1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 CÖMERT AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
 04 Eylül 2005, Pazar
 

BİR TÜRKİYE HİKAYESİ :

CÖMERT KARDEŞLER 

Hafız Nuri Cömert, Vezirköprü'nün yoksul bir köyü olan Geliz'dendi. Vezirköprü Müftülüğü'ne kadar yükselen Hafız Nuri'nin iki oğlu oldu; Mustafa ve Fazıl.

Yıllar sonra tüm Türkiye'nin tanıyacağı iki parlak isim, Bedrettin ve Faruk Cömert, Hafız Nuri'nin oğlu Fazıl beyin, Vezirköprü'nün güzel ve özenli giyimiyle tanınan genç kızı Seher hanımla yaptığı evlilikten doğacaktı. Büyük oğulları Bedrettin, sanat tarihçisi, eleştirmen, yazar ve çevirmen olacak ama henüz 38 yaşında, gelecek vaat eden bir doçent iken hain kurşunlara hedef olarak yaşamını yitirecekti.

Diğer oğulları ise farklı bir kariyer olan askerliği tercih edecek, mesleğinin zirvesine kadar yükselerek orgeneral rütbesiyle Hava Kuvvetleri Komutanı olacaktı. Ne yazık ki, oğulları Bedrettin'in ölümünü görme felaketini yaşayan anne babanın ömrü, oğulları Faruk'un başarısını görme mutluluğuna tanık olacak kadar sürememişti.

 

 

FARUK CÖMERT:

O ŞİMDİ HAVA KUVVETLERİ KOMUTANI

 

Fazıl bey, ilkokul mezunuydu. Evliliğinin ilk yıllarında Vezirköprü'de Hükümet Meydanında küçük bir bakkal dükkanı işletiyordu. O zamanlar ilçede gazete satılmazdı; Samsun'a kadar giderek gazete bayiliği alması Vezirköprü için büyük bir yenilikti. İlk oğlu Bedrettin de ilkokuldan arta kalan zamanlarda sokak aralarında gazete satarak yardım ediyordu babasına.

Ailenin ikinci çocuğu bir kızdı. Zehra'yı, Faruk ve sonra da Semra'nın doğumu izledi. İki kız iki erkek çocuk sahibi olan Fazıl bey, 1950'lerde esnaflıktan sıkıldı. Bir kamyon alarak nakliye işine girmesiyle birlikte ailenin yaşamı altüst oldu. Kısa sürede iflas eden Fazıl bey, Toprak Mahsülleri Ofisi'ne girdi. O tarihten itibaren de aile, babanın tayinleriyle oradan oraya savruldu. Havza, Limaniçi, Kangal, Gürün, Eskişehir, Ankara gibi birçok kentte yaşadılar.

Sürekli okul değiştirmenin sakıncalarını Bedrettin, Sivas Lisesinin yatılı bölümünü kazanarak ortadan kaldırdı. Küçük kardeşi de aynı sorunu, bir yıl düz lisede okuduktan sonra askeri liseyi seçerek çözdü. Zaten küçük yaştan itibaren pilot olmayı düşlüyordu.

İzmir Güzelyalı'da askeri lisede okurken ağabeyi gibi şiirle de ilgilendi Faruk Cömert. Ancak arada şiir yazsa da daha çok okumaktan hoşlanıyordu. Hava Harp Okulu'ndaki edebiyat günlerinde "radyofonik" sesiyle okuduğu şiirler arkadaşlarının takdirini topluyordu. Sanata yatkın bir gençti. Buca'daki Eğitim Enstitüsü ile Hava Harp Okulu'nun birlikte sahneye koyduğu Kurtuluş Savaşıyla ilgili bir oyunu da o yönetti.

Zaten özel günlerde düzenlenen hemen bütün törenlerde kürsünün değişmez ismiydi, öğrenciler adına konuşmaları hep o yapıyordu. Çok kitap okuyan, düzenli çalışan bir askeri öğrenciydi. Okuldaki başarısı onun bir tür "sınıf başkanlığı" sistemi olan "KADET"in ikinci yöneticisi olmasını sağladı. Altı kısımdan oluşan 292 kişilik sınıfın başkanı, öğrenciler arasında "albay" rütbesi uygun görülen Ayvaz Yaşa, onun yardımcısı olan ve "Yarbay" olarak anılan ise Faruk Cömert'ti.

Harp Okulu'nda dışardan bakıldığında o ciddi, üniformalı yüzün arkasında daha farklı, güleryüzlü, esprili bir hayat yaşıyordu öğrenciler. Sabahları kalk borusuyla uyanılıyordu ama bazen -özellikle de özel günlerde- nöbetçi subaylar, dönemin popüler şarkılarını çalarak sürpriz yapıyorlardı. Öğrenciler, Charles Aznavour'un "Je t'attends"(Seni bekliyorum), Adamo'nun "Tombe la neige" (Karda yürümek zordur) gibi parçalarıyla gözlerini açıyorlardı.

Öğrenciler arasında pulların damgasını silen ilaç bulmuş gibi muziplikler gırla gidiyordu. Subaylara yakalanmadıkları zamanlar kendi aralarında gülüp geçiyorlardı bu şakalara. Yakalandıklarında ise bedeli hayli ağır oluyordu. Sınıfın en muzip genci olan Erol Çetinkaya'nın yaptığı bir şaka, bütün sınıfın bir pazar gününe maloldu. Bütün gün, Poligon'da güneş altında yürümek zorunda kaldılar.

Fakat son yıl, mezun olmaya yakın günlerde bir öğrencinin yaptığı muzipliğin bedelini, olayda bir suçu olmamasına rağmen Faruk Cömert ödedi, hemde ağır şekilde. Muzipliği kimin yaptığını komutanlığa bildirmeyince ikincilikle mezun olması gerekirken, derecesi onbirinciliğe düştü. Hatta bu olay, 1965 mezunları yıllığına da yansıyarak kayda geçti:

"Genç yaşta emekli yarbayımız 'Kaçma, karışma, gözlerini yorarak çalışma' der ama, yine de çalışkan ve zekidir. Mayk Hammer'lık edemeyişi ona oldukça tuzluya oturdu. Normal yürürken bile kollarını yere paralel olarak kaldırması, radyofonik sesi, sarı saçları, mavi gözleri ve ince endamıyla tanınır. 'Ben Amerika'dayken' demiyecek kadar tevazu sahibidir."

Yıllıkta, dedektiflik yaparak iz sürmediği belirtilse de bazı arkadaşlarına göre, Faruk Cömert, o kişiyi bilmesine rağmen ismini vermemiş, arkadaşını zor durumda bırakmaya gönlü elvermemişti! Şakanın ne olduğu ise hala titizlikle saklanan bir sır... 

Hava Harp Okulu'ndan asteğmen rütbesiyle mezun olan Faruk Cömert, ertesi yıl Uçuş Okulu'nu da bitirerek çeşitli birliklerde filo kol uçuculuğu yaptı. 1969'da üsteğmen olduğunda 141.filonun en genç subaylarından biriydi. Genç yaşına rağmen dönemin en modern uçakları olan F-104'ler ile uçma, özel silah atışları yapma onurunu taşıdı. En büyük şanssızlığı, Hava Harp Akademisi'nde öğretime hazırlandığı günlere rastlayan Kıbrıs Barış Harekatı'na aktif olarak katılamamasıydı.

1976'da Akademi’den mezun olduktan sonra kurmay subay olarak Genelkurmay Merkez Daire Başkanlığı emrinde proje subayı olarak görevlendirildi. Ağabeyi Bedrettin'in öldürüldüğü haberi geldiğinde Ankara Akıncı'daki 4.Ana Jet Üssü 142.Filoda yüzbaşı rütbesiyle eğitim subayı idi. Maltepe Camiindeki cenaze törenine üniformasız gelen Faruk Cömert, kimselerin dikkatini çekmedi. İsmi de sadece cinayetten bir hafta sonra bir gazeteye verilen "Teşekkür" ilanında geçti.

İçi yanmıştı genç yüzbaşının. Arkadaşlarıyla konuşurken lanetler yağdırıyordu katillere. Çok kızıyordu ama elinden gelen birşey yoktu. Sevgili ağabeyini yeniden yaşama döndürmek mümkün değildi.

Cenaze töreni sonrası Cömert ailesi için acılı, sıkıntılı yıllar başladı. O güne değin herşeyle barışık bir yaşam süren Cömert ailesinin fertleri, cinayetin acısını asla içlerinden atamadı. 

Ancak Bedrettin Cömert'in eşi Agostina'nın çocuklarını alıp Türkiye'den ayrılmasından sonra aralarına mesafe girdi. Sadece Faruk Cömert'in Napoli'deki Güney Avrupa Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na (Airsouth)atandığı 1985-1988 yıllarında, aralarında sıcak bir temas kuruldu. Ondan sonra ilişki sadece Bedrettin Cömert'in Roma'da okuduğu günlerden beri yakın arkadaşı olan Prof.Dr.Yüksel Ersoy aracılığıyla sürdü.

Öyle ki, Bedrettin Cömert'in büyük oğlu Ergun'un Roma'daki nikah davetiyesini bile annelerinin ölümünün ardından çocuklarla ilişkisi hiç kopmamış olan Prof.Dr.Ersoy iletti. Davetiye geldiğinde, Fazıl ve Seher Cömert artık hayatta değildi. Nikaha Faruk Cömert'in yanısıra halalar Zehra ve Semra Cömert davet ediliyordu.

1995'deki nikaha ve ardından bir restoranda verilen yemeğe Türkiye'den sadece Prof.Dr.Ersoy katıldı. Ersoy, Roma'ya giderken Cömert ailesinin mutluluk mesajlarını ve hediyelerini de yanında götürdü. Halalar, hediye olarak takı göndermişlerdi; amcanın hediyesi ise havacılık ile ilgiliydi. Ergun, köpekleri çok sevdiği için nikah töreninde gelinin iki nedimesi köpekti.

Mesleğinde hızla yükselen Faruk Cömert, o yıl tümgeneralliğe terfi etmişti. Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra tümgeneral rütbesiyle Hava Harp Okulu Komutanlığı ve Genelkurmay Antlaşmalar Daire Başkanlığı'na atanan Faruk Cömert'in Özay Şefika hanımla yaptığı evlilikten Cem Nuri ve Hande adlarında iki çocuğu olmuştu.

Yabancı basını takip eden, her adımını planlı olarak atmayı ilke edinen, yaşama bağlı bir asker olarak tanınan Faruk Cömert, ailesine düşkün bir kişi olarak tanındı çevresinde. Subay arkadaşlarının bir yemek davetini "Anneler gününü eşi ve çocuklarıyla geçirmek istediği" gerekçesiyle reddetmesi de bu özelliğinin bir kanıtı idi.

Ağabeyinin öldürülmesini hiç unutmadı; her 11 temmuzda onu yadetmekle kalmayıp, bunu davranışlarına da yansıttı. 1989-1994 yılları arasında Diyarbakır'da görev yaparken devletin Hizbullah'ı kullanarak faili meçhullere yönelmesine tepki göstermesinin nedeni buydu.

Ancak yemeklerde, arkadaş toplantılarında ağabeyinin öldürülmesinden konuşmaktan pek hoşlanmıyordu. Ne toplantılarda, ne özel sohbetlerde bu konuyu konuştuğunu duyan pek olmamıştı.

Aslında sadece Faruk Cömert değil, Zehra ve Semra Cömert için de geçerli idi bu durum. Onlar da, ne cinayetle ilgili bir soruya yanıt vermek, ne de o günlerle ilgili anıları anlatmak istiyorlardı. Cinayetten söz edilince memur emeklisi iki kızkardeşin yüzünü büyük bir keder kaplıyordu.

Evlenmedikleri için Ankara'da bir apartman dairesinde birlikte oturan memur emeklisi iki kızkardeş, bugünlerde sevinçli. Çünkü dört yıl aradan sonra kardeşleri Faruk Cömert yeniden Ankara'ya geldi. Hem de Hava Kuvvetleri Komutanı olarak. 1999'da korgeneral, 2003'te de orgeneralliğe yükselen Faruk Cömert, son iki yıldır, Harp Akademileri Komutanı olarak İstanbul'da görev yapıyordu. Oradaki bir seminer konuşması, mesleğindeki hedeflerini yansıtıyordu:

"Bir gün batılı ayaklar, ayda ayak izlerini bırakacaklarsa, bunların arasında bir de Türk'ün bulunması için şimdiden çalışmalara girişmek, aşamalar kaydetmek gerekir."

Nitekim bu hedefini devir teslim töreninde de yineledi. Aynı törende komutanlık olanaklarını kendisi ve yakınlarının çıkarı için kullanmayacağını söylemesi ve "Yolumuz Mustafa Kemal'in yoludur" cümlesini bağırarak vurgulaması, komutanlıkta da iz bırakmayı önemsediğinin göstergesiydi.

Yeni görevine aylar öncesinden hazırdı. Özellikle Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile çok iyi anlaşan Orgeneral Cömert'in Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndaki etkisi aylar öncesinden hissedilmeye başlanmıştı...

 

 

BEDRETTİN CÖMERT:

YETER Kİ ÖLÜMÜM GÜRÜLTÜLÜ OLSUN

 

Bedrettin Cömert, 1961 yılında devlet bursu kazanarak gitmişti İtalya'ya. Şair dostu Hasan Hüseyin'e, Roma'dan yazdığı ilk mektupta koşullarını olanca içtenliğiyle anlatıyordu:

"..O kadar çok yazıyorum ve yazacağım ki! Birçok arkadaş mektup bekliyor. Posta parasına da dayanılmıyor. Ama bir zarfın içinde üç dört mektup gönderiyorum. Başka çare yok.

Ayda 80 bin liret burs alıyorum. Pansiyona 35 bin liret veriyorum. Herşeyi içinde. Her türlü konfor var. Televizyonuna dek. Kahvaltım odama geliyor. Nasıl anlatayım? Ne gerekirse var. Ucuz da. Öz olarak, Tanrı'ya şükür rahatladım."

Burs ücretiyle rahatlayacak kadar zorlu maddi koşullardan gelmişti Bedrettin Cömert. Vezirköprü'deki ilkokuldan sonra ortaokulu Kangal ve Gürün'de yoksulluk içinde okumuş; babasının imkanlarının kendisini okutmaya yetmediğini görünce parasız yatılı lise sınavlarına girmiş, Sivas Lisesinde okuma hakkını öyle kazanmıştı.

Sivas lisesinde okurken, babasının gönderdiği 5 lira ile bir ay boyunca yetinmek zorundaydı. Tek koyu renk giysisine gözü gibi bakıyor, okulun verdiği giysileri eve yolluyordu.

Çalışkanlığıyla öğretmenlerin dikkatini çekmişti Bedrettin. Aynı zamanda öğretmeni Halim Yağcıoğlu'nun Kültür ve Edebiyat Kolu'nda en büyük yardımcısıydı. Okuldaki bütün etkinliklerin altında imzası vardı. Bütün derslerde yüksek notlar alıyor; sürekli okuyor ve şiir yazıyordu.

"İstanbulumsu" adlı ilk şiiri 1959 yılında Varlık dergisinde çıktığında lise son sınıf öğrencisiydi. Liseyi birincilikle bitirip Roma'ya gittikten sonra da dergilere şiirler, eleştiri yazıları göndermeye devam etti. O denli güç koşullarda olmasına rağmen edebiyat dünyası ile ilişkisini kesmemek için Türkiye'deki edebiyat dergilerine abone olmuştu.

Roma'daki ilk iki yıl Perugia Yabancı Üniversitesi'nde İtalyanca ve Latince okudu. Ardından Roma Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. İtalyancasını iki yıl içerisinde o kadar geliştirmişti ki, şiir çevirileri yaparak, Türkiye'deki dergilere göndermeye başladı. Giderek, şiirlere ve çevirilere eleştiri yazıları da eklendi. Böylece daha üniversitede okurken, Türkiye'de edebiyat dünyasının tanıdığı bir isim haline geldi.

Maria Agostina ile 1965'te evlendiğinde de henüz üniversite öğrencisiydi Bedrettin. Ertesi yıl da ilk oğlu Ergun doğdu. Artık İtalya'da kök salmış, orada kendine yeni bir dünya kurmuştu. Yine de üniversiteyi bitirdikten üç yıl kadar sonra pusulasını Türkiye'ye çevirdi. 12 Mart 1971'de döndü Ankara'ya.

Agostina, Ankara'da İtalyan Büyükelçiliği'nde görev alırken; Bedrettin de Hacettepe Üniversitesi'nde asistan olarak adım attı üniversiteye. Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof.Dr.Suut Kemal Yetkin'in yanında Sanat Tarihi ve Estetik konularındaki çalışmalarını yürütürken bir yandan da Roma'da başladığı doktorasını tamamladı.

"Son 50 yılda Türkiye'de sanat eleştirisi" konulu teziyle Roma Üniversitesi'nde "estetik doktoru" derecesini almak yetmemişti Bedrettin'e. Bir de Hacettepe'de doktora yaptı, bu kez "Giotto ve San Francesco geleneği" konulu teziyle "Sanat tarihi doktoru" oldu.

O tarihten itibaren de bilimsel çalışmaları, çevirileri ve eleştiri yazıları birbirini izledi. Bıkmak bilmeksizin yazıyor, yazıyordu. O artık, dostu Hasan Hüseyin'in deyimiyle, "Ozandı, eleştirmendi, sanat tarihi ve estetik öğretmeniydi, dilciydi, felsefeciydi, çevirmendi, polemikçiydi. O bunların hepsiydi." 

"Giotto'nun Sanatı" ve "Croce'nin Estetiği" (inceleme), "Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak" (şiir) ve "Eleştiriye Beş Kala" (eleştiri) adlı kitaplara imza attı ve "Mitoloji ve İkonografi" adlı ders kitabı yayınladı. Gombrich'in ünlü "Sanatın öyküsü" adlı yapıtını Türkçeye kazandıran Bedrettin, bu çevirisiyle Türk Dil Kurumu'nun "1977 Çeviri Ödülü"nü kazandı. Aynı yıl akademik kariyerinde bir adım daha atarak doçent oldu.

Yazı alanındaki yoğunluğu, Türk Dil Kurumu'nda aktif bir üye olmasını engellememişti. Üniversitede öğrencilerin sevdiği bir öğretim üyesiydi. Karşısındakini yormadan konuşan, kendine güvenen, blue jean giyen, her daim barışçı tavır alan, alçakgönüllü bir akademisyendi. Kendi kozasında mutlu bir yaşam sürüyor, yazdıklarıyla, düşündükleriyle heyecanlanıyordu.

1978 temmuzunun ilk günlerinde Hacettepe'de bazı akademisyenlere gönderilen, bir "tabut" resminin altına "Beytepe'den tabutlar çıkacak" diye yazılmış tehdit mektubuna ekli listede ismini görmesine rağmen yaşamının akışını değiştirmedi. Olayları kışkırtanları araştırmak üzere oluşturulan komisyona girmeyi kabul etti.

10 Temmuz günü üniversiteden ayrılırken bir grup öğrencinin arkasından "Komünist" diye bağırması da yaraladı onu. Akşam eve geldiğinde Agostina'ya anlattı olanları "Çok üzüldüm" diye. Ertesi sabah eşi ile birlikte erken çıktılar evden. Önce Agostina'yı büyükelçiliğe bırakacak, sonra TDK'nın toplantısına gidecekti.

Köroğlu caddesine çıktığında aniden bir araç kesti yolunu. İki katilin yağdırdığı kurşunlar, henüz 38 yaşında olan Doç.Dr.Bedrettin Cömert'in yaşamına son verdi. Tıpkı Roma'dayken, 1961 yılında yazdığı "Sonuçsuz" şiirindeki "yeter ki ölümüm gürültülü olsun" dizesi gibi gürültülü oldu ölümü. Onbinler gözyaşlarıyla, katillere nefret sloganlarıyla uğurladı onu...

 

 

ERGUN VE KEMAL CÖMERT:

ONLAR ARTIK İKİ İTALYAN GENCİ

 

O sabah annesi ve babası, evden ayrılırken beş yaşındaki oğulları Kemal'i, bakıcısı Sevim hanıma bırakmıştı. 12 yaşındaki oğulları Ergun ise Roma'da, büyükannesinin yanındaydı.

Maria Agostina, cinayet sonrasında "Nasıl kıydılar ona?" diye gözyaşı döktü. O da yaralanmıştı. Katiller, onu hastaneden çıktıktan sonra da rahat bırakmadı, tehditleri sürdürdüler.

İtalyan Büyükelçiliği'ndeki işine her gün polis koruması altında gidip gelen genç kadın, korkuyla yaşamaya sonunda dayanamadı; bir yıl kadar sonra iki oğlunu alarak Türkiye'den ayrıldı.

Ankara'dan sonraki ilk durak Fransa'ydı. Ergun ve Kemal için yepyeni bir kültürel ortamdı Paris. Hem babalarının yokluğuna, hem de yeni bir çevreye alışmak zorunda kaldılar. Öğrenimlerini önce Fransa'da, sonra da İtalya'da sürdürdüler. İtalyan kültürüyle yoğrulunca, Ergun belirli sözcükler dışında unuttu Türkçeyi. Kemal de 80’li yıllarda iki yıllığına büyükelçilikte görevlendirilen annesiyle birlikte Ankara’ya gelmesine rağmen Türkçeyi  öğrenemedi.  Kitaplarını okuyamadıkları babalarını hep annelerinden dinlediler.

Bugün artık Ergun 39, Kemal ise 32 yaşında. İkisi de Roma'da yaşıyor. Kemal, arkadaşlarıyla birlikte kurduğu bir bilgisayar programları şirketinin ortağı. Askerliklerini yapmadıkları için de Türkiye'ye gelmeleri tam bir sorun.

Kemal ve Ergun Cömert'in Türkiye ile temas noktası, babalarının yakın arkadaşı olan Prof.Dr.Yüksel Ersoy. Zaman zaman da Prof.Dr.Günsel Renda ve Faruk Cömert'in bilgisayar mühendisi olan oğlu Cem Nuri ile e-mailler aracılığıyla haberleşiyorlar.

Ergun ise Roma'da "Masterdog" adlı ünlü bir evcil hayvan kliniğinin sahibi. Klinik, köpeklerle ilgili olarak bakım, gezdirme, sağlık, eğitim, otel gibi hizmetlerden, 24 saat telefonla danışma, taksi ve krematoryuma varana değin akla gelebilecek bütün ihtiyaçlara yanıt verebiliyor. Şirketiyle ilgili olarak sık sık gazete ve televizyonlarda haberler yayınlanıyor. Ergun, hayvanları ne kadar sevdiğini işindeki başarısıyla kanıtlıyor.

Kemal henüz bekar, Ergun ise evli ve ilkinin adı Leonardo olan iki çocuk sahibi bir baba artık. Bereket, anne Maria Agostina, oğlunun düğününü gördü, torunlarını tanıma mutluluğuna erişti. Son görev yeri Tiran Büyükelçiliği'ydi. Bir gece katıldığı bir davetten dönüşünde evde fenalaştı. Sabah bulduklarında koma halindeydi. Beyin kanaması teşhisi konulunca vakit geçirmeden helikopterle Roma'ya götürüldü. Ama kurtarılamadı. 27 Kasım 2001'de yaşama gözlerini yumduğunda 61 yaşındaydı.

 4 Eylül 2005/ Hürriyet Pazar

 KUTU/ BERAAT KARARINA YORUM YOK

Cinayetin ardından polis, robot resimleri çizilen Rıfat Yıldırım ve Üzeyir Bayraklı adlı iki zanlının peşine düştü. "Ülkücü militan" olarak tanınan iki zanlı da Almanya'ya kaçtı. Üzeyir Bayraklı, bir süre sonra Almanya'da açtığı ve Alaattin Çakıcı dahil Türk mafyasının ünlü isimlerinin buluşma mekanı haline gelen gece kulübünde öldürüldü; Rıfat Yıldırım ise 2002'de Türkiye'ye iade edilerek yargılandı. Cinayetten tam 24 yıl sonra yapılan yargılama sonucunda "delil yetersizliği"nden beraat kararı verildi ve dosya ebediyen kapandı.  

Rıfat Yıldırım'ın Türkiye'ye iade edildiği sırada Ergun Cömert, "Ailemizin hayatını kötü bir şekilde değiştirdi. Nefret etmiyorum ama reddediyorum bu insanları" demişti gazetecilere. Kemal Cömert de "Normalde bir insan babasının katilinin ölmesini ister ama ben idama karşıyım. Ömrünün sonuna kadar hapis yatmasını istiyorum" dileğinde bulunmuştu.

Şimdi her ikisi de anlamakta zorlandıkları beraat kararıyla ilgili yorumda bulunmaktan kaçınıyorlar. Geçmişle ilgili olarak da konuşmak istemeyen Cömert kardeşler, Hürriyet'e yaşamlarıyla ilgili olarak şunları söylemekle yetindiler:

"Türkiye'den ayrıldıktan sonra yeni bir çevreye uyum sağlamamız gerekti. Yeni bir kültür, yeni bir dil öğrenmenin zorluklarıyla karşılaştık. Sonuçta bugün İtalyan kültürüne sahip olduk. Annemiz hayattayken bize hep babamızı, kitaplarını, hayatını ve çalışmalarını anlatırdı."

  KUTU/ 65 MEZUNLARININ 40. YIL TOPLANTISI 

Hava Harp Okulu 1965 mezunları, bu yıl mezuniyetlerinin 40. yılını kutlayacaklar. 28 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında Gümüldür'deki kampta toplanacak olan 65 mezunları, 3 Ekim'de başkan seçecekler ama yıllardır başkanlık yapan ve arkadaşlarınca sevilen Selçuk Kiper'in yeniden seçilmesi bekleniyor. 65 mezunları, 7-10 Ekim tarihlerinde de Ankara'da buluşacaklar. 8 Ekim'de Anıtkabir'i ziyaret edecek olan 65 mezunları, devre arkadaşları Orgeneral Cömert'i makamında ziyaret edecekler ve aynı akşam Merkez Orduevindeki akşam yemeğine katılacaklar.


 
OKURLARIN İLK TEMAS NOKTASI
BİLGİ EDİNME VE VERİ GAZETECİLİĞİ
MEDYA VE CEBERRUT DEVLET
KRAVATLI GAZETECİLİK
ÖZEL HAYAT KATİLLERİ
BİANET İLE SÖYLEŞİ
TEKNOLOJİK DÖNÜŞÜME TANIKLIK
BARIŞ GAZETECİLİĞİ SEMİNERİ
SOSYAL SORUMLULUKTA MEDYA
MEDYA GÜNLÜĞÜ SÖYLEŞİ
ERKEN ÖLÜMLER MESLEĞİ: GAZETECİLİK
KURTHAN FİŞEK
KUTUP YILDIZINA İHTİYAÇ
YENİDÜZEN GAZETESİ
TUTUKLU GAZETE
MUSTAFA BALBAY'IN HAPİSTE BİN GÜNÜ
BEŞİR ATALAY İLE SÖYLEŞİ
MEDYA VE ETİK SÖYLEŞİSİ
BASIN HAYATI DERGİSİ SÖYLEŞİ
KILIÇDAROĞLU KEMAL BEYİ ANLATIYOR
CÖMERT AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
KAR VADİSİ DOSYASI
KURAN KURSLARI ARAŞTIRMASI
CAHİT ARAL VE ÇERNOBİL OLAYI
METAL FIRTINA DÖNEMİNDE ÜLKÜCÜLÜK
TRABZON DOSYASI
ORHAN DOĞAN İLE SÖYLEŞİ
ARJANTİN FELSEFE GRUBU
ERMENİ TİYATROCULARA ALKIŞ
ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK SEMİNERİ


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr