yükselişini öngörmüş bir çalışma.

Bora, son gelişmeleri değerlendirirken de kitabından hareketle “Zaten yaklaşık iki yıldır milliyetçi bir basınç birikimi oluşmaktaydı” dedi. Nedenlerini de şöyle sıraladı:

“AB’ye entegrasyon sürecine bağlı reformlar, milliyetçi çevrelerde “ihanet”le damgalanarak büyük bir ajitasyona yol açtı. Bu süreçte “hain” olarak damgalananlara karşı son derece celâlli bir birikim oluştu. Örneğin ülkücü yayın organlarında “Ya sev ya terket” yerine artık “Ya terket, ya ...” sloganının benimsenmesi gerektiğini söyleyen yazılar çıktı.

Kürt meselesiyle hesaplaşılmamış olması çok önemli bir sorun. Sosyal psikolojik düzeyde hesaplaşılmadı, kaybedilenlerin, yaşananların yası tutulmadı. Toplumsal ve siyasal düşüncede de yüzleşilmedi, halledilmiş bir asayiş sorunu gibi görüldü. Böyle bakılınca, Kürt kimliğine dayalı siyaset yapanların her sözü, her davranışı, “terörün hortlaması” olarak algılanıyor. Tabii onların da kimilerinin bir tür “kuş dili”yle konuşması ve deyim yerindeyse kendilerini tamamen AB sürecine emanet eden tutumları, bu algılama tarzına gıda sağlıyor. Neticede, sadece radikal kesimlerle de sınırlı değil, hayli yaygın bir anti-Kürt hınç birikimi oluşuyor. Adi suç artışına bile “Kürtler”i sebep gören bir algılayış yaygınlaşıyor.

Türkçülüğün, yani açık ırkçı bir milliyetçi ideolojinin özellikle gençler arasında görece fazla ilgi görmesini de bununla bağlantılı düşünmek gerek.”

Genelkurmay Başkanlığı’nın bayrak açıklamasının “kabarmayı teşvik ettiği”ni vurgulayan Bora, bir yandan da küreselleşmenin milliyetçiliği besleyen bir olgu olduğuna dikkat çekti:

“Büyük imkânlar yanında büyük yoksunlukları da beraberinde getiren bir süreç bu. Türkiye’nin toplumsal ve iktisadî yapısı, hızlı, dengesiz ve “lümpen” karakteriyle, bu krizi iyice ağır yaşıyor. Geleneksel koruma-kollama mekanizmalarını da aşındıran büyük bir yoksulluk var. Yaygın bir perspektifsizlik, “değer” kaybı var. Dünyayı ve kendini açıklayan ezberler bozuluyor. Milliyetçilik, hâlâ iş görür gibi görünen bir ezber sunuyor. İş görür gibi görünüyor, çünkü en azından dünyanın “kötülüğüne” karşı lânet okumaya, istim boşaltmaya yarıyor! Ayrıca, onlara bir şey yapmalarına gerek kalmadan, kendiliğinden değerli kılan bir kimlik veriyor.

Globalleşme sürecinin kazananları, yani üst sınıflar da, bir yandan bu sürece tutunamayanları horlayarak veya onlara karşı duyarsızlıklarıyla, milliyetçi tepkileri besliyorlar. Ayrıca, modernleşmeye, Batılılaşmaya, “Avrupalı olmaya” yatkın bir millî kimlik imgesini şişirerek, buna karşılık “geri” buldukları kesimleri horlayarak, onlar da bir “Beyaz Türk milliyetçiliği” söylemi kuruyorlar.”

 

 

KUTU 2 / TÜRKÖNE: TÜRKİYE'Yİ BÖLERSE TÜRKÇÜLER BÖLER

 

Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Mümtaz’er Türköne, “Türkiye'yi bölerse Kürtler değil Türkçüler böler” dedi. Bu sözleriyle MHP’nin bu meselede itidali, sağduyuyu getirecek olan kutup olduğuna dikkat çeken Türköne, MHP milliyetçiliğini şöyle değerlendirdi:

“MHP geri adım atıp ayrımcılıktan uzaklaşacak, kültürel milliyetçilikten uzaklaşacak. Engeller ancak böyle aşılır. Milleti  kültürel unsurlarla tanımlayıp bunun üzerinden  milliyetçilik yapmak etnik ayrımcılığı getirir. Doğrusu siyasi milliyetçiliktir. “Birlikte yaşama iradesi”, “aynı kaderi paylaşma”, “vatandaşlık bağına dayalı, ortak hukukun getirdiği dayanışma” siyasi milliyetçilikle gelişir. Ancak siyasi milliyetçiliğe Türkiye’de milliyetçiler çok sıcak bakmıyorlar” dedi. Bayrak mitingleriyle tırmanan son gelişmelere “komplo” gözlüğüyle bakmadığını da bir yazısında vurgulayan Türköne, Türkiye’nin birliğine yönelik asıl tehlikeyi “içerde” görüyor:

“Türkiye'yi küçültecek olan şeyin Kürtleri dışlayan ilkel bir "Türk milliyetçiliği" olacağını fark edebilmek için nelerin olması gerekiyor? Üstelik bunu, imkansız olduğu için ahmakça olan bir ırkçılık marifetiyle gerçekleştirmenin kendi üretimimiz olan bir komplo olduğunu ne zaman fark edeceğiz?

Ayrı dili konuşan bir toplumun ayrılık sevdasına kapılması, zihinlerin karışması bir ülkenin bölünmesi için gereklidir, ama yeterli değildir. Yeterli olması için, çoğunluğun da bu farklı olanları dışlaması, onlarla birlikte yaşayamayacak kadar nefret etmesi gerekir. Altı asır farklılıkları bir arada yaşatmayı bir kültür mimarisine dönüştürme becerisi göstermiş bir toplumun işi artık nefret olacaksa yapacak bir şey kalmamış demektir.

Üç çocuğun hakaretine uğrayan bayrağı milli şahlanış vesilesi yapmayı, koca Türkiye devletini bir kabile devleti zanneden komploculara ve şehirler arası rekabete bağlayarak önemsiz bir olay olarak geçiştirelim. Israrla farklılıklara saygı ile bakmaya, birlikte yaşamın bütün zorluklarını aşacak güce soluğa ve zenginliğe sahip olmaya devam edelim."

 

11 Nisan 2005/Hürriyet/Faruk BİLDİRİCİ

 

METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK/ 2

 

Yeni ülkücüler geliyor ellerinde poşetler

 

Faruk BİLDİRİCİ

 

Harun Öztürk, Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı’na bir ay kadar önce seçilmiş bir genç. Ülkü Ocakları’na yeni bir çehre kazandırmaya çalışıyor; projelerini de hazırlamış.

Yakında ülkücü gençleri çevre sorunlarıyla ilgili imza kampanyaları yürütürken, ya da ellerinde çöp poşetleri çevre temizliği yaparken görürsek şaşırmamak lazım. Çünkü Öztürk, uygulayacağı projeleri anlatırken, tam da böyle bir örnek verdi:

“Türk milleti, Türkiye ile ilgili ne sorun varsa bizim bir çalışmamız olacak. Zaten var ama bu biraz daha yoğunlaştırılacak. Mesela Türkiye'de bir çevre sorunu mu var? Bu çevre sorunu bizim de sorunumuzdur. Biz de bununla ilgili tavrımızı koyacağız.

Gerekirse imza kampanyası başlatacağız, gerekirse çöp poşetlerini elimize alıp çıkacağız, sokaklardan çöpleri toplayacağız. Ağaç dikme kampanyaları yapacağız. Bu tip projelerimiz olacak. İnsanlar ülkücülerin ne olduğunu görsün istiyoruz.”

Ülkücülerin güçlü olduğu Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Öztürk’ün Ülkü Ocakları’nda girişeceği ilk faaliyetlerden biri de eğitim seferberliği. Bu konuda hem kararlı, hem de geçmişi yenibaştan ele almaya kalkacak kadar iddialı:

“Tüm tanımları, tüm argümanları tekrar gözden geçirerek çağımıza da uygun temel prensiplerden taviz vermeden arkadaşları kültürel faaliyetler, sosyal faaliyetler ile eğitim işleriyle uğraştırabilecek bir yapı kurmayı hedefliyoruz.”

Bu tarz kampanyalara ihtiyaç duymasının temel nedeni ise kendilerini doğru anlatmak gibi bir sorunları olduğuna inanması. Haklarındaki yanlış olduğunu düşündüğü izlenimleri silmek istiyor.

Ancak “Alaattin Çakıcı, Sedat Peker gibi isimler sizce neden ülkücü camia ile birlikte anılıyor?” sorusunu duyunca yüzünü buruşturdu. Ülkü Ocakları Genel Sekreteri Afşin Efkarlıoğlu, söze karıştı; “İşte yine öyle bir olay. Biz bugüne kadar ne olduğumuzdan çok ne olmadığımızı anlatmak zorunda bırakıldık. Artık biz buyuz diyoruz. Ne olduğumuzu anlatıyoruz.”

Öztürk de “Bu isimlerin Ülkü Ocakları ile birlikte anılmaması gerekiyor” diyerek anlattı soruya itirazının nedenini:

“Çünkü Ülkü ocakları ile bir ilişkileri yok. Ülkücüden mafya, mafyadan ülkücü olmaz. Bu tip ilişkiler bizim her şeyimize ters. Bu tip olayların yaşanmaması için biz elimizden geleni yapıyoruz. Biz yeni bir yönetimiz. Bu yapı içerisinde bu tip ilişkileri olan arkadaşlar varsa bunlar da en kısa sürede hareketin dışında yer alacaklardır. Olduğunu da zannetmiyorum.”

Ege Ülkü Ocakları Başkanı Abidin Bilgin’in "Çıkar amaçlı suç örgütü" kurduğu iddiasıyla tutuklandığını hatırlatınca "Hemen görevden aldık" dedi Öztürk.

Trabzon'daki olaylarla ilgili olarak ülkücülerin suçlanmasına da karşı çıktı. Öztürk, "tam tersine olayların büyümesine engel olan kurum Ülkü Ocakları" diye savundu. Ardından ekledi; "Trabzon'da vatandaş tepkisi var. Ülkücü Ocakları, vatandaşı sakin olmaya davet ediyor, sağduyulu davranıyor."

TAHRİK TÜRK MİLOSEVİÇ'İNİ DOĞURUR

 

Öztürk’ü mutlu eden gelişme ise son 1.5-2 aydır ülkü ocaklarının kapısını çalan gençlerin sayısının hızla artması. “Gençliğin milli duygularında inanılmaz bir gelişme gözlüyoruz. Ocaklarımıza son 1.5-2 aydır inanılmaz bir teveccüh var” dedi. Bu gelişmenin AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi verdiği 17 Aralık’tan sonra başladığını dile getiren Öztürk, nedenini de şöyle açıkladı:

“AKP'nin Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli birlik ve bütünlüğünü tehdit eden unsurları destekler görünümü bu işi biraz daha lehimize çevirdi. Ayrıca bizim için gençlerin örgütlenmesi veya bunların bir güç olarak durması değil önemli olan. Bu gençlerin eğitimi önemli. Zaten burası Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı'dır. Bu gençlerin her türlü, milli ve dini eğitimlerini vakıf olarak elimizden geldiğince yapmaya çalışıyoruz.”

Öztürk de Mersin’deki bayrak olayı sonrasında tüm Türkiye’yi saran bayrak mitinglerini, binalara bayraklar asılmasını milliyetçi dalganın yükseldiğinin kanıtı olarak görüyor. Mersin’de yaşananları ve sonrasını kısaca değerlendirdi:

“Biz açıkçası böyle bir musibeti kendimize hayır olarak görmüyoruz. Bu tip olay keşke hiç yaşanmasaydı. Ancak bu olaydan sonra bölücülerin bu tip faaliyeti ister istemez Türk milletinin milli duygularını kabartmıştır. Onlarda böyle bir yöneliş olacaktır. Bu yönelişin de siyasi anlamda tek adresi MHP'dir.

Ancak bu işi Türk-Kürt boyutuna dökmek isteyenler var. Şu anda televizyonlarda gazetelerde sanki bu savaş Türk-Kürt savaşıymış gibi gösteriliyor. Biz buna kesinlikle katılmıyoruz. Bu iş bölücülerle Türkiye cumhuriyeti vatandaşları arasında olan mücadeledir. Kürt vatandaşlarımızla bu topraklarda senelerdir, yüzyıllardır beraber yaşıyoruz zaten. Bir sorunumuz yok. Ama bunu birileri bölücülük adı altında birilerine mal etmeye çalışıyorlar. Biz kesinlikle o boyutta bakmıyoruz. Milliyetçilik rüzgarı olmuştur.”

Söyleşinin bu noktasında Ülkü Ocakları Genel Sekreteri Afşin Efkarlıoğlu araya girdi. “Ülkü ocaklarının müdahil olmayacağı bir milliyetçilik rüzgarı sağlıksız olacaktır. Ülkü Ocakları'nın kuruluş amaçlarının başında da Türk milliyetçiliğinin Avrupa'da örneklerini yaşadığımız gibi sapkın milliyetçiliklere benzememesi gelir” gibi iddialı cümleler kurdu.

“Sapkın milliyetçilikler” diye yeni bir tanım ortaya koymuş, ama hedefini belirsiz bırakmıştı. “Sapkın milliyetçilikten neyi kastediyorsunuz?” diye sordum. Yanıt Öztürk’ten gelince sorular birbirini izledi:

- Miloseviç tarzı milliyetçiliği kastediyoruz. Miloseviç doğurmasın bu işler.

- Öyle bir tehlike var mı sizce?

- Biz açıkçası sadece Türk milliyetçileri için söylemiyoruz. Ama bu tip tahrik unsurları bu memlekette Miloseviçler'i doğurur.

- Bayrak mitinglerinde olay çıkmaması için önlemler aldınız mı?

- Bizim teşkilatlarımıza önerimiz şuydu, bütün sivil toplum örgütlerini diğer partileri de davet ederek beraberce bu işi yapın. Öncülüğünü siz yapın ama herkesin katılım olsun. Kesinlikle bozkurt bayrakları olmasın, sadece Türk bayrağı olsun dedik.

- Önümüzdeki dönemde Türkiye'deki nasıl gelişmeler bekliyorsunuz?

- Konjonktür bu şekilde devam ettiği sürece milliyetçilik yükselen değer olmaya devam edecektir. Ama sağlıklı bir şekilde yükselmesi için mutlaka kontrollü bir şekilde ilerlemesi gerekiyor. Mutlaka bizim kontrolümüzde ilerlemeli. Yoksa işte Miloseviç'ler doğar ifadesi bundan geliyor. Dışarda bazı oluşumlar sözkonusu. Geçen bir internet sitesinde “Türk milliyetçileri Kürtlere karşı silahlanıyor” deniyordu. Bunu nasıl tespit ettiklerini anlayabilmiş değilim.

- Böyle bir hava var mı gerçekten?

- Mümkün mü yani? Biz bu vatanda yaşayan “Ben Türküm” diyen herkesle beraberiz. Kökeni, ırkı ne olursa olsun. Çerkezmiş, Gürcüymüş, Kürtmüş bunlar bizi ilgilendiren şeyler değil.

- Ülkücüler dışında başka odaklarda etnik bir milliyetçilik gelişiyor olabilir mi?

- Bunun varlığından haberimiz var. Ama bu tip şeyleri nerede görürsek müdahale edeceğiz. Kesinlikle bu tip şeylere engel olacağız. Arkadaşlarımızı da bu tip oluşumlardan uzak tutmaya çalışıyoruz. Ülkü ocakları bu yüzden sağlıklı bir yapıdır. Buradan çıkacak bir ses tüm Türkiye’de 2 bine yakın temsilciliğimizde aynı şekilde uygulanır.”

Öztürk’ün sonsözü “Yeniyiz ama yavaş yavaş çok daha sağlıklı yerlere taşınacaktır ülkü ocakları” oldu.

YARIN: BİR ALMANIN GÖZÜYLE TÜRKLERİN KAVGAM MERAKI

 

 

KUTU/ÜLKÜCÜ GENCİN EL KİTABI BOZKURTLARIN ÖLÜMÜ VE DİRİLİŞİ

 

Ülkücüler, Hitler’in “Kavgam” ve “Metal Fırtına” kitaplarıyla birlikte anılmaktan rahatsız. Kime sorsanız “Metal Fırtına”yı okumadığını söylüyor. Kavgam’da ise durum farklı, o kitabı okuyanlara rastlanıyor. Ama savunmuyorlar. Onlara göre ülkücülerin en çok okuduğu kitaplar Nihal Atsız'ın "Bozkurtların ölümü" ve "Bozkurtların dirilişi". Gerçekten de ülkücü camiada bir zamanlar gerilere düşen Nihal Aksız ilgisi 1990'lardan bu yana yeniden zirvede. Ne yana baksanız Atsız ile ilgili bir yazı, bir övgü görüyorsunuz.

Asıl ilginci, Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nin ülkücü gençler için hazırladığı yaklaşık bin kitaplık “Tavsiye edilen kitaplar listesi”nde Kavgam’ın yanı sıra Mussolini’nin “Faşizm nedir?” kitabının da yer alması. Ancak bu listede Karl Marx’ın Kapital’i ve George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği ve 1984, John F.Kennedy'nin "Cesaret ve Fazilet Mücadelesi" de var. Listede en çok rastlanan isimler kuşkusuz Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Erol Güngör, Peyami Safa, Ziya Gökalp, Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan, Tarım Buğra ve Necip Fazıl Kısakürek gibi isimler göze çarpıyor. Milliyetçilik, Türkçülük, Türk tarihi, Türk dünyası, Türk destanları gibi bölümlerin önemli bir yer tuttuğu listede, Ömer Seyfettin, Ahmet Haşim, Halide Edip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Haldun Taner, Yahya Kemal'nin kitapları da yer alıyor.

Ülkü Ocakları Genel Başkanı Harun Öztürk de bu listeyi anlatırken, kitapların çeşitliliğine dikkat çekti:

“Arkadaşlarımızdan okumalarını istediğimiz bin kitap var. Ama eğitim politikamızda öncelik Kavgam değildir. Bir altyapı, bir temel bilinç oluşmadan Kavgam'ı okumalarını kesinlikle kimseye tavsiye etmiyoruz. Öncelik daha çok tarihi kitaplardadır. En büyük tarihi romanlardan ikisi Nihal Atsız’ın Bozkurtlar'ın ölümü ve Bozkurtlar'ın dirilişidir. Bununla beraber Erol Güngör hocamın tarih kitaplarını, Prof.Dr.Osman Turan'ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi'ni kesinlikle okumaları gerek. Önce bir tarih bilincinin yerleşmesi gerekli. Nereden geldiğini, atalarının nereden geldiğini, hangi süreçlerden geçildiğini bilecek. Biz geçmişimizi unutamayız. Dini kitaplar da okumak, dini bilgilerini de geliştirmek zorunda arkadaşlarımız.

Öztürk’e göre, Kavgam’ı, ancak sözünü ettiği listeyi tamamlayan ülkücüler okuyabilir...

 

12 Nisan 2005/Hürriyet

 

 

 

METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK/ 3 

LİNÇTEN DE TEHLİKELİ 

Trabzon’da gerginlik, 12 Nisan'da da had safhadaydı. Bir grup TAYAD üyesinin İstanbul’dan otobüslerle Trabzon’da geleceği haberi üzerine ilçelerden bile gençler kente gelmeye hazırlanıyordu. Bereket TAYAD üyelerinin gelmekten vazgeçtiği haberi geldi de ortalık yatıştı.

Gerginliğin ulaştığı boyut, TAYAD’lıların Adliyeye suç duyurusunda bulunmak üzere gidişleri sırasında bir kez daha açığa çıktı. TAYAD’lı küçük grup, kullandıkları bürodan çıkarken toplanan halk tepki gösterdi. “Eşyalarınızı da toplayıp çıkın buradan” diyen kalabalık sloganlar atmaya, tartışma büyümeye başlayınca polis müdahale ederek, TAYAD’lıları minübüse alarak kent dışına çıkardı.

Geriye dönüp kentte yaşananlara soğukkanlı bir gözle bakınca inanılması güç unsurlar göze çarpıyor. Birincisi TAYAD üyelerinin ilk eylemi sırasında bir kişinin “Türk bayrağını yırtıyorlar. PKK bayrağı astılar” diye bağırması üzerine bir anda heyecanlanmış insanlar. Tabii bu noktada bu yalan haberi alt yazılarla ve canlı haberlerle duyuran yerel televizyonların sorumluluğunu, daha doğrusu sorumsuzluğunu da unutmamak gerek.

Peki neden bir anda alevlenmiş tepkiler? İşte bu noktada kentte insanların söyledikleri birkaç nokta var. Birisi Gürcistan maçında yeterince Türk bayrağı açmamakla suçlanmak onuruna dokunmuş Trabzon insanının. Ardından Mersin’de yaşanan bayrak olayı da kentte büyük yankı bulmuş, hemen her kentte olduğu gibi burada da bayrak mitingleri düzenlenmiş. Her iki olay da zaten heyecanlı bir karaktere sahip Trabzonlularda bayrak konusunda yeterince hassas bir zemin oluşturmuş. Böyle bir zemin oluşunca da bir provokatörün çığlığı büyük bir linç girişimine neden olabilmiş.

Asıl sorgulanması gereken noktalardan biri, polisin linç girişimine hedef olanları gözaltına alırken neden suçları sadece bildiri dağıtmak olan kişileri linç etmeye kalkanlardan birini bile gözaltına almaması.

Polis o kadarla da kalmıyor, TAYAD üyelerinin ikinci eylemleri bir gün önceden biliniyor olmasına rağmen yeterince önlem almıyor. Üstelik TAYAD’lılara saldırı sırasında da neredeyse seyrediyor olayları. Bir anlamda göz yumuyor saldırıya.

Ne garip ki, ikinci linç girişiminden sonra da yine saldırıya  uğrayanlar gözaltına alınıyor. Ve yine saldıranlardan bir tek gözaltı bile yok.

Oysa müdahale ederek olayların başlamasına neden olan beş çocuk babası emekli öğretmen Ali Ulusal ortalarda geziniyor. Hatta gazetecilerle konuşup, yaptığını savunabiliyor:

“Tecriti kaldırmak nedir? Kime yarar? Bugün tecritte sadece APO var.”

MHP kökenli olan Ali Ulusal, müdahale ettiğini, tartıştığını kabul ediyor. Reddettiği sadece “Bunlara vurun, size servetimi bağışlayayım” diye bağırdığı.

Bu denli rahatça yaptığını savunabilmesinin nedenini anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. İnanılmaz ama Trabzon Belediye Belediye Başkanı CHP’li Volkan Canalioğlu önceki akşam siyasi parti başkanları ve sivil toplum kuruluşlarıyla düzenlediği ortak basın toplantısında linç girişimini değil TAYAD’lıları suçladı:

“Daha dört gün önce yaşanan olayların etkisi geçmeden F tipi cezaevlerini bahane ederek güvenlik güçlerinin rica ve uyarılarına rağmen adeta halkı tahrik etmek için her yolu deneyenler, dün yine aynı şekilde davranmışlardır.”

Kentte konuştuğumuz insanların büyük çoğunluğu da TAYAD’lıları suçluyor. Özetle söylemek gerekirse

Ürkütücü ama bir kent linç girişimini meşru görüyor. Tehlikeli olan da bu.

 

 

KUTU 1/ÜLKÜCÜLER ULUSALCI SOL İLE İTTİFAKA KARŞI

 

Okurlarının yüzde 72'si MHP, yüzde 7'si BBP'ye sempati duyduklarını belirten www.ulkucu.org sitesinin bir süre  önce okurları arasında yaptığı anketler, milliyetçi kesimin eğilimleri konusunda önemli ipuçları veriyor:

ANKET 1: Deniz Gezmiş'e itibarı iade edilmeli mi? Katılan 673 kişi, Evet 159 (Yüzde 24), Hayır 514 (Yüzde 76),

ANKET 2: Amerikan mallarını boykot etmeli miyiz? Katılan 394 kişi, Evet 354 (Yüzde 90), Hayır 40 (Yüzde 10)

ANKET 3: Türkiye'de Amerikan üsleri olmalı mı? Katılan 166 kişi, Evet 13 (Yüzde 8), Hayır 153 (Yüzde 92)

ANKET 4: Ülkücülerin sol ile ittifakı hakkında ne düşünüyorsunuz? Katılan 2384 kişi, Evet 789 (Yüzde 32), Hayır 1595 (Yüzde 63.)

Evet diyenler içinde en büyük grup yüzde 12 ile "Kuvayı milliye ruhu için evet" diyenler, hayır diyenler arasında da en büyük grup yüzde 31 ile "Ülkücü şehitler için özür dilenmeden asla" görüşünü savunanlar. Anlaşılan ülkücüler bu iki konuda duyarlı. 

ANKET 5: AKP'nin Kıbrıs politikasını destekliyor musunuz? Katılan 194 kişi, Evet 20 (Yüzde 10), Hayır 174 (Yüzde 90)

ANKET 6: AKP hükümetinin Irak politikası başarılı mı? Katılan 355 kişi, Evet 62 (Yüzde 17), Hayır 287 (Yüzde 81)

ANKET 7: AKP Ermeni iddialarını "soykırım" kabul edecek mi? Katılan 62 kişi, Evet 55 (Yüzde 81), Hayır 7 (Yüzde 17).

 

KUTU 2/ ÜLKÜCÜLERİN EN SEVDİĞİ İSİMLER

 

Kız İsimleri: Ülkü, Gökçe, Begüm, Ülkü, Ceren, Ayça, Ayzıt, Süyünbike, Aybike, Aybala, Asena

Erkek İsimleri:Oğuzhan, Metehan, Gökbörü, İdikut, Batuhan, Doğuhan, Batıhan, Cengiz, Gökberk, Oğuz, Fatih, Alparslan, Alp, Alperen, Alp Ertunga.

 

KUTU 3/ ÜLKÜCÜLERİN EN ÇOK OKUDUĞU DERGİLER

 

Ülkü Ocağı, Türkü, Yesevi, Orkun, 2023, Millet, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Türk Edebiyatı, Atlas.

 

KUTU 4 / ÜLKÜCÜLERİN EN ÇOK DİNLEDİKLERİ SANATÇILAR

 

Araz Elses, Uğur Işılak, Ahmet Şafak, Ozan Arif, Ali Kınık, Kıraç, Arif Nazım, Aşık Sefai, Grup Ötüken, Grup Kurtuaz, Esat Kabaklı, Neşet Ertaş, Münir Nurettin Selçuk.

 

KUTU 5 / ÜLKÜCÜLERDE CİNSİYET DAĞILIMI

 

Erkek yüzde 92, Kadın yüzde 8

 

KUTU 6 /  ÜLKÜCÜLER E-POSTALARINA HANGİ SIKLIKLA BAKIYOR?

 

Günde 8-10 kez yüzde 7, Günde 4-7 kez yüzde 11, Günde 2-4 kez yüzde 39, Günde 1 kez yüzde 23, İki günde bir yüzde 12, Birkaç günde bir    yüzde  8.

 

KUTU 7/ ÜNİVERSİTE KONSEYLERİNDE ÜLKÜCÜ AĞIRLIK

 

MHP ve Ülkü Ocakları için üniversite gençliği özel bir önem arzediyor. Hareket, üniversite gençliği ile bağlarını sürekli canlı tutuyor; üniversitelerde gerek gençler, gerekse akademisyenler arasında çoğunlukta olmaya çaba harcıyor. Çünkü üniversiteler Milliyetçi Hareket’in en önemli insan kaynağı.

Büyük kentlerdeki üniversitelerde bu amaca ulaşmakta zorluk çekseler de Anadolu’daki üniversitelerde ülkücüler egemen durumda. Nitekim 81 üniversitedeki öğrenci konseyi başkanlarının  44'ünün ülkücü olduğundan söz ediyorlar kıvançla.

Hatta 15 Mart'ta Kayseri'de Erciyes Üniversitesi'nde toplanan 6. Türkiye Üniversiteleri Öğrenci Konseyleri Kurultayı'nda "Üniversite Konseyleri Üst Kurulu"na seçilen yedi üyenin yedisinin de ülkücü olduğunu belirtiyorlar. 1996'dan bu yana faaliyet gösteren Kurul'daki "Eş Başkanlar", üniversite öğrencileri arasında koordinasyonu sağlıyor ve öğrencileri YÖK başta olmak üzere çeşitli kuruluşlar nezdinde temsil ediyorlar.

 

 

KUTU  8/  “KAVGAM”, ÜLKÜCÜLERİN “MUTLAKA” OKUYACAĞI ESER OLAMAZ

 

Ülkücü gelenekten gelmekle birlikte, beş yıldır MHP ve Ülkü Ocakları’ndan bağımsız yayın yapan bir haber sitesi olan "www.ulkucu.org"un yazarı ve yayın danışmanı Dr. Muhsin İdikut Kadıoğlu, Hitler'in “Kavgam” kitabının ülkücü kesimi haksız bir şekilde "eleştiri odağı haline getirdiği"ne inanıyor. Kavgam'ı okumadığını ve merak da etmediğini söyleyen Kadıoğlu, şu görüşü dile getirdi:

"Kavgam'ın ülkücü camiada okunduğuna inanmıyorum. Başka camialarda okunuyordur. Ülkücülük, "Türk için, Türke göre, Türk tarafından" prensibini esas alır. Hitler'in “Kavgam” kitabı, ne ‘Türk için’ yazılmıştır, ne ‘Türk tarafından’ yazılmıştır, ne de ‘Türk’e göre’ yazılmıştır. Ülkücüler, “kökü dışarıda her türlü fikri” reddederler. Hitler’in “Kavgam”da ileri sürdüğü görüşler, Türk Milliyetçileri için referans olmamıştır, olamaz. Ülkücüler okuyacaksa, Marks’ı da, Lenin’i de, Hitler’i de, başkalarını da okuyacaktır. Çünkü, “Dünya’ya nizam verme ülküsü” taşıyan Türk Milliyetçileri içe dönük yaşayamazlar. Ben etrafımdaki arkadaşlardan okuyanı duymadım; kimseye de tavsiye etmedim.

 

KUTU 9 / TÜRKİYE’DEKİ ALMAN SOSYOLOGUN GÖZÜYLE KAVGAM OLAYI

 

Doç.Dr.Helga Rittersberg Tılıç, Türkiye'de yaşayan bir Alman sosyolog. 19 yıldır Türkiye'de olması ona hem Türkiye'ye hem de Almanya'ya "dışardan bakabilme" özelliğini kazandırmış durumda.

Yine de Hitler'in "Kavgam" kitabının Türkiye'de en çok satan kitaplar listesine girmesiyle şaşkına dönmüş Rittersberger Tılıç. "Kavgam'ı, ilk bir kitapçıda gördüğümde çok şaşırdım. Çünkü benim geldiğim Almanya ortamında Kavgam'ı okumak öyle hoş görülmezdi, sanki gizli, yasak bir kitaptı" diye anlattı Hitler'in kitabını ilk kez gördüğünde yaşadıklarını.

Kitapla ikinci kez ise ODTÜ Sosyoloji Bölümünde girdiği bir derste karşılaştı. Bir öğrenci, sıranın üzerine koymuştu yine gizleme gereği duymadan. Öğrencisi, hemen savunmaya girişti "Kavgam"ı okumasını. "Hocam siz alınmayın. Arkadaşlarım hediye etti. Ben gerçekten ne yazdığını çok merak ediyorum. İsterseniz yasaklayalım bu kitabı" dedi öğrenci. Rittersberg Tılıç, "Ben Hitler'in bir kitabı bile olsa yasaklanmasından yana değilim. Okuyup değerlendiririm, tartışırım" yanıtını verdi. Kitabın bütününü değil bazı bölümlerini okumuştu. Okuduğu bölümlerden örnekler verdi Rittersberg Tılıç, öğrencilerle kitap üzerine konuştu bir süre. Uzun uzun milliyetçilik ile Hitler'in sunduğu Nazizm'in farklı olduğunu, Hitler'in kullandığı kavramların o koşullarda, kendi tarihsel bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini, Almanya'ya getirdiği felaketi anlattı dilinin döndüğünce.

Rittersberg Tılıç ile öğrencilerle sohbetinde bıraktığı noktadan devam ettik söyleşiye. "Belki de Türkiye'deki milliyetçi dalga Kavgam'da kendisine dair birşeyler bulabiliyor" sorusuna Rittersberg Tılıç, "Bulmak istersen bulabilirsin tabii ki" diye yanıtladı bu soruyu. Ancak ardından bir noktayı vurguladı:

"Türkiye'de milliyetçi kabarma hissediliyor. Ancak kültürel milliyetçilik iktisadi ve siyasi baskıların sonucu olarak tam tersine dönüşebilir. Daha tutucu, daha muhafazakar, daha geriye dönük bir hale gelebilir. Örneğin Almanya'nın tarihine baktığınızda milliyetçiliğin kökeni kültürel milliyetçiliktir. Ama sonunda Hitler'e, Nazizm'e dönüştü.

Türkiye’de milliyetçi dalganın yükselmesinin tek nedeni olmadığını vurgulayan Rittersberg Tılıç ile sohbete soru yanıtlarla devam ettik:

- Türkiye’de milliyetçi dalga neden yükseliyor?

- Tek nedeni yok. Birisi küresel dünyada ABD’nin pozisyonu. Amerika’nın Türkiye üzerinde yapmak istedikleri. Ama AB meselesi önemli bir yer taşıyor. Uygulamaya geçip geçemeyeceği ayrı bir tartışma konusu. Ama kağıt üzerinde inanılmaz bir değişim yaşandı Türkiye’de. Bu daha çok dışsal etkenlerden geldi. Bu tabii milliyetçi kimliği, ulus kimliğini kabartabilir. Bir de tabi Türkiye’nin yeterince acı bir hikayesi var. En kolay nerede patlayabilir, içerde tabii. Oraya yöneliyor.

- Kürt sorununu kastediyorsunuz?

- Evet. Gerçekten beş sene önce bile önemsenmeyecek olaylar inanılmaz bir tepki topluyor. Mersin ve Trabzon’da bu olaylar meydana geliyor. Ondan sonra da ulusal düzeyde çağrı yapıp “Bayrak asalım” çağrıları bir anlamda ne kadar korkulduğunu da gösteriyor diyebiliriz. Sonuç olarak bu bir tepki. Bence burada korku boyutu çok önemli. Korku boyutu bence önemli. Üstelik güçten çok korkuyu gösteriyor.

- Kültürel milliyetçilik etnik milliyetçiliğe dönüşebilir mi?

- O her zaman mümkün. Çok kolay bir etnik boyutu da kazanabiliyor.

- Neden geçtiğimiz yıllarda olmadığı kadar sert tepkiler geliyor toplumdan?

- Sadece dışsal faktörlerle açıklamak mümkün değil. İktisadi durum çok iyi gitmiyor, yoksulluk gerçekten artıyor. O zaman işte birlik olalım gibi unsurlar önem kazanabilir. O zaman da ulusal kimliğini bütünlüğünü sorgulamaya başlıyor.

 13 Nisan 2005/Hürriyet/Faruk BİLDİRİCİ

 

 

 

METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK/4

TÜRKEŞ İLE BAHÇELİ ARASINDAKİ FARK

Alparslan Türkeş, ölümünden 24 saat önce Almanya'dan döndüğünde çok heyecanlıydı. Ancak bu heyecanını kendisini karşılayanlara belli etmemeye çalışıyordu.

Eşi Seval Türkeş'i erken bir uçakla Ankara'ya gönderdi. Ardından karşılamaya gelen Tuğrul Türkeş, Abdülhaluk Çay, Rıza Müftüoğlu, Akkan Suver ile birlikte Ümit Utku'nun Kıbrıs Türk Hava Yolları'ndaki odasına geçtiler.

Türkeş, Türk Kurultayı ile ilgili hazırlıkları dinledi. İstanbul'dan Ankara'ya uçtuğu 22.00 uçağına kadar kimselere heyecanınından sözetmemişti. Ancak uçak tekerlerini yerden keser kesmez Türkeş, yanında oturan oğlu Tuğrul Türkeş'e döndü:

- Bu kadar yıldır siyasetin içindeyim. İlk defa böyle hissediyorum. Bu sefer şartlar çok iyi.

Türkeş, ardından parmaklarını bitiştirip dümdüz tuttuğu elini hafifçe yukarı doğru kaldırıp bir uçağın kalkışını tarif ederek sürdürdü sözlerini:

- Hani uçak tam kalkarken 'take off' noktası derler ya tam o noktadayız. Bu kadar yıldır teşkilatları dolaşırım. Hiç partimize bu kadar teveccüh görmedim. Bir büyük aksilikle karşılaşmaz isek bu sefer büyük bir netice alacağız.

Tuğrul Türkeş, babasının o akşam yaptığı el işaretini ve sözlerini hafızasına kazıdı. Ancak Türkeş, ertesi akşam Ankara'da rahatsızlandı. Hastanede yaşamını yitirdiğinde saat 22.45'ti. Eliyle "take off noktasındayız" işareti yapmasının üzerinden henüz 24 saat geçmiş, temenni etmediği "büyük aksilik" gerçekleşmişti.

MHP'DE KADRO DEĞİŞİMİ

 

MHP, "Başbuğ Türkeş"in öngördüğü "take off"u, iki yıl kadar sonra Devlet Bahçeli liderliğinde yaşayacak ve yüzde 18.2 oyla tam 127 milletvekili çıkararak iktidar ortağı olacaktı. Ancak üç yıllık iktidar d


 
OKURLARIN İLK TEMAS NOKTASI
BİLGİ EDİNME VE VERİ GAZETECİLİĞİ
MEDYA VE CEBERRUT DEVLET
KRAVATLI GAZETECİLİK
ÖZEL HAYAT KATİLLERİ
BİANET İLE SÖYLEŞİ
TEKNOLOJİK DÖNÜŞÜME TANIKLIK
BARIŞ GAZETECİLİĞİ SEMİNERİ
SOSYAL SORUMLULUKTA MEDYA
MEDYA GÜNLÜĞÜ SÖYLEŞİ
ERKEN ÖLÜMLER MESLEĞİ: GAZETECİLİK
KURTHAN FİŞEK
KUTUP YILDIZINA İHTİYAÇ
YENİDÜZEN GAZETESİ
TUTUKLU GAZETE
MUSTAFA BALBAY'IN HAPİSTE BİN GÜNÜ
BEŞİR ATALAY İLE SÖYLEŞİ
MEDYA VE ETİK SÖYLEŞİSİ
BASIN HAYATI DERGİSİ SÖYLEŞİ
KILIÇDAROĞLU KEMAL BEYİ ANLATIYOR
CÖMERT AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
KAR VADİSİ DOSYASI
KURAN KURSLARI ARAŞTIRMASI
CAHİT ARAL VE ÇERNOBİL OLAYI
METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK
TRABZON DOSYASI
ORHAN DOĞAN İLE SÖYLEŞİ
ARJANTİN FELSEFE GRUBU
ERMENİ TİYATROCULARA ALKIŞ
ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK SEMİNERİ


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr