1980 Haziranıydı gazeteciliğe başladığımda. 30 yılı aşkın bir süredir bu meslekteyim.  Haberlerin peşinden koştum; söyleşiler yaptım; kitaplar yazdım; haber müdürlüğünde bulundum; bunca yıldır hep gazetecilik faaliyetleri içinde oldum. 1 Nisan 2010'dan bu yana Hürriyet gazetesinin Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak görev yapıyorum.

Faruk Bildirici


 Yemin Gecesi
 
 
YEMİN GECESİ - LEYLA ZANA'NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ

YEMİN GECESİ
LEYLA ZANA'NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ

450 sayfa, 2. hamur
ISBN: 9789759916374
Boyut: 14 x 23 cm
Baskı Tarihi: Şubat 2008
Doğan Kitap

Yemin Gecesi, Leyla Zana'nın dönüşümüne kapı açan gecelerin öyküsü. Bu kitap, bir yaşam öyküsü olduğu kadar 1950' lerden itibaren filizlenen Kürt siyasi mücadelesini konu alan bir siyasi belgesel. Bilinmeyenleri, sahne gerisinde yaşananları açığa çıkaran, olaylar ve kişiler arasındaki ilişkinin dilini çözen bir gayri resmi tarih çalışması. Günümüz Türkiyesi'ne farklı bir bakış...

YEMİN GECESİ İÇİN YAZILANLAR:

PKK’nın gölgesiyle asker gölgesinde Kürt meselesi...

Hasan Cemal (Milliyet/3 Haziran 2008)

 
- I -

Karanlık, mahkumlara yönelmiş ağır bir silah gibiydi. Gece mi, gündüz mü belli olmuyordu.

Leyla’nın bir külçe gibi fırlatılıp atıldığı hücre öylesine küçüktü ki, o minyon bedeni iki büklüm olmasına rağmen sığamıyordu.

Biraz uyuyabilse güç toplayacaktı.

Bitişik hücrelerden gelen çığlıklar, inlemeler uyumasına izin vermedi.

Ayak seslerinin hücresinin kapısına dayanması uzun sürmedi. Kapıyı hışımla açan irikıyım iki polis, hoyrat elleriyle kaldırdı onu yerden. Ellerini arkadan bağlamakla kalmayıp, gözlerini de kara bir bezle kapattılar.

“Yürü bakalım sorguya” derken bir yandan da kollarından tutmuş sürüklüyorlardı. Sorgu odasına girer girmez tekmeler, tokatlar inmeye başladı bedenine. Hem vuruyor hem de soyunmasını istiyorlardı.

Leyla direniyor, direndikçe yumrukların, darbelerin şiddeti artıyordu. Birkaç dakika bile sürmedi kendinden geçmesi.

Bayılması, ellerinden kurtulmasına yetmemişti. Hortumla soğuk su tutarak ayılttıklarında gözlerindeki bağ dışında üzerinde hiçbir giysi kalmadığını anladı.

Yerden biraz yüksek bir yere yatırılmış, vücudunun hassas yerlerine teller bağlanmıştı.

Elektrik akımı şimşek hızıyla vücunu sardı, bütün sinir uçları aynı anda gerildi.

Tarifi zor, dehşetli bir acıydı bu.

Binlerce keskin bıçak aynı anda saplanmış, vücudunu dilim dilim doğruyordu sanki.

“Söyle, bu şifreyi kime götürecektin?”

12 Eylül yeni bir Leyla Zana yaratmıştı.


- II -

Kapı çaldı. Kapıyı açtıklarında önde duran eli telsizli polis amiri, Diyarbakır Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin   Kocadağ’dı.

Beş yıl sonra Susurluk kazasında yaşamını yitirecek ve bütün Türkiye’nin tanıdığı bir isim olacaktı.

Leyla, çay ve meyve servisi için hazırlık yaparken Kocadağ, Mehdi Zana’yla sohbet etmeye başlamıştı.

“Bu kan ne zaman duracak?”

Mehdi:
“Size bağlı.”

“Hayır, size bağlı. Siz Kürt aydınları olarak karşı çıkmış olsaydınız bu kadar kan akmazdı.”

“Siz Kürtlerin varlığını inkar etmeseydiniz kan hiç akmayabilirdi.”

Hüseyin Kocadağ:
“Ama gün gelir hepiniz bu kanda boğulursunuz.”

“Evet boğulabiliriz. Ama siz de sorunu bu şekilde halledemezsiniz. Mutlaka bir gün birileri başkaldırır. İnkarla sonuç alamazsınız.”

Hüseyin Kocadağ sinirlendi.
“Hepiniz öleceksiniz” diye çıkıştı.


- III -

Bir gazeteci yaklaştı Leyla’ya.
“Ben sizi Meclise ilk geldiğiniz günden beri dikkatle izliyorum. Anlamaya çalışıyorum” dedi.

Devam etti:
“Neden PKK’nın silahlarının gölgesinden kurtulamadınız?”

Leyla alaylı bir ifadeyle yanıtladı:
“Siz gazeteci olarak ne zaman Genelkurmay’ın gölgesinden kurtulursanız, biz de o zaman PKK’nın gölgesinden kurtuluruz.”

* * *

Kürt sorunu nedir?

PKK nedir?

Şiddet ve terörün kaynakları nedir?

Faili meçhul nedir?

Yargısız infaz nedir?

Askeri darbe nedir?

Butün bunları yalnız öğrenmek değil, aynı zamanda hissetmek istiyorsanız, Faruk Bildirici’nin son kitabı “Yemin Gecesi, Leyla Zana’nın Yaşamöyküsü”nü okuyabilirsiniz, (Doğan Kitap).

Gerçekten güzel bir kitap.

Ve yalnız aklıyla değil, yüreğiyle de yazmış Sevgili Faruk, değerli meslektaşım...

 

* * * * *

FARUK BİLDİRİCİ’YLE “YEMİN GECESİ/LEYLA ZANA’NIN YAŞAMÖYKÜSÜ” ÜZERİNE

Söyleşi: Hale Gönültaş - İrfan Aktan

Express Enternasyonal Salala  (20 Mayıs-15 Haziran 2008)
 

Çelişkileri derin yaşamış bir kadın
 

Hürriyet gazetesi Ankara temsilcisi yardımcısı Faruk Bildirici, bir Hürriyet mensubundan beklenmeyecek bir iş yaptı, gayet objektif bir Leyla Zana kitabı yazdı. Kürt sorununa Türk milliyetçiliği gözlüğüyle bakanlar bile “Yemin Gecesi / Leyla Zana’nın Yaşamöyküsü”nü okuduktan sonra başka türlü düşünmeye başlayabilir. Faruk Bildirici’ye kulak veriyoruz...  
 
“Yemin Gecesi”nde, Leyla Zana’nın yaşamöyküsü etrafında, DEP sürecine nasıl gelindiğini, DEP’lilerin Meclis deneyimini, hapishane günlerini, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına gösterdikleri tepkileri, aralarındaki ihtilafları, DTP’nin kuruluş sürecini anlatıyorsunuz. Leyla Zana, yaşamöyküsünün bu çerçevede aktarılmasını nasıl karşıladı?

Faruk Bildirici: Kitabı yazmaya karar verdiğimde cezaevindeydi. Kendisine  “yandaşınız değilim, ama karşıtınız da değilim, dolayısıyla yaşamınıza nesnel bakabilirim” diye mesaj gönderdim. “Faruk bey hep siyasî yaşamı bitenleri kaleme alıyor: Tansu Çiller, Mesut Yılmaz… Benim siyasî hayatım bitmedi ki, beni niye yazmak istiyor?” diye sormuş. Zana’nın siyasî hayatının bittiği düşüncesiyle yazmadım “Yemin Gecesi”ni. Bu kitapla ülkeye bir barış mesajı gönderebileceğimi düşünmüştüm.

 
Önceden tanışıyor muydunuz?

Tabii, o milletvekiliyken, ben parlamento muhabiriydim. Önerimi kabul edince, bir anlaşma yaptık: O bana destek verecek, ben de bağımsız çalışacaktım. Fakat, cezaevi süresince karşılıklı konuşmamız mümkün olmadı. Serbest kalınca altı uzun mülâkat yaptık. Sonra, başkalarıyla da konuşarak, araştırmalar yaparak kitabı hazırladım. Kitabın yaşamöyküsü etrafında örülmesi, onun için sürpriz olmuş. Kendisiyle yaptığım görüşmelerin, kitabın sadece bir boyutunu oluşturacağını düşünüyordu. Oysa, “Yemin Gecesi”, 1980’lerden bu yana Kürt sorununu zemin alarak Leyla Zana’yı anlatıyor. Kitabı okuduktan sonra, “Benimle ilgili maddî hata yok; bunun için teşekkür ederim. Ama, siyasî olaylara dair değerlendirmeler senin yaklaşımın, ona karışamam” dedi.

 
Kürt sorununa yaklaşımda, Leyla Zana ile Orhan Doğan’ın bir tarafta, Selim Sadak’la Hatip Dicle’ninse diğer tarafta yer aldığı, Zana ve Doğan’ın daha uzlaşmacı bir tutum benimsendikleri hep söylenirdi, ama kitabınızda bu ayrışma ilk defa çok alenî biçimde aktarılıyor. Taraflardan bir yalanlama geldi mi?

Gelmedi. Zana, kitaptaki maddî bilgilerin doğru olduğunu söyledi. Kürt siyasî hareketine dışarıdan bakıldığında, bir yanılsamaya düşülüyor: Sanki hareketin içindeki herkes beraber tavır alıyor, aynı şeyi düşünüyor, aralarında ihtilaf yaşanmıyor. İşin aslı öyle değil. Onyıllara yayılan bir siyasî harekette ihtilafların yaşanmaması beklenemez.  Leyla Zana - Hatip Dicle ayrışması konusunda Hatip beyi de aradım. “Leyla hanımla ilgili bir kitapta, onun konuşması daha doğru olur. Ben konuşmam” dedi. Ama, bütün bilgileri farklı kaynaklardan doğrulatarak yazmaya çalıştım.

DEP’lilerin çatışma noktaları nelerdi?

Çatışma çok net bir biçimde tezahür etmiyor. Ama, bazı olaylara dair değerlendirmeleri farklı. Örneğin, Hatip Dicle, milletvekilliği sırasında, Tuzla’daki bir bombalı saldırıda sivil kıyafetli güvenlik görevlilerinin öldürülmesini “savaş dönemlerinde olur böyle şeyler” diye değerlendirmişti. Dicle’nin Tuzla saldırısıyla ilgili demeci o dönemde çok tartışılmıştı. Ölümleri haklı gösteren o yaklaşımın sonucu olarak, parti büyük saldırılara uğradı. Gazeteler ve genel merkezin bombalanmasının ardından, kapatmaya kadar giden sert bir süreç yaşandı. Temel farklardan biri de DTP’nin kuruluşunda ortaya çıktı. Hatip Dicle, DTP’nin önceki partiler gibi bir Kürt partisi olmasından yanaydı. Ama Zana ve Orhan Doğan DTP’yi Türk solunun da katılacağı bir Türkiye partisi yapmak istiyordu. Buldukları formül Celal Doğan’la ittifaktı. Ama Doğan’la anlaşma sağlanamadı. DTP konusundaki çatışma, kuruluş aşamasında gün yüzüne çıkamadı. Oysa, kuruluş kongresinin basına kapalı bölümünde, Zana kürsüye çıkıp DTP’nin bir “Kürt partisi” olmasını isteyenlere meydan okudu, “çizgi buysa, ben yokum” diyerek kürsüyü terkedip gitti. Yakın döneme kadar da partiye dönmedi.

“Yemin Gecesi”nde, Zana’nın Kürt kimliği merkezli militan bir siyaset yürüttüğü görülüyor. Zana da çoğu durumda, Dicle kadar sert yaklaşımlara sahip değil mi?

Kürt siyasetinde o kadar çok paradoks var ki! Dışarıdan bakınca, DTP, PKK ve Kürtlerin, bu üç unsurun ilişkilerinin çok net olduğu sanılıyor. Oysa, sınırlar ve aralarındaki ilişki sanıldığı kadar net değil. Kimi zaman PKK, kimi zaman Öcalan, kimi zaman da bu iki unsurun dışındaki gelişmeler etkili oluyor. Kitap boyunca, tablonun net olmadığını hissettirmeye çalıştım. PKK, Türkiye’deki Kürtlerin ne kadarıyla iç içe, ne kadarının siyasî temsilcisi, kestirmek çok zor. O yüzden, tüm unsurları bir yumak gibi kabul etmek daha doğru. Yumak yuvarlandıkça, yüzü gözü şekilleniyor. Yumağın bütününün ne olduğu net: Kürt sorunu. 

Kürt hareketindeki siyasetçileri büyük bir aileye benzetirsek, aile üyeleri bir anda düşman addedilebiliyor. Kitapta anlatıyorsunuz: Hikmet Fidan eski bir HADEP’li, muhalif olmaya başlayınca PKK tarafından öldürülüyor. “Hata”ların kolay affedilmediği, aile reisliğini eleştirmeye pek gelmeyen bir aile…

Ailenin farklı fertleri var. Bunların içinde reis de var, ailenin çizgisini belirleyen diğer fertler de. Ama, “yaramazlık” yapanlar da var. PKK baştan itibaren silahlı bir örgüt olduğu için, farklı eğilimlerin gelişmesine –Hikmet Fidan örneğinde olduğu gibi– pek göz yumabilen bir noktada değil. Bu sadece silahlı örgüt olmaktan kaynaklanan bir sorun da değil. Feodal kalıntıların PKK’nın politikasında zaman zaman etkili olduğunu düşünüyorum. PKK, kendi dışında bir yapının ortaya çıkmasını hazmedemiyor. Öcalan için de aynı şey geçerli. PKK, “1978’den beri mücadele veriyorum; dolayısıyla, burada her şeyi ben belirlerim” noktasında. Bu açıdan, PKK’nın kendisi de mücadelenin önünde bir engel haline gelmiş durumda. Kürt sorununun 1978’deki biçimiyle bugünkü  biçimi elbette aynı değil. O dönemde devlet, Kürtlerin varlığını dahi kabul etmiyordu. Bugün kimse Kürtlerin varlığını inkâr edemiyor. Silahı ve terörü reddetmeme rağmen, bu noktaya gelinmesinde PKK’nın etkisinin olduğunu kabul ediyorum. Ama öte yandan, Türkiye’de Kürtlerin varlığı kabul edilmişken, kültürel, siyasal, sosyal hakları tartışılırken, hâlâ silah kullanarak PKK bir engel haline geliyor. Aile benzetmesine dönersek, Kürt siyasî hareketi içinde insanlar PKK ve Öcalan’ı yok sayarak hareket geliştiremiyorlar. Ama diğer yandan, Özal döneminden beri Kürt siyasetçilerine “PKK’yı terör örgütü olarak tanımlayın, yoksa size siyaset yapma fırsatı tanımayız” deniyor. Kürtlerin temel açmazlarından biri bu. PKK’yı terör örgütü olarak kabul eden Kürt siyasetçiler, o ailenin dışında buluyorlar kendilerini. Aile dışındakilerinse ailenin kaderini belirlemesi pek mümkün olamaz. PKK’ya karşı çıktığı için, siyasetten tamamen dışlanmış birçok Kürt siyasetçi var. Bu, bir yandan PKK’nın siyaset kültüründen, diğer yandan da, hem PKK’ya hem de devletin politikalarına muhalif  kesimlere yaşam alanı bırakılmamasından kaynaklanıyor.

Böyle bir siyasî atmosferde, Leyla Zana nasıl oldu da Türk ve Kürt siyaseti için bu kadar kritik bir noktaya gelebildi?

Zana’nın siyasî hareketi iyi kavrayışı, mücadele içindeki sorunlar karşısında bağımsız tavır geliştirebilmesi onu bu noktaya taşıdı. Siyasete ilk girdiği dönemlerde, Diyarbakır Cezaevi önünde bile farklı eylemler geliştiriyor. Mehdi Zana’nın karısı olarak tanınmak yerine, kendi çizgisini oluşturarak mücadele içinde yer edindi. Geri adım atmayan, görüşlerini insanlara anlatma yeteneğine sahip, tavizsiz bir kişilik. Kısacası, lider özellikleri var. Küçük yaştan itibaren hayatına yön veren bir sorunun çözümü için mücadele ediyor.  Meclis kürsüsünde Kürtçe konuşması herkesi hayrete düşürürken, o son derece sıradan bir şey yaptığını düşünüyordu. O kürsüde Kürtçe konuşmak onun için çok doğal ve kaçınılmaz bir tavır. Meclis’te daha bağımsız bir çizgi izlemesi, yurtdışına kaçmak yerine cezaevine girmeyi göze alması… Tutuklanacağını bile bile Fransa’dan Türkiye’ye döndü. Kendisi için af çıkarılmasını reddetmesi, günlerce koğuşunun kapısına elektrik kablosu bağlayarak zorla hapisten çıkarılmaya, affedilmeye direnmesi... Bunlar kolay kolay karşılaştığımız siyasî direnişler değil. Hapisten çıktıklarında DEP’lilerin “Zana ve arkadaşları” diye tanımlanmalarının arkasında Zana’nın bu direnişçiliği yatıyordu.

DEP’liler Meclis’te Kürtçe yemin etmeselerdi, Kürt sorununun seyrinde bir farklılık olur muydu?

İtiraf etmek gerekirse, Zana’nın yemin ettiği gün, ben de “keşke ortamı germeseydi” diye düşünmüştüm. Fakat, son Meclis açılışında, DTP’lilerin Bahçeli’yle tokalaşıp ılımlı mesajlar vermelerine karşın yaşanan gerginlikler, 1993’te DEP’lilerin olaylı yemini olmasa da devletin Kürt politikasında değişim yaşanmayacağını düşündürüyor. Zana Kürtçe yemin ettiğinde, Ankara’daki tepki şuydu: “TBMM’de bile Kürtçe konuştular. Cumhuriyetin temellerine dinamit koydular.” Ama o gün Diyarbakır’da, Cizre’de, Hakkâri’de insanlar halaylar çekerek kutladılar bunu. Zana doğru mu, yanlış mı yaptı tartışmasından çok, olayın sonuçlarını değerlendirmek gerek. Zana’nın yemini, Kürtlere çok ciddi moral verdi o dönemde. Mücadelenin belli bir aşamaya geldiğini gösterdi. Ama maalesef, Türkiye’nin bütününe bu sorunun ciddiyetini kavratamadı yemin olayı.

Kocası Mehdi Zana Diyarbakır belediye başkanıyken tutuklanıp hapse atılınca, Leyla Zana yoksulluk ve yalnızlıkla başbaşa kalıyor. Diyarbakır hapishanesi önündeki direnişlere katılıyor. Kocası hapisteyken, genç bir kadın olarak dedikodulara maruz kalıyor. Nasıl oluyor da bu yaşadıkları, kendisini eve kapatmasına neden olmuyor, direnme gücünü nereden buluyor?

Tam da bütün bu sorunları yaşadığı için bu kadar direnç geliştiriyor, güçleniyor.
Zana, okumak isteyen, ama dil problemi yüzünden ilkokulu terk eden bir köylü kızı. Yaşamındaki ilk büyük değişim Mehdi Zana’yla evlenmesi. Eşiyle arasında 21 yaş fark var. Mehdi Zana’nın siyasî kimliği onu da siyasî harekete çekiyor. İkinci aşama, Mehdi Zana’nın cezaevine atılması. Leyla Zana böylece hem aktif olarak siyasî hayata giriyor, hem de kendini eğitmeye başlıyor. Dışarıdan ilkokul ve lise diploması alıyor. Mehdi Zana cezaevinden çıktığında, Leyla hanım artık bıraktığı yerde değildi, kendi başına siyasî bir figür olmuştu.

Kendi hayatıyla siyasî mücadelesi çok iç içe geçtiği için mi “profesyonel” siyaset yapmıyor, konuşurken kendini frenlemiyor, sansürlemiyor?

Hayat mücadelesini siyasete evriltiyor. Kendini frenlemediği doğru. Tutumları, tavrı kişilik özelliğinden kaynaklanıyor. SHP’li vekillerle, Erdal İnönü’yle konuşurken, Güneydoğu için “Kürdistan” diyor, “ben neysem oyum, taviz vermem” diyor. Bu, geçmişinde tüm çelişkileri derin yaşamış olmasından kaynaklanıyor sanırım. Zana’nın tek ideali, bu sorunu çözmek. Kürt halkının istekleri her şeyin önünde onun için. Manevralarla, politik hesaplarla hareket etmek onun kitabında yok. Günlük yaşamında da öyle.

Mehdi Zana, Kemal Burkay’ın Özgürlük Yolu’ndan yürüyor, ama Leyla Zana başka bir yola, silahlı bir örgüt olan PKK’ya yaklaşıyor. Bu nasıl oldu?

Mehdi bey belediye başkanı seçildikten sonra Özgürlük Yolu’yla çatışmaya başlıyor. Leyla Zana, oğlu Ronay’ı boğazına kılçık kaçtığı gün hastaneye götürdüğünde, doktor Özgürlük Yolu’ndan olduğu için “ben Mehdi’nin oğlunu tedavi etmem” diyor. Bu, bir anne için çok travmatik bir şey. PKK daha ulusalcı ve sertlik yanlısı olduğu için sempati topluyor.

Kitabı yazmaya başlamadan önce, nasıl bir kişilikle karşı karşıya olduğunuzu biliyor muydunuz?

Bir kişinin yaşamını yazarken, o kişinin sorunlarını içselleştirebilmeye, hissettiklerini hissetmeye çalışırım. Leyla Zana ile bu çok kolay olmadı, çünkü hayatın çok farklı yerlerinden iki insanız. Benimki tamamen bir anlama çabasından ibaret. Bu ülkede son derece derin yaşanan bir sorun var. Bu sorunu anlamlı bir çerçevede insanlara anlatmaya çalıştım. 1983’te, PKK’nın Eruh-Şemdinli baskınını gerçekleştirdiği dönemde, ölen PKK’lıların cenazelerine yapılan muameleyi biliyoruz. Kimsesizler mezarlığına defnediliyorlardı ve kimse dönüp bakmıyordu. Bugün, her cenaze töreni onbinlerce kişinin katılımıyla yapılıyor, taziye çadırları kuruluyor… Demek ki, PKK ile insanlar arasındaki ilişki çok farklı bir noktaya taşınmış. 1980’lerde TRT’de bir saatlik Kürtçe yayın düşünebiliyor muydunuz? Ya da Kürtçe kurslarının açılması… Devletin kullandığı yöntemler bu sorunu daha da ağırlaştırma noktasına getirdi. Aynı şey PKK açısından da söylenebilir. Ölümler ve kan devam ediyor, ama istedikleri noktaya gelebilmiş değiller. Dolayısıyla, bilinen yöntemlerin dışında yöntemlerin kullanılması gerekiyor. Bu nasıl sağlanabilir? Bu soruya verecek net bir yanıtım yok, ama bir yazar olarak, olabildiğince tarafsız davranmaya, Leyla Zana’yı ve onun içinde bulunduğu süreci övmemeye, yermemeye, sembollere vurgu yapmamaya çalıştım. Türkiye’de çatışmalar semboller üzerinden yürütülüyor, sorunun özünü tartışamıyorsunuz. Bu nedenle kitapta “terörist” demedim, “w” ile “nevroz” yazmadım. “Terörist” yerine militan sözcüğünü tercih ettim.

Özal, ölümünden önce, PKK’yi barışçıl biçimde silahsızlandırma projesinden söz etmişti. 1999’dan 2003’ün sonlarına kadar PKK de silahsızlanmanın koşullarını aradığını iletti. Özal döneminde de, Öcalan’ın yakalanmasından sonra da devletin çeşitli birimleri, örgütün silahsızlanmasına izin vermediler. Devletin bazı birimleri, niye örgütün varlığını sürdürmesinin yolunu açıyor?

Devletin bir stratejisi hiç olamadı ki. Devlet her zaman “kullanma” taktiği uyguladı. 1923’ten 2008’e değişmeyen tek nokta, bir sorunla karşılaştığı an zor kullanma yöntemine başvurmak. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde de aynı yönteme başvurulduğu için Kürt sorunu sürüyor. Diğer yandan, PKK büyük bir siyasî organizasyon; binlerce insan dağa çıkıyor, savaşıyor. Şu an on bine yakın insandan söz ediyoruz. Şu soru geliyor aklıma: Bu kadar büyük bir siyasî organizasyon neden silahsız mücadele yürütemiyor? Bu güç ve organizasyon yeteneği siyasî alanda kullanılabilse, bu sorunun çok daha rahat çözülebileceğine inanıyorum.

Öcalan’ın Zana’ya yönelik tavrı nasıl?

Öcalan kimsenin kendisinin önüne geçmesini istemiyor. 2004’te, ateşkes sürecinin tam Zana’lar cezaevinden çıktığında bozulmasını dikkate değer buluyorum. Oysa, onlar cezaevinden çıktığında çok farklı bir hava vardı, yeni açılımlara öncülük edeceklerdi. Meclis başkanı, Dışişleri bakanı, muhalefet başkanıyla görüşmeler yaptı Zana. Böyle bir ortamda, birden silahlar yeniden konuşmaya başladı, PKK yeniden öne çıktı. Zana Diyarbakır’da ateşkesten söz etti. Farklı bir noktaya gelindi. Sonuçta, Zana’nın öne çıkması engellenmiş oldu. Öcalan cezaevine girdikten sonra, Zana, bir müddet Öcalan’ın açıklamalarının sahte olduğunu, avukatların kendisini yönlendirdiğini düşünüyor. Doğrudan Öcalan’a mektup yazıyor. Çok sonraları Öcalan, “bana en iyi bilgi akışını Leyla sağlıyor” diyor. Aralarında böyle güçlü bir ilişki de var.

Öcalan’a yazdığı mektuplarından birinde, “sayın dostum” diye hitap ettiği için tepki görüyor. Öcalan, “ben öyle Haso, Hüso değilim” diyor…

Bunu bilmiyordum. Ama Öcalan’ın “Leyla’yı bana karşı kullanmak istiyorlar” diye demeçler verdiğini biliyoruz. Öcalan, kendisine rakip olacak kişiyi bir kilometre öteden hissediyor. Fakat Zana’nın da böyle bir niyeti var mı? Hayır. Zana’nın siyaset macerasını nerede, hangi noktada sonlandıracağını kestirmek güç. Zana için önemli olan, varılmak istenen hedef, Kürt ulusunun problemlerinin ortadan kaldırılması. Hayat ve siyaset Zana’ya nasıl bir mecra sunar, o bu konuda nasıl tavır gösterir, bilemeyiz.

Zana’nın Kürt siyasî hareketi içindeki gücünü biraz da Öcalan’a bağlılık üzerinden aldığı söylenebilir mi?

Öcalan’ı reddederek bir şey yapamaz. Bu harekette, özeleştirisi yapılması gereken çok konu var. Mesela, Musa Anter öldürüldüğünde, “acaba PKK mı yaptı?” bile dendi. Anter, 1950’lerde Kürt siyasî mücadelesini başlatan isimdi, ama bu hareketle çatıştığı noktalar vardı. Anter gerekli saygıyı asla görmüyordu. Çünkü eleştiren de bir adamdı. Katillerinin Susurlukçu olduğu ortaya çıktı, ama “acaba PKK mı yaptı?” sorusu da yersiz değildi. Anter’e çok kötü davranıyordu PKK. Öldürüldükten sonra kahraman yapıldı.

Kürt aristokrasisinden gelen 1960’ların Kürt siyasetçileriyle PKK arasında hep bir gerilim yaşandı...

Evet, “aydın” ve “ayak takımı” tartışması Leyla Zana ile Ümit Fırat arasında da yaşandı. Fırat, Zana’nın milletvekili adaylığı belli olunca, 1991’de kendisini arayıp mealen “biz aydınlar ne olacağız?” diyor. Zana da “siz kütüphanelerde kalacaksınız” diyor. Bu tartışma, ‘90’larda Leyla ve Mehdi Zana İstanbul’a giderken, yine yaşanıyor. Oysa, Ümit Fırat daha önce Zana için abi figürüdür. Bu tartışmadan sonra ipler kopuyor. Bence, bu hareketin en büyük zaaflarından biri, entelektüellere ve hayatın diğer alanlarındaki insanlara pek yaşam alanı bırakmamasıdır.

Orta sınıf Kürtlerin giderek PKK’den uzaklaştığı değerlendirmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Bugün PKK, DTP’nin de önünde bir engel. 1991’de milletvekilleri siyasette tecrübesizdi. Ama şimdi deneyimli isimler var Meclis’te. Ne var ki, deneyimlerini aktaramıyorlar. PKK’ya rağmen siyaset yapamıyorlar. Silah ve barış aynı anda kendine alan bulamaz. Bence, PKK da dönüşme konusunu tartışıyor. Bunun için bir gerekçe aranıyor. Ama gerekçeye gerek yok. Madem bir hedefe doğru yola çıkıldı, o yola silahsız da devam edilebilir.

Kürtlerin varlığının artık inkâr edilmediğini söylediniz; inkâr yok ama, Kürt düşmanlığı da yayılıyor.

Bu ülkedeki bütün vatandaşların temel hakları tanınmalı, anadilde eğitime kadar. Eşitlik deniyorsa, herkesin gerçek anlamda eşit olması lâzım. Topyekûn bir Türk-Kürt çatışmasının yaşanmaması olağanüstü bir durum. Ama bunun olup olmayacağını kimse kestiremez. O nedenle, herkesin sorumluluğunun bilincinde olması gerekiyor.

Kitapta, Susurluk kazasında ölen emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ’ın Diyarbakır’da görev yaparken Zana’ların evini basıp arama yapmasını aktarıyorsunuz. Zana’nın hikâyesi boyunca derin devlet de varlığını hissettiriyor…

Bu kitap,  bir yakın tarih çalışması olarak görülebilir. PKK ile mücadele eden devletin nasıl oluşumlara girdiği de anlatılıyor. Türkiye’de Susurluk olayı bu sorundan bağımsız gibi algılandı. Oysa, Güneydoğu’da çatışma başlayınca bir bataklık doğdu. Susurluk bu bataklığın ürünüdür. Hüseyin Kocadağ’ın ilk faaliyet yeri Diyarbakır. Susurluk’un ilk kendini göstermesi de Güneydoğu’daki faili meçhuller, bombalamalar. Türkiye’de bir takım sorunlar gerçekten çözülmek isteniyorsa, devletin içindeki örgütlerin çözülmesi gerekiyor. Şemdinli ve Ergenekon konusunda derinlemesine gidilmeli. Hürriyet’te çalışan bir kişi olmakla birlikte, ileride kendi kendime “bütün bunlar yaşanırken, neden bir şeyler yapmadın?” dememek için çabaladım. Özal nasıl ki “dağdaki üç-beş eşkıya” söyleminden “benim babaannem de Kürttü” noktasına geldiyse, Türkiye’yi yönetenlerin artık bir adım atması gerekiyordu. Bunun için en avantajlı dönem, 1999-2004 arasıydı. Ama devlet hiçbir adım atmadı.

DEP’lilerin Meclis’e ilk girdikleri zamanla bugünün atmosferi arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Her şey çok gergin başlamış, yemin töreninden sonra durum daha da gerginleşmişti. DEP’liler ne Meclis kürsüsünü ne de komisyonları kullanabildiler. Bugün DTP’li vekiller Kürt siyasî hareketini bir şekilde parlamenter zemine taşıyorlar. DEP döneminde, milletvekilleri Meclis’te açlık grevi yaptılar, kuliste uyuyup sabahladılar! DTP’lilerin arkasında böyle bir siyasî birikim var. Bu hareketin hemen hiçbir temsilcisi, “şunu yaparsam şuraya gelirim” diyerek bir yerlere gelmedi. Zana da böyle bir çizgi çizip ilerlemiş değil. Eninde sonunda bir Leyla Zana doğacaktı bu hareketin içinde. Zana, özellikle yemin gecesinden sonra geri dönüşü olmayan bir kahramanlık yoluna girdi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Meclis kürsüsünde Kürtçe konuşuldu ve bunu bir Kürt kadın yaptı!

DTP milletvekillerinden Bengi Yıldız, son seçim çalışmaları sırasında, Leyla Zana’yı ima ederek “biz şov yapmayacağız” demişti. Zana’nın bu açıklamadan rahatsız olduğu doğru mu?

“Biz Zana gibi yapmayacağız” imalarında bulundular. Ama parti içinde sert tartışmalara neden oldu bu. Sonra DTP özür dileyen bir açıklama yaptı. Zana bunun üzerine seçim çalışmalarına katıldı. Sonra da kimse o yemin töreninin aleyhinde konuşmadı. Meclis açılışında DTP’li kadın vekiller en öndeydi. Ama, Zana onlardan farklı: Adına türküler yakılan bir kadın. O dönemde doğan kız çocuklarına Leyla ismi verenlerin sayısı az değil. 

Hürriyet’in yayın politikasıyla sizin Kürt sorununa bakışınız çok farklı. Hürriyet’in Leyla Zana’yla ilgili haberleri veriş tarzını gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?

Hürriyet bir kitle gazetesi, çok farklı renkte kişilikleri barındırabilen bir yapı. Haberciliği sürdürürken, kendi düşüncelerim çizgisinde kitabımı da yazabiliyorum. Hürriyet’in Leyla Zana algılamasında da dönem dönem değişimler görülüyor. 1991’de Hürriyet’in aktardığı Zana tipolojisiyle 2004’teki aynı değil. Bu tarif döneme, koşullara, siyasî iklime göre değişebiliyor. Bu sadece Zana için değil, Ahmet Türk ya da Hatip Dicle için de geçerli. Aysel Tuğluk bir yazı yazıyor, herkes övmeye başlıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, Tuğluk kötü olmuş, Zana iyi. Oysa, onlar hep oldukları gibiler.

 

* * * * *

DTP-PKK ilişkisinin yararları ve zararları

Ruşen Çakır (15 Mayıs 2008/Vatan)

Önceki gün TBMM’de, DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’ün partili milletvekillerine yaptığı konuşmayı dinledikten sonra kendi kendime “Bu konuşmayı on yıl önce de yapmış olabilirdi, on yıl sonra da yapabilir” dedim. Daha sonra bir-iki DTP’li milletvekiline bu görüşümü dile getirdiğimde hiç de itiraz etmediler.
Ne dedi Türk konuşmasında? DTP heyeti olarak kısa süre önce Kuzey Irak’ta yaptıkları temaslar hakkında bilgi vermesi dışında hep şu aynı kavramlar ekseninde konuştu: Barış, kardeşlik, diyalog, çözüm...

Kimileri DTP’lilerin bu kavramların içini iyice boşalttıklarını ileri sürüyor, ben o kadar acımasız değilim. Milletvekillerinin çoğunun samimi olarak Kürt sorununa barışçı ve kalıcı bir çözüm istediklerini biliyorum. Ama hiçbir yeni, elle tutulur, makul ve uygulanabilir öneri getirmeden, somut açılım yapmadan “barış istiyoruz” dediğinizde süregiden çatışmayı daha da kızıştırmaktan başka bir şey yapmamış oluyorsunuz.

PKK ipoteği

Bu tıkanıklığın temel nedeni DTP’nin Kandil (PKK) ve İmralı (Öcalan) ipoteğinden bir türlü kurtulamıyor olmaları. Aslında bu sadece DTP’nin sorunu değil. Faruk Bildirici’nin kaleme aldığı “Yemin Gecesi” adlı Leyla Zana biyografisini okuduğunuzda bu organik ilişki ve bağlantının ta HEP’ten, yani 1990 başlarından beri varolduğunu görürsünüz. Yine aynı kitapta yasal Kürt siyasetçilerin bazen baskı sonucu, bazen de gönüllü olarak PKK’nın onay ve desteğini aradıklarını; değişik zamanlarda kurulan partilerde PKK’nın her zaman “siyasi komiserler” bulundurduğunu da görürsünüz. Örneğin Bildirici kitapta, bir grup milletvekilinin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’le görüştüklerini; çıktıktan hemen sonra Zana’nın diğerlerinden ayrılıp büyük bir heyecanla bulduğu ilk telefon kulübesinden Bekaa ya da şam’daki Öcalan’ı aradığını anlatıyor.

PKK ile bu sistematik ilişki dün birçok partinin başını yaktı, bugün de DTP’yi yakacağa benziyor. DTP’liler ise sürekli olarak PKK ile aynı zeminde siyaset yaptıklarını, bunun aslında bir şans, fırsat olduğunu söylüyorlar. Nitekim DTP’nin PKK ile varolan ilişkisini “olumlu” bulanlar da var. Ben onlardan değilim.

Evet bugün DTP’nin, yarın onun yerini alacak olan partinin, Başbakan Erdoğan gibilerin temenni ettiği ve dayattığı gibi PKK’yı terörist ilan edip dışlamalarını beklemek gerçekçi olmaz. Böyle bir adım onların intiharı olur, kaldı ki PKK’yı terörist görmedikleri de belli.

Buna karşılık DTP’lilerin çoğunun PKK’yı eleştirmekten bile çekinmeleri, hatta korkmaları asla kabul edilemez.

Söylemeye çalıştığım şu: PKK’yı yöneten isimler yıllarını dağlarda, yasadışı koşullarda geçirdiler. Olaylara hep tekyanlı baktılar. İsteseler de ne Türkiye, ne de dünyadaki gelişmeleri doğru okumaları mümkün değil. Bu yüzden sık sık hata yapıyorlar, hem de çok vahim hatalar. DTP’liler sürekli boyun eğmek, onların çizdiği yola riayet etmek yerine PKK yöneticilerini sistemli bir şekilde eleştirebilseler, belki o zaman Kürt sorununun barışçı çözümü yolunda ciddi adımlar atılır.

Dağlıca’da kaçırılan askerlerin iadesinin görüntülerini hatırlayın. Üçüncü sınıf bir film sahnesiydi sanki. Başrollerde PKK’lılar vardı. DTP’li milletvekilleri birer figürandı. Sonuçta kamuoyunun büyük bir kısmı, askerleri teslim aldılar diye milletvekillerine sempati duymadı, tam tersine öfkeleri arttı.

Kapatılırsa ne olur?

Şimdi DTP’nin önünde bir kapatma davası var. Kapatılacağına kesin gözüyle bakılıyor ve DTP’li olmayıp da bu olasılıktan rahatsız olan pek kimse yok. Örneğin, kendi partisi de kapatılma tehdidi altında olan Erdoğan bile DTP’lilere selam vermeyip, ellerini sıkmayarak “taviz vermez devlet adamı” olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.
Halbuki bundan önceki Kürt partilerinin kapatılması nasıl hiçbir şeyi çözmediyse DTP’yi kapatmak da hiçbir işe yaramayacak. Hatta şiddeti temel alan siyasetlerin önü daha fazla açılmış olacak.

Sonuç olarak, DTP’nin kapatılmasının hiçbir şekilde yararlı olmayacağına inanıyorum. Kapatılmaması halinde DTP’nin ne şekilde yararlı olacağı sorulacak olursa da, açıkçası çok ümit verebilecek durumda değilim. Zira PKK ve Öcalan ipoteğinden kurtulmaları nerdeyse imkansız. Yine de demokrasi için DTP’nin yaşaması şart.

* * * * *

DTP’ye düşen görev ve “Yemin Gecesi”

Mete Çubukçu (14 Mayıs 2008/ Birgün)

 
Kürt sorunu yeni bir aşamaya giriyor. Türkiye’nin ABD ile istihbarat paylaşımı, İsrail’den sağlanan insansız gözetleme uçaklarının devreye girmesinin ardından Irak’ın kuzeyindeki Kandil, Hakurk, Avaşin bölgeleri sürekli bombalanıyor. Gelen haberler PKK militanlarının toplanma bölgelerinin tespit edilip bombalandığı yönünde. PKK’ya yakın yayın organları ise bu harekâtların sonuç vermediğini ve zayiat verildiği iddialarının psikolojik savaşın bir parçası olduğunu iddia ediyor. Hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek. Çünkü savaşın gerçek ve ölümcül unsurları dışında yoğun bir psikolojik harekâtın da sürdüğü ortada.

 
* * *

PKK’nın kayıpları söylendiği kadar var mı? Lider kadrosu ne durumda bilinmiyor. Ancak, Kuzey Irak’tan gelen haberler olan bitenin yarı yarıya doğru olduğu yönünde.  En azından PKK militanlarının bir kısmının silahlarını bırakarak Irak Kürt bölgesindeki köy ve kasabalara geçtiğini biliyoruz. Bu bilgiyi, Iraklı Kürtler de yalanlamıyor. Zaten PKK militanlarının silahsız olmak kaydıyla yerleşim birimlerine geçmesine ses çıkarılmıyor. Türkiye de bunu biliyor.

İkinci nokta Cemil Bayık’ın İran’da olup olmadığı. Bayık İran topraklarında. Ancak bu da İran’ın Bayık’ı hemen Türkiye’ye vermesi anlamına gelmiyor. Üstelik PKK’nın Kandil ya da İran’da olması da çok bir şey fark ettirmiyor. Türkiye ile İran iki cepheden PKK ve PJAK’ı sıkıştırmaya kalkarken özellikle İran’ın dengeler açısından ( eğer İran’ın PKK ile bir hesabı varsa bunun bittiğini söyleyemeyiz) her zaman temkinli davrandığı bilinir. Türkiye’nin de İran ve İsrail kombinasyonu üzerinden yürüttüğü operasyonel politikasının ne kadar devam edeceği meçhul. Çünkü, İsrail İran’la paylaşılan istihbaratın sadece PKK ile sınırlı kaldığını umut ederken, bu konudan emin değil.  Ama kesin olan, mevcut durumda PKK ile ilgili istihbarat akışının güçlü bir şekilde devam ettiği.


* * *

Peki bu durumda PKK ne yapabilir? Askeri ve psikolojik üstünlüğü yakalamak amacıyla geçen hafta Aktütün Karakolu’na yönelik saldırı benzeri kalabalık gruplarla ses getirici eylemler beklenebilir. En azından PKK’nın niyetlerinden biri bu.  Ayrıca şehirlerde de benzer terör eylemleri beklenebilir. Ama PKK sorunu sadece bu yöntemlerle sona erer mi orası şüpheli. Birçoklarının söylediği gibi artık farklı enstrümanların da acilen devreye girmesi lazım. Bu enstrümanlar bugünden yarına olmasa bile sorunun çözümünü yönelik adımlar olmalı. Çünkü, TSK’nın şu andaki stratejisinden geri adım atmasını beklemek zor.

 
* * *

Bu noktada  da DTP’ye büyük görev düşüyor. Ancak, DTP bir yanda kapatma davası, milletvekilleri aleyhine açılan davalar, partinin içinde bulunduğu politik kafa karışıklığı, parti içi itiş kakışlarla meşgul. ( Ahmet Türk Süleymaniye’deyken Emine Ayna’nın başkan seçilmesi gibi).  Diğer yanda nasıl bir taktik uygulayacağını bilmemesi, özgürleşememesi, PKK’dan ayrı bir dil tutturamamasının kıskacında. Yani özgün ve özgür bir politika uygulaması zor görünüyor. Iraklı Kürt liderlerle görüşmelerinde ortaya çıkan mesajları alıp almadıklarını bilmiyoruz. Ama Talabani’nin kapalı kapılar ardından neler söylediği bir yana  açık mesajı çok umutvar değildi. Erbil’de ise Mesud Barzani ile görüşememeleri bir randevu kazası ile açıklanamaz. Barzani şu sıralarda Ankara-Erbil arasında yumuşayan havanın bozulmasını istemiyor. DTP ile görüşmeyerek Ankara’ya jest yaptığını düşünüyor. Tabii ki bu taktik Barzani ile DTP’nin arasının bozulduğu anlamına gelmiyor. Ancak DTP’nin artık politikasını bu yeni döneme ve yeni dengelere göre oluşturması gerekiyor. Partinin bu haliyle bunu başarması ise zor görünüyor.

 
* * *

Faruk Bildirici’nin Leyla Zana’nın yaşamöyküsünü kaleme aldığı Yemin Gecesi adlı otobiyografik çalışması aslında Kürt meselesinin nereden nereye geldiğinin en önemli belgelerinden birisi. Türkiye’nin içinden kolayca çözebileceği  bir sorunu nasıl büyütüp  kangren hale getirdiğini görebiliyoruz. Bunda Kürt siyasetçilerin de rolü büyük. Bir yaşamöyküsü anlatılıyor gibi görünürken Türkiye’de Kürt sorunun nasıl çözümsüzlüğe mahkûm edildiğinin de belgesi bu kitap.

1990’larda tartışılan, yasaklanan, izin verilmeyen birçok konunun şimdilerde “bir hak olarak tanınması” kaybedilen yılların, hayatların ve harcanan enerjinin de bir kanıtı. O günlerde öcü gibi bakılan konular ve bu yolda hapse mahkûm edilen, faili meçhul cinayetlere kurban giden Kürt siyasetçi ve aydınları da unutmamak gerekiyor.

 
TBMM çatısı altındaki milletvekillerini sahipsiz bırakarak, polise teslim edenlerin bugünlerde Yüce Meclis’ten söz etmeleri de manidar. Ancak insan hafızası zayıflıyor ve unutabiliyoruz. Yemin Gecesi hâlâ çözümsüzlük için çabalayan Kürtlere ve Türklere önemli dersler veriyor. DTP’nin de buradan alması gereken dersler var.

* * * * *

“Yemin gecesi”

Muhsin Kızılkaya (Birgün / 8 Nisan 2008)

 
“Gece” büyülü bir kelimedir. İçinde “gece” geçen her kitabın, her filmin adı çekici gelir bana. Onun için en çok, Faruk Bildirici’nin “Yemin Gecesi” kitabının adını sevdim.

Kitabın adıyla kitapta anlatılanın adı, aynı anlam kapılarını aralar. “Leyl” gece demek zaten, Leyla ise “pek karanlık, Arabi ayların son gecesi”; lügat böyle der.

Kitapta anlatılan Leyla Zana’nın milletvekili olarak girdiği TBMM’de yaptığı yemin sırasında söylediği iki cümle Kürtçe’nin başına açtığı belanın mı hikayesidir, yoksa Leyla’nın adındaki karanlığa atıfta bulunup o karanlık içinden gelmiş bir köylü kızının uzun serüvenin mi; bence bu o kadar önemli değil.

Edilen bir yemin sırasında sarf edilen bir cümle Kürtçe, adının anlamında “gece” gizli bir Kürt kızının başına bela açar ve tam tamına on yıl boyunca dışarıda yaşayacağı gün ışığından mahrum bırakır onu.

Belki de bunun hikayesidir kitap.

Ama hayır sadece bu da değil.

Daha çok o kadının şahsında memleketin geceye hapis olmuş otuz yıllık tarihinin hikayesi…

Bazı kitapları eğlenmek için okuruz. Alır bizi o sırada bulunduğumuz yerden bambaşka yerlere götürürler. Gittiğimiz yer olmak istediğimiz yer mi aslında pek bilinmez, bilinen tek şey bulunduğumuz yerden memnun oluşumuz... Bir serüvenin içindeyiz, o serüveni kimi zaman yazarla, kimi zaman da kahramanla birlikte yaşarız.

Eğlenceli kitaplar, eğlenceli dünyalar tanıtır bize.

“Yemin Gecesi” böyle bir kitap değil. Bir serüven yaşattığı doğru, ama yaşattığı serüvenin bir parçası olmak ister miyiz, işte o meçhul… Hele hele yaşattığı serüvenin hemen hemen içinde yer almışsanız örneğin benim gibi, ikinci defa aynı serüveni yaşıyormuş gibi gelir size.

Bana öyle oldu mesela.

Kısa sayılabilecek uzun bir tarihi yaşarken hissettiklerimi, o tarihin kitabını okurken hissetmemiştim örneğin.

Tuhaf bir gerilimin içinde buldum kendimi.

1984 yılında dağa çıkan “üç beş çapulcu” çok geçmeden tam teçhizatlı birer gerillaya dönüştü. “Şakileri” dağdan indirmek için takibe çıkan jandarmaların yerini, bir süre sonra güneş gözlüklü, parmakları kurt başı yüzüklü, elinde ağır silahlar, ceplerinde ölüm listeleriyle dolaşan özel timler aldı. Bir sürek avı başladı. Kapılar çalındı, insanlar alınıp götürüldü bilinmedik yerlere, gündüz gözüyle sokaklarda enselere mermiler sıkıldı. Ölüm bir kabus gibi çöktü memleketin üzerine.

İşte tam bu hengamenin tam ortasına düştü Leyla Zana. Leyla Zana’yı yaratan, Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan vahşetti. O vahşetin içinde çırpınanlardan biri de kocası eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’ydı. Mehdi Zana’nın hapishanede yaşadıkları, onun macerası, köyde büyümüş, politik mücadeleden bihaber, sadece Kürtlüğünün farkında olan karısı Leyla’yı, o kabus dolu gecelerin, o şiddetin ruhlarımıza nüfuz ettiği yıllarının en önemli aktörlerinden biri haline getirdi.

Kürtleri “ıslah” etmek için yarattıkları Diyarbakır Cezaevi, bir süre sonra bir “ıslah evi” olmaktan çıkıp dağa militan yetiştiren, öfke deposu haline geldi. Cezaevinden çıkan soluğu dağda aldı. Cezaevi kapılarında yıllarını tüketen mahkum yakınları da, onun dağlarda verdiği mücadelenin şehirlerdeki milis güçlerini oluşturdu.

Kimisi erken yoruldu bu mücadelede, kenara çekildi; kimlisi çok sivrildi, ensesine bir kurşun sıkıldı; kimisi de hiç yorulmadı, ipi hep göğüsledi, ne kenara çekildi, ne de enseye kurşunu sıkanlara enseyi kaptırdı. İşte Leyla Zana onlardan biriydi.

“Yemin Gecesi” inandığından şaşmayan, hiçbir zaman birinci adam olmak istememiş, hep bir nefer olmayı tercih etmiş Leyla Zana’nın hayat hikayesi eşliğinde, “Cumhurbaşkanı da olabiliyorlar, Başbakan da… daha ne istiyorlar” denilen Kürtlerin, bırakın bütün bunları, sadece ama sadece “Kürt olabilmek” için her şeyini feda etmelerinin de hikayesidir bir bakıma.

Kitabı okurken hayretler içinde bir şey daha fark ettim:

Meğerse bundan on, on beş yıl önce Kürt meselesi hakkında konuşmak, bugünkünden çok daha kolaymış!

* * * * *

DTP-PKK ilişkisinin yararları ve zararları

“Objektif bir dil kullandım”
 

 
ÜMİT ASLANBAY (Milliyet Pazar / 23 Mart 2008)
 

Bugün, Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilci Yardımcısı olan Faruk Bildirici 12 Eylül 1980 müdahalesinin “geliyorum” dediği günlerde, haziran ayında gazeteciliğe başladı. 1956 doğumlu bir gazeteci ihtilali takip eden aylarda “kurulan mahkemelerde” görevlendirildi sıcağı sıcağına. Siyasilerin, partilerin, derneklerin, örgütlerin, 12 Eylül ile sorunu olan her kurumun bir biçimde yargılandığı sıkıyönetim mahkemelerini izledi. Binlerce sayfalık iddianamelerde adı geçen yüzlerce ismi tanıdı. Otobüslere binerek mevcutlu olarak girdiği Mamak mahkemelerini askeri disiplin altında takip etti.

Oradan önce başlıklarını verdiği hemen her haber manşet oldu. Partiler kahve fincanı kapatır gibi kapatılıyor, bugünkü gibi uzun uzadıya münazara edilmiyordu; Bildirici de Mamak’tan Cumhuriyet gazetesine verdiği her başlıkla memleketin siyasi falına bakıyordu. Mamak’taki çevirmeli telefonu her düşürdüğünde, karşıdan gelen soru hep aynıydı:

- Kaç idam, kaç müebbet verildi, savcı ne dedi?

Onun cevabı da aynı oluyordu:

- Beraat, tahliye hiç yok sorma, sadece idamları yaz,  zaten jetonum da az...

O dönemin Ankaralı gazetecilerini “yakın siyasi tarih uzmanı” yapan, “biyograficiliğe” özendiren büyük ölçüde Mamak Sıkıyönetim mahkemeleridir denilebilir bu açıdan.  Nitekim o dönem bu mahkemeleri izleyen, “iğdiş edilmiş siyasetin” yaşama, ayakta kalma çabalarını yerinde gözlemleyen her gazeteciden bir “yazar” çıkarttı 12 Eylül günleri. Daha da ötesini yaptı hatta, bu dönemde yetişen gazeteciler, yeniden şekillenen Türk siyasi hayatı ile birlikte edindikleri tüm tecrübelerle mesleki açıdan önemli noktalara geldi.

Tartışma yaratan kitaplar
Bildirici bu eksende 1983 seçimlerinde kimsenin kazanmasını pek ihtimal vermediği, “çok genç bir muhabir” olarak izlediği Turgut Özal’lı ANAP’la birlikte “iktidar oldu”.  O artık diğer gazetelerdeki yine genç meslektaşları gibi “Başbakanlık muhabiriydi”. Başbakanlık konutunun önündeki çimlerde, merdivenlerde “Özal o kapıdan bu bu kapıdan mı çıkacak” diye az beklemedi. Nisan 1992’de ayrıldığı Cumhuriyet’ten Sabah’a, oradan Hürriyet gazetesine geçti. Parlamento muhabirliği, Ankara büro şefliği gibi görevlerde bulundu. Ve birçok kitaptan oluşan “yakın siyasi tarihin biyografisi” işte bu yıllarda çıktı.

Tansu Çiller’i anlattığı ilk kitabı “Maskeli Leydi”, Çiller hakkında bilinmeyen birçok olayı aydınlatırken, hayat öyküsündeki bazı sayfaları da ortaya çıkardı. Tartışmalara neden oldu. Ardından “Anıtkabir Racon Zambak” geldi. Burada da yine Ankaralı bir gazetecinin fark edebileceği ayrıntılara işaret ediyor, siyaseti hassas noktalarından yakalıyordu. “Üniforma Slogan Biber” bunu takip etti. “Gizli Kulaklar Ülkesi” ile bu çerçevedeki bir üçlemeden söz edilebilir.

Nitekim bundan sonraki kitap, Çiller’den sonra doğrudan ilgi alanı da olan ANAP ve Mesut Yılmaz hakkındaydı: “Hanedanın Son Prensi”. Biyografilere bir ara verdi ve çok satan başka bir kitaba imza attı Bildirici: “Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi”.

Ve sonrası biyografik çalışmalarla sürdü: Ecevit’i anlattığı “Kuzum Bülent” ve şimdi “Yemin Gecesi”.

Zorlu bir biyografi
Son kitabı “Yemin Gecesi” (Doğan Kitap) zorlu bir biyografi. Anlattığı kişi Leyla Zana. Kendi deyimiyle memleketin bir bölümünün “öfkeyle, kızgınlıkla”, bir bölümünün de “saygıyla” andığı bir siyasi figür...

O da diğer yazdıkları gibi esas olarak 12 Eylül 1980 sonrasına ait, o tarihten sonra şekillenen birisi.

Vedat Aydın’ların, Hüseyin Kocadağ’ların dahi isimlerinin geçtiği birileri tarafından “Bu kadına dikkat edin, memleketin başına bela olacak” teşhislerinin konulduğu bir biyografi çalışması bu. Titizlik istiyor. Ona göre “Newroz” dememek lazım tamam ama “Nevruz” da demeyelim o zaman. Bir orta yol, bir uzlaşma yolu bulmuş sonunda, kişisel tarihi boyunca izlemekten sıkıldığı sembollerin kavgasından kurtulmak için ve “Nevroz” demiş, olmuş bitmiş.

“Gerilla mı terörist mi?” O zaman “militan” olsun. Olsun ki bunları geçebilelim ve Türkiye açısından son derece önemli bir siyasi figür olan Leyla Zana’yı anlatabilelim, yazabilelim. Bütün derdi bu olmuş Faruk Bildirici’nin ve görünen o ki bu zor işi becermiş.
Zana’nın hayatını neden “TV dizisi” gibi yazmadı?

Kitabınızın sıkça gördüğümüz biyografilerden farkını vurgularken şunu söylemek isterim. Kitapta iç dünya tasvirlerine, TV dizilerine müsait dramatizasyonlara rastlanmıyor: “Leyla Zana onunla karşılaşırken içindeki duyguları bastırdı ama yüreği çarpıyordu, biraz burkuldu, gözleri doldu” falan gibi..
Evet, evet... Eğer öyle şeyler yapsaydım övgüye, sempatiye doğru gidebilirdi ya da tam tersine... İşte onu yapmaktan kaçındım. Bu çok zor bir iş. Hem kahramanın içinden sesleneceksin, onun duygularını vereceksin hem de dışarıdan bakacaksın, objektif olacaksın! Çok zor. Onun için dışarıdan, hatta bazılarına göre soğuk bir dil kullandım. Kitabın kendisi ortaya çıktıktan sonra bazı insanlar da “Neden Leyla Zana?” diye sordular. Aslında bu sorunun içinde şu da var: Leyla Zana’yı yazmaya değer mi?

Ama köyde büyümüş bir genç kadın uluslararası bir figür haline geliyor. Neresinden bakarsan olay, hem TV dizilerine müsait!
(Gülerek) Kişilik yapısı çok önemli. Büyüdüğü entelektüel bir ortamdan söz edemeyiz ama her zaman kendine güvenen, çok güçlü bir yapısı var. O güçlü kişilik yapısıyla başlangıçta siyasi, kültürel bir birikimi olmamasına rağmen Fransa’da devlet başkanının yemek masasına oturabiliyor.

Sert birisi mi?
Hayır. Şunu söyleyeyim. Siyasetçi olarak konuşan o sert kadınla günlük yaşamındaki kadın aynı değil tabii. Herkeste olduğu gibi. Ancak siyaset, yaşamında o kadar büyük bir yer işgal ediyor ki hayatın diğer alanlarını bastırıyor, gölgede tutuyor. Günlük yaşamının her alanını gölgeliyor, belki de engelliyor.

Biyografisini yazacağınızı ilettiğinizde tepkisi ne oldu?
Esprili bir cevap gönderdi. “Faruk bey, neden benim hayatımı yazmak istiyor ki, ben daha siyasi hayatımın sonunda değil, henüz başındayım” dedi. Yıl 2004’tü. Cezaevinden çıkmadan birkaç ay öncesi. Aslında haklı, daha önce Mesut Yılmaz’ı, Tansu Çiller’i yazdım.

Aslında, “Kürt meselesi” ile tanışması kocası ile oluyor herhalde. Sonra durum nasıl; siyaseten de yolları ayrı düşmüş durumda anlaşıldığı kadarıyla...
Evet, siyaseten de yolları ayrı ama şöyle ayrı. Kürt ulusallığı hakkında aynı şeyleri düşünüyorlar ama Mehdi Zana’nınki daha bağımsız bir yapıda, daha bağımsız bir çizgide...

Aslında sizin yazdıklarınıza bakınca hırslı, asla geri adım atmayan bir karakter ortaya çıkıyor...
Evet, asla geri adım atmıyor. Yeter ki karar versin, asla geri adım atmıyor.

O zaman bu anlamda, kocasını da bu konuda geride bırakmış, bu meselede “boynuz kulağı geçmiş” gibi bir durumu var?
İkisinin arasında ben onu geçeyim diye bir yarış yok elbette. Ama hayatın kendisi bunu getiriyor. 1989 yerel seçimlerinde Mehdi Zana daha içerideyken onu belediye başkanı yapmak istiyorlar. “Ben kimsenin artisti olmam” diyor. Yani Mehdi Zana’nın da artisti olmam diyor ama 1991’deki milletvekili adaylığını kabul ediyor çünkü artık artçılık söz konusu değil.

“Kürt sorunu, PKK sorunu, terör sorunu birbirinden ayrı şeyler değil artık”

Leyla Zana’nın kişiliğinde merak edilenlerden birisi de, DTP-PKK ilişkileri...
Başlangıçta HEP kurulurken PKK karşı çıkıyor. “Biz bir siyasi hareketiz, yeni bir siyasi harekete gerek yok” diyor. Fakat HEP yöneticileri partiyi kurmakta ısrar ediyor. İsmi bende iki parti yöneticisi İzmir’e gidiyor. Burada PKK’nın Türkiye sorumlusu ile pazarlık yapıyor, orada anlaşamıyorlar. Bir süre sonra biri değişik olmak üzere iki yönetici Almanya’ya gidiyor. Orada Avrupa sorumlusu ile görüşüyorlar.

Yani Avrupa sorumlusu daha yetkili bir kişi öyle mi?
Evet. İzmir’deki görüşmede görüştükleri kişi ikide bir telefona gidip “Ben bir sorup geleyim” diyor. O zaman bunlar da “Dur bakalım, anlaşamayacaksak asıl o zaman sorumlu kimse onunla görüşelim” diyorlar. Bunun üzerine Almanya’ya davet ediliyorlar. Oraya gidiyor, orada pazarlık yapıyorlar; HEP’i kurabilmek için.

Abdullah Öcalan...
Almanya üzerinden doğrudan Öcalan ile pazarlık yapıyorlar aslında. O da izin veriyor. Sonuçta HEP de PKK’lıların içeriye girmesine izin veriyor. Bu şu demek değil tabii. Bu görüşmelerden ve izinden bütün HEP’liler haberdardı, bunu biliyorlardı diye bir şey yok.

PKK’nın bundan korkusu ne?
Kendi dışında farklı bir siyasi hareket oluşması tabii. Ama kontrol altına aldıktan sonra sorun kalmıyor. PKK’ya rağmen bunu yapabilmek zor. 1999’dan sonra, Öcalan yakalandıktan sonra bazı hareketlenmeler oldu tabii. Bağımsız Kürt aydınları ve bazı hareketler ortaya çıkmaya çalıştı, farklı açılımlar ve çıkışlar oldu ama Hikmet Fidan’ın öldürülmesi ve takip eden olaylarla bunlar bastırıldı. PKK öylesine bir silahlı güç ki, izin vermiyor. Zaten bölgede edindiği konum nedeniyle, siyasi ağırlık nedeniyle de ona rakip bir siyasi oluşum çok zor. Hatta onun dışında bir oluşum...

“PKK terörü 80’de çıkmadı”
Nitekim 80 öncesinde “Kürt” kavramını kullanan sol grupları da “Bunlar Türk” diye bölgeden sürdü...
Evet, kitapta bunu anlatmaya çalıştım. PKK silahlı eylemleri 1980 sonrası başladı gibi anlatılıyor. Öyle değil, PKK 80 öncesinde sol örgütlere ve sivil insanlara karşı eylemler yapıyordu. 80 sonrasında tamamen devlete yöneldi. Bölgede kimseyi bırakmadı ve kendisini çatışabilecek güçte hissetti. Mesele buydu.

Ve geldik bugüne...
Evet, PKK silahlı bir örgüt ama Kürt sorunu, PKK sorunu, terör sorunu birbirinden ayrı şeyler değil artık. “Sorunu sadece ekonomik önlemlerle çözeriz” artık geçti. Herhalde Güneydoğu için 25 yılda hiç olmazsa 25 ekonomik paket açılmıştır. Artık başka türlü düşünelim diyorum ben.

Bu sefer hükümet farklı bir ikili paket açacak. Hem ekonomik hem siyasiymiş...
Bakalım.

Ona DTP’nin “bir bileni” demek olası mı?
Şu anda öyle bir konumu, saygın bir konumu var tabii.

Abdullah Öcalan ile sürekli görüştüğü artık biliniyor ama onunla gerilimli bir ilişkileri var; son döneminde durum nedir?
Şu anda bildiğim kadarıyla ilişkilerinde bir sorun yok. O gerilimli dönem, Abdullah Öcalan’ın Leyla Zana ile ilgili tereddütleri asıl olarak 2004 yılında, Zana’nın cezaevinden çıkışı sonrası...

Kitapta vurgulandığı üzere Öcalan “Leyla Zana ne yapmak istiyor, lider olmak mı istiyor?” diye rahatsızlığını açıkça belli ediyor.
Evet, evet... O zaman avukatlara söylediği öyle şeyler var. Ama ondan sonra öyle şeyler yok zaten. Yazışmalarla başlıyor ve devam ediyor.

Bir lider olarak belirme ihtimali  var mı; o zaman Abdullah Öcalan ile çatışması kaçınılmaz olmaz mı?
Onu kestiremiyorum, bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim. Leyla Zana Kürt siyasi hareketi içinde her zaman önemli bir figür olmaya devam edecek. Benim edindiğim izlenim bu yönde. Bu rolün ileride tam olarak ne olacağını söyleyemem ama önemli bir rol olacak.

 


* * * * *

 

Bir söyleşiye sığdırılamayacak kadar zengin bir kitap

Nuriye Akman (Zaman / 12 Mart 2008)

 

448 sayfalık kitap, 50’lerde hareketlenmeye başlayan Kürt siyasi hareketinin gayri resmi tarihi olmuş. Bildirici, görüşlerine katılmadığı kitabının kahramanı için ne yergi, ne de övgü dili kullanmış. “Bu ülkede herkesin birbirini anlamaya ihtiyacı var” mantığından hareketle, kitabı okuyanların Zana’nın koşullarını, dönüşümünü, onun nasıl olup da böyle düşündüğünü anlamasını hedeflemiş. Zana’nın kitabı ne yazım aşamasında ne basım öncesinde görmesine izin vermiş. Kitabın adını bile söylememiş ona. Kendisiyle konuştuktan sonra başka insanlarla da konuşarak derinlemesine araştırmalar yapmış, belgelere başvurmuş. Bana göre Bildirici, çok zor bir işi başarmış. Bilmediğim o kadar çok şeyi öğrendim ki. Bir söyleşiye sığdırılamayacak kadar zengin bir kitap bu. Kendisini kutluyorum…

Kitabı yazmadan evvelki Leyla Zana algın, daha sonra değişti mi?

Ben onu kalkanları çok güçlü, tırnakları çok sivri, kadınsı yanları çok geride bir siyasi varlık olarak görüyordum. Onu tanıdıkça siyasi olmayan zamanlarda kadın kimliğinin öne çıktığını gördüm. Kedi ile vaşak arasındaki fark gibi. Günlük yaşamda bir kedi gibi. Ama siyasi bir şey konuşmaya başlandığı zaman tırnakları çıkıyor, bir vaşak haline geliyor.

Leyla Zana’yı bir siyasi hareketin önde gelen isimlerinden biri yapan şey, konjonktür müydü, kadın olması mıydı?

İkisi de var. Ama tabii o hareket içerisindeki duruşunun, yaptıklarının, kişiliğinin de ciddi etkisi var. Aslında Leyla Zana’yı siyasi bir figür haline getiren 12 Eylül’ün ta kendisi. Diyarbakır Cezaevi’nin önünde aynı sıkıntıyı yaşayan yüzlerce kadın var. Fakat sadece Zana öne çıkıyor. Bu tabii ki tesadüf değil.

Kocasıyla rekabet içinde olduğunu gördüm bu kitapta. Eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana da güçlü bir siyasi figür. Sonunda boynuz kulağı geçmiş.

Tabii tabii. 1989 yerel seçimlerinde bağımsız adaylık öneriyorlar “Ben kimsenin artçısı olmam.” diyor. Artçısı olmak istemediği kişi kocası. Nitekim 1991’de milletvekili oluyor ve öyle sürdürüyor. Elbette aralarında gizli bir yarış var. Ama nefret denemez.

14 yaşında, istemeden evlendirilmiş, gerdek gecesi büyük bir yıkıma uğramış ama.

O gece bir kadın için olabilecek en dramatik gece. 21 yaş fark var kocasıyla. Bilmediği bir ortamda saatlerce kocasını bekliyor. Geldikten sonra da polis alıp götürüyor. Büyük bir travma yaşıyor. 12 Eylül’den önce evinde PKK’nın da katıldığı toplantıları ilgiyle dinliyor. İlk siyasi eylemi, belediye başkanı olan kocasının makam arabasını alıp, PKK’lı mahkumlara yiyecek götürmesi.

Ve sonra eşiyle yolları siyaseten ayrılıyor.

Mehdi Zana bağımsız olmayı çok seven bir insan. Bir hareketin içinde ekiple uyum içinde hareket edebilecek bir siyasi değil. Örneğin Kemal Burkay’ın başını çektiği Özgürlük Yolu’nun içinde ama onlara kafa tutup, onlara rağmen belediye başkan adayı oluyor. Sonra onlarla da kavgaya tutuşuyor. İkisi de Kürt siyasi mücadelesinde yer alıyor olmalarına rağmen, çok farklı çizgideler.

Leyla daha Apo yanlısı.

Evet, Abdullah Öcalan’ı lider olarak kabul etme noktasında ciddi farkları var. Bir de Mehdi Zana, eskiden beri Kürtlerin Türkiye’den koparak ayrı bir devlet kurmasından yana. Ama Leyla Zana daha “demokratik özerklik” çizgisini savunuyor şu anda.

Kitapta Leyla’nın yaşadığı üstü kapalı bir aşk hikâyesi de var. Onu biraz açabilir misin?

Hayır aşk ilişkisi değil. Bu tür iddialar atılıyor ortaya. Ben de yaşamının bir parçası olduğu için onlara da kitapta yer verdim.

Yeni Ülke Gazetesi Cizre büro şefi Abdullah Arısoy ile o sırada gazetede çalışan Leyla Hanım duygusal bir beraberlik mi yaşamışlar?

Beraberlik yaşıyorlar diyemem. 1991 seçimlerinden önce evlerin kapılarının altından bir kaset atılıyor. Bu kasette Abdullah Arısoy ile Leyla Zana’nın samimi konuşmaları var. Zana’yı seçimde zayıflatmak için böyle bir şey yapılıyor. Daha sonra, Arısoy tutuklandığında Leyla ile böyle bir duygusal ilişki yaşadıklarını söylüyor. Bu ifade DEP milletvekilleri davasında da kullanılıyor, dosyaya da giriyor. Fakat daha sonra eşi gelerek, Abdullah Arısoy’un bu ifadeyi işkence altında verdiğini, bundan da üzgün olduğunu söylüyor. Leyla Zana’dan da özür diliyor.

Apo’nun Leyla’ya “bıraksın kocasını” diye haber göndermesi de dehşet bir şey. Ama Apo Leyla’dan ürküyor da.

Leyla Zana’nın Öcalan ile ilgili tutumu gayet net. Ama Öcalan yine de kendisine karşı kullanılacağından, lider olarak öne çıkarılmaya hazırlandığından endişe ediyor. Zana ve arkadaşlarının cezaevinden çıktığı dönemde “Leyla’yı benim yerime geçirmek istiyorlar.” diyor. o dönemde çok fazla bir umut vardı. Milletvekilleri çıkacaklar, çözüme katkıda bulunacaklar, farklı bir hava esecek deniyordu. Tam o sırada Öcalan silahların yeniden konuşmasını sağladı. Böylece Leyla Zana’nın inisiyatif alabileceği bir ortam kalmadı.

Öcalan, Leyla’yı resmen kıskanmış. ‘Neden Nobel barış ödülünü bana değil ona vermek istiyorlar?’ demesi, Leyla’yı önce Kongra-Gel’in temsilciliğine önermesi, ondan sonra fazla öne çıkıyor diye durdurması…

Kürt hareketinde yaşanan bu tür çekişmeler hep geri planda kalıyor. Leyla Zana ile Hatip Dicle arasında da yoğun bir çekişme var. Kitapta bu konuda yaşananları da anlattım.

Leyla için Apo’nun bir tabu olduğunu, onu hiçbir şekilde sorgulamadığını da öğreniyoruz kitaptan.

Öcalan yakalandığı sırada günlerce gözyaşı döken, onun için açlık grevi yapan, ona ilk mektubu yazan bir Leyla Zana’dan bahsediyoruz. En büyük kuşkusu Öcalan’ın söylediği şeylerin içeriğine yönelik değil. Öcalan dışarı ile iletişimini avukatları üzerinden kuruyor. Zana’nın, avukatların Öcalan’ın söylediklerini doğru olarak yansıtıp yansıtmadıkları konusunda bir kuşkusu var. Bunu da hatta kendisine yazdığı mektupta anlatıyor.

Hatta Apo’nun kendisine yazdığı mektupların bile sahte olduğunu düşünüyor.

Evet, böyle bir kaygısı var. Hem devletten hem de avukatlardan kuşkulanıyor. Leyla Zana’nın yaşamı öyle geçmiş ki, hiç kimseye koşulsuz, sınırsız güven duyması mümkün değil. Kitabın altı bölümünden beşi Leyla Zana için önemli ve trajik geceleriyle başlıyor. Biri evlendiği gece. Biri 12 Eylül gecesi. Diğerleri 1988’de emniyette işkence gördüğü gece, Meclis’teki yemin gecesi, cezaevine atıldığı gece. Üzülesi bir yaşamı var.

PKK terörünün başladığı 84 yılı ile 2008 Türkiye’si arasında benzerlik var mı?

84’teki nokta ile bugün geldiğimiz nokta arasında çok büyük fark var. Bir kere Kürt sorunu ya da terör sorunu küçülmedi, tersine büyüdü. 1984’ten bu yana ölen, yaralanan, şehit olan işte polis, asker, vatandaş, korucu, öldürülen PKK’lılar, baktığınızda Türkiye’nin nereye gittiğini görüyorsunuz.

Sürekli artıyor.

Maalesef. Bir tek 1994-2004 arasında ölümler çok azalıyor. Ama maalesef Türkiye o dönemde bir fırsatı kaçırıyor. Bakın 20 bin 917 ölü terörist diyor. Son sınır ötesi operasyonda bin PKK’lı daha öldürülse, 22 bin kişi olsa bu rakam, bu sorun bitecek mi? Bitmez. Öyleyse bu güne kadar izlenen yöntemleri bırakmak lazım. Bu ülkeyi yönetenlerin bu işin ölümlerle çözülemeyeceğini kabul etmesi gerekli. Siyasi, sosyal ve siyasal değişim süreci yaşanmalı. Ama PKK’nın da silahla barışı kuramayacağını kabul etmesi şart. Hem barış istiyoruz diyorlar hem de ellerinde silah var. Elde silahla barış istenmez. Öldürmemenin koşulu da olmaz. Leyla Zana dahil bütün Kürt siyasilerin de bunu savunmaları gerektiğini düşünüyorum.

Leyla Zana “Silah güvencedir” diyor.

Öyle düşünüyor. Ben şunu görüyorum. PKK, ister 5 bin militanı olsun, ister 10 bin. Artık büyük bir silahlı güç. Eğer gerçekten bu insanlar, bu ülkede demokrasi ve barış içerisinde yaşamak istiyorlarsa bir genel af beklemelerine gerek yok. Hepsi birden gelip silahlarını bıraksalar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne yapabilir? En fazla cezaevine atar. Cezaevinde kaç ay tutabilir? Mecburen birkaç ay sonra bırakır. O zaman siyasi mücadelenizi yaparsınız. Ama önemli olan şu. Gerçekten silah istiyor musun, istemiyor musun?

1999’da silah sustu. 2004’e kadar çatışma olmadı. Ondan sonra yeniden başladı.

Evet. O fırsat kaçırıldı. 24 yıldır uygulanan yöntemler başarılı olamadıysa, artık bazı şeyleri daha farklı biçimde tartışıp düşünmek gerekir. Bu kitapta anlatmaya çalıştığım şey de bu. Şu ana kadar PKK’ya karşı ya da Kürt sorununu çözmek için ekonomik anlamda 24-25 paket uygulandı. 25 sınır ötesi harekât yapıldı. Ona benzer bir dolu yöntem uygulandı. Hiçbiri faydalı olmadı.

Ne yapmak lazım?

Ben siyasetçi değilim. Ben yazarım. Ve yazdım. İnsanların düşünmesi barışçı önyargısız yöntemler geliştirmesi için malzeme verdim.

Ama işte şehitler gelirken de insanların farklı düşünmesi çok zor.

Elbette. Ancak yeni ölümleri durdurmak için duygular yerine aklı kullanmak gerekiyor. Geçmişi kaybettik, hiç olmazsa geleceği kurtaralım. Birbirimizi anlamak zorundayız. Hem silahların susması, terörün sona ermesi, hem de insanlara insan olmalarından kaynaklanan bütün hakların verilmesi gerekli. En başta da dillerini her alanda konuşabilmeleri. Kürtçenin bir saat yayın yapılması sakıncalı olmuyorsa, 24 saat yayın yapılmasının nasıl bir sakıncası olabilir? Ya da bir kanalda yapılmasının sakıncası yoksa beş kanalda yapılmasının nasıl bir sakıncası olabilir? Bu 24 yılda Kürtlerin Cumhuriyet’e aidiyet bağı çok zayıfladı. Bunlar yapılmazsa maalesef bu bağ daha da zayıflar. Artık kritik bir noktadayız.

Kızının ‘estetisyen’ olmasına izin vermedi

 

Anne olarak portresi çok katı. Siyasi kariyerine uygun düşsün diye kızının meslek seçimine o karar veriyor.

Estetisyen olmasına izin vermiyor. Sosyolog olmasını istiyor. O da sosyoloji okuyamıyor.

Oğluyla da problemler yaşamış.

Siyasi kişiliği ile kalkanları o kadar baskın ki, onları hep geride tutuyor. Kendini yaşayabildiği dönemlerden biri köye döndüğü son yıllar. Köy onun için her zaman bir sığınak. Kaçmak istediği zaman köydeki mağaralara gitmeyi hayal ediyor.

Ve evinde de cezaevinde yaşadığı koğuşun bir benzerini yaratıyor. Yani dışarıda da kendini içeride hissediyor.

Yaşamında biraz daha zor bir noktaya doğru gittiğini anlatıyorum. Bir yandan dar boğaza giriyor yaşamında, işte cezaevine benzetmesi evini, yalnızlaşması var. Bir yandan da DTP hareketi ona ihtiyaç duyuyor. Mitinglere çıkartıyor. Diyarbakır kongresinde seçilen komiteyi o belirliyor. O anlamda ağırlığını koyabiliyor.

Kürt hareketinde yeni lider çıkmıyor. Hâlâ Öcalan’ı lider kabul ediyorlar.

Öyle kabul ediyorlar. Deneyimli Kürt siyasetçiler etkin roller alamıyorlar. Ölçü Öcalan’a bağlılık oluyor. Bağımsız ve etkin isimler öne çıkamıyor yani.

* * * * *

Zana’nın gizli ziyareti

Milliyet / 11 Mart 2008

Faruk Bildirici’nin Zana’nın yaşam öyküsünü anlattığı kitapta, 33 erin öldürülmesinin ardından Leyla Zana’nın Abdullah Öcalan’la Şam’da gizlice görüştüğü anlatılıyor

Leyla Zana’nın siyasi bir figür olarak belirdiği ilk yıllardan bu yana yasadışı PKK örgütünün lideri Abdullah Öcalan’la sürekli temas ve bilgi alışverişi içinde olduğu ortaya çıktı. Kurdukları partilerden, yaptıkları eylem ve görüşmelere kadar her adımları hakkında Öcalan’a danışan ya da bilgi veren Zana, PKK’nın ilan ettiği ateşkese rağmen 1993 yılında 33 silahsız askeri katletmesinin ardından Şam’da Öcalan ile gizli bir görüşme yapmış. Bu görüşmeden Türk istihbaratının haberi olmamış.

Bilinmeyenler
Faruk Bildirici’nin yeni yayımlanan ve Zana’nın hayat hikâyesini anlattığı “Yemin Gecesi” adlı kitapta, tüm bunlara rağmen, Öcalan’ın Zana’yı kendi liderliğine bir tehdit olarak gördüğü ve “Onu lider yapmak istiyorlar” diyerek, “Ön plana çıkmasına engel olmak istediği” anlatılıyor. Hâlâ süren bu “gerilimli” ilişkiye rağmen Zana’nın DTP’nin içinde bulunduğumuz son dönemine damgasını vurduğunun ifade edildiği kitapta daha önce kurulan partiler hakkında da bugüne kadar bilinmeyen bazı ayrıntılar var.

Zana ve milletvekili arkadaşlarının SHP’den ayrılıp, daha önce kurulmuş olan, ancak mali sıkıntıları bulunan HEP’e geçmelerinin ardından Avrupa’da çeşitli organizasyonlarda topladıkları 278 bin marka PKK’nın el koyduğu ve bunun sadece 150 bin markını parti yöneticilerine iade ettiği ve kimsenin itiraz edemediği vurgulanıyor.

Tazminat parası
Yine kitapta anlatıldığı göre; 1994 yılıyla birlikte DTH (Demokratik Toplumcu Hareket) kurulurken, AİHM’nin DEP’in kapatılması davasında verilen 210 bin euro tazminat parasına ihtiyaç duyuldu. Zana, partinin genel başkanlarından Hatip Dicle’ye “Çıkar o parayı bari DTH’nin masraflarını oradan karşılayalım hiç olmazsa yol harçlıkları çıksın” dedi. Dicle’nin  “Ben zaten bir miktarını arkadaşlarla harcamışım” cevabını verdiği, küçük bir miktarın iadesi üzerine, partinin masraflarının büyük oranda herkesin kendi cebinden karşılandığı da hikâye ediliyor.
Zana’nın eşi Mehdi Zana’nın ise halen kardeşi Bahattin Zana ile Kuzey Irak’ta 16.5 milyon dolarlık Erbik-Dohuk Bardarash yolu ihalesini aldıkları da kitapta verilen bilgiler arasında. Zana’nın cezaevinde kaldığı “Z” koğuşuna gelen çayocağı görevlisinin, yeni getirilen Korkut Eken’e Cezaevi Müdürü’nün ikram etmek için kendisinden kahve istediği de kitapta göze çarpan satırlardan.

Mitterrand:  Bizim evde bile Kürt sorunu var!

Kitaptaki çok sayıdaki ilginç olaydan biri de Fransa Devlet Başkanı olarak verdiği yemekte Mitterrand çifti ile Özal çifti arasında geçiyor. İkisi de bugün hayatta olmayan iki liderden Mitterrand,”Kürt sorunu’ konusunun açılması üzerine, Semra Özal’ın atılarak “Türkiye’de Kürt sorunu yok” dediğini anlatıyor. Bunun üzerine Fransa Devlet Başkanı, eşi Danielle Mitterrand’ın Kürt Enstitüsü Başkanı Kendal Nezan ile yakınlığını ima ederek şöyle diyor:
“Bizim evde bile her gece Kürt sorunu var, Türkiye’de nasıl olmaz?”

Daniella Mitterrand’ın, Kürtlere ve Zana’ya olan ilgisinde bu tür bir bağlantının da etkili olduğu o zaman devlet başkanı olan eşinin bizzat ağzından veriliyor.

* * * * *

Bir hayat

L.Doğan Tılıç   (Birgün / 10 Mart 2008)

Bir hayat… Kısa bir zaman diliminde bile o kadar çok şey doldurur ki içine. O hayatı yaşayanın bile inanması zor şeylere tanıklık eder bazen. Bazen tanıklık etmekle de kalmayıp tarihin o hayat dilimindeki akışına, yapılışına katılır bizzat.
Kim inanabilir, mesela; 10-15 haneli bir köyde başlayıp, sıcak inek dışkısı ile tedavi edilerek kesilmekten kurtulan bir bacak üstünde yükselen, okuma-yazma da bilmezken başlayan bir maceranın dünyanın en önemli şahsiyetleriyle tanışıklığa ve en saygın ödüllerine adaylığa kadar gideceğine.
Düşünsenize; daha çocuksunuzdur evlenip yabancısı olduğunuz bir kente gittiğinizde. Beyaz gelinliğinizle yabancısı olduğunuz bir evde sedire ilişmiş, gözleriniz kapıda kocanızı beklemektesinizdir. Hastaneye bir arkadaşını ziyarete gitmiştir kocanız o ilk günde. Geç vakit gelir. Gelir de, daha yarım saat geçer geçmez, kapı çalınır. Yeni bir yaşama adım atmanın tedirginliğini iliklerinizde hissederken, telli duvak yaklaştığınız kapıda duran iki polis korkuya keser bütün bedeninizi. Kocanız yine gider. Biri yakalanmıştır, ona kefil olacaktır. Saatlerce ucuna ilişip büzüştüğünüz sedirde mini minnacık kalıp beklersiniz.

Henüz alışamamışsınızdır bu yeni hayata. Hâlâ çocuksunuzdur aslında, o gece kapı yıkılır gibi çalındığında. Geceliğinizin üzerine bir şey alamadan fırlarsınız yataktan. Uykulu gözlerle kapıyı aralamanızla, namluların göğsünüze dayanması bir olur. Ne olduğunu anlamanıza fırsat kalmadan, kapıyı tekmeleyen askerler paldır küldür dolarlar içeriye. Tüfekleriyle iterek duvara dayarlar sizi. Sürekli bağırıp sorular sorarlar. Dehşet içindesinizdir. Söylenenleri de anlayamazsınız tam. Korkudan çat pat bildiğiniz Türkçeyi de unutmuşsunuzdur. Fal taşı gibi açılan gözlerinizle, evin içinde koşturan, hoyrat hareketlerle etrafı dağıtarak odalara girip çıkan askerleri izliyorsunuzdur.

Sonra, bir külçe gibi atılırsınız hücreye. Hücre öylesine küçüktür ki, minyon bedeniniz iki büklüm olmasına karşın sığamaz… İşkencecilerin ayak seslerinin hücrenin kapısına dayanması uzun sürmez. Kapıyı hışımla açan iri kıyım iki polis, hoyrat elleriyle kaldırır sizi yerden. Ellerinizi arkadan bağlamakla kalmayıp, gözlerinizi de kara bir bezle bağlarlar. Yumruklar, darbeler… O günlerde o hücrelere giren on binlerce insanın yaşadığı daha neler neler… Bayılmak bile kurtarmaz. Hortumla soğuk su tutup ayılttıklarında çırılçıplaksınızdır. Neden gözaltına alındığınızı, neden işkence gördüğünüzü bile bilmiyorsunuzdur.
Bir hayat düşünün ki, 30 yıllık falandır daha. Neredeyse üçte biri cezaevi kapılarında üçte biri de cezaevinde geçer. Bir hayat düşünün ki, 30’lu yaşlarındadır ve ilk yaş gününü cezaevinde kutlar. O yaşlarda dünya tanır, o yaşlarda sembol olur…
Bir gün Norveçli bir politikacı ve tercümanı çıkagelir cezaevine: “Nobel Barış ödülü için bu yılki adayımızı sizsiniz. Bu konuda sizin düşüncenizi almaya geldik” der. Şaşırır. Ama düşüncelerini açıkladığında şaşırma sırası Norveçli politikacıdadır. “Bu ödülü kabul edemeyeceğim der. “Benim açımdan çok erken. Nobel’li hak edecek bir pratiğe sahip değilim. Bir şeyi hak etmek gerekiyor. Ben hayatımda hak etmediğim bir övgüyü bile kendi içimde tepkiyle karşılarım.” Benzer şekilde başka saygın ödüller de vardır reddettiği, saygın ödüller vardır aldığı.

Bir hayat düşünün ki, işkencenin ve en zor koşulların bile yıpratamadığı; ama dostlarının ve dava arkadaşlarını küçük iktidar hırslarıyla yıpranan. Bir hayat düşünün ki, devletin yok etmek istediğini kendi elleriyle nasıl büyüttüğünün de kanıtı olsun.
O hayat Leyla Zana’nın hayatı. Faruk Bildirici “Yemin Gecesi” adıyla kitaplaştırmış. İlk sayfadan son sayfaya usta bir gazetecinin kalemiyle çıktığınız yolculuk Zana’nın hayatı değil sadece. O bir hayat, son 30 yılın film şeridi gibi gözleriniz önünden akıtılan öyküsü aynı zamanda.

* * * * *

Kürtleri anlamaya çalışma vakti…

Mehmet Ali Birand (Posta / 7 Mart 2008)

YEMİN GECESİ adlı kitap beni çok etkiledi.

Faruk Bildirici’nin Doğan kitap tarafından piyasaya çıkarılan bu eserini hepimizin okuması gerekiyor.

Leyla Zana’nın hayat hikayesini anlatan bu kitap, aslında Kürt sorununun en önemli noktalarını ortaya çıkarıyor. Kürtler’in haklarını arayan, Kürt kimliğine önem veren bir kesimin neler düşündüklerini, nasıl bir mücadele sergiledikleri çok daha iyi anlaşılıyor.

Leyla Zana, Kürt hareketinin en ilginç en karizmatik kişilerinden biridir. Özellikle Avrupalılar onu Kürt hareketinin bayrağı gibi görürler. Fiziği, zaman zaman sergilediği çıkışları ve tutumlarıyla, Fransa’nın özgürlük sembolü Jeanne d’Arc ile eşit tutarlar.

Bazı Kürt kesimler Zana’yı küçümserler, ancak onsuz da yapamazlar. Öcalan’ın Zana’yı kimi zaman benimsediği, kimi zaman silmeye çalıştığına dair haberler çıkar, ancak Zana hiçbir zaman sahneden çekilmez.

Bildirici’nin kitabı, sadece Zana’nın son derece güç, inişli çıkışlı ve sürekli mücadele dolu yaşam öyküsü kitabı değil. Kürt sorununun adeta yol haritasını veren nefis bir çalışma.

Kitabın sayfalarını çevirdikçe üzüldüm.

Okudukça, bazen sinirlendim, bazen derin bir hayal kırıklığına uğradım.

Birlikte yaşadığımızı ve tüm olanakları sağladığımızı ileri sürdüğümüz Kürt kökenli vatandaşlarımızı tanımadığımızı, daha da kötüsü tanımamak için çaba harcadığımızı, büyük bölümünü de insan yerine dahi koymadığımızı gördüm.

YEMİN GECESİ, Kürt sorununun bayraktarlığını yapan bir avuç insanın acıklı serüvenleriyle dolu. İhanetler, yanlış anlamalar ve kargaşadan kurtulamayan bir süreci yaşatıyor.

Güvenlik güçlerinin hoyratça, kabaca yaklaşımlarının olayları nasıl kabarttığını, bizzat içinde yaşayarak anlıyorsunuz. O bir avuç insanı dışlayarak, sürekli döverek yola getirme çabalarına isyan ediyorsunuz.

Sonunda bir de bakıyorsunuz, Kürt kimliğinin kabul edilmesi için yola çıkanlar, bir süre sonra karşınıza bambaşka bir kimlikle dikiliveriyorlar. Kimlik ve hak arama davası, Kürtçülüğe dönüşmüş. Farkına varıyorsunuz ki, bu insanları başladıkları yerden alıp, bugünkü noktaya getiren daha çok bizlerin hataları, anlayışsızlığı olmuş.

YEMİN GECESİ, Kürt sorununun liderliğini yapan siyasi kadroların PKK ve özellikle de Öcalan ile ilişkilerine ışık tutuyor. Bu ilişkilerin ne kadar güç, ne kadar karmaşık ve zaman zaman ne kadar çelişkili olduğunu da gösteriyor. Siyasi kadroların PKK’ya bakışı, Öcalan’a yaklaşımı da bambaşka bir şekilde önümüze geliyor.

Kürt sorununun ne olduğunu, Kürt siyasetçileriyle PKK’nın ilişkilerini artık anlamamız ve hoyratlık yerine akılcı adımları tercih etmemiz gerekiyor. İşte, YEMİN GECESİ’ni bu niyetle okuyun. Anlatılan hikayeleri, karşı cephenin içyüzü gibi değil, onların neler düşünüp neler hissettiklerini anlamaya çalışmak için okuyun.
Bildirici, hepimize çok değerli bir bilgi hazinesi hazırlamış. Yararlanmak bizlere düşüyor...

* * * * *

Leyla'ya göre Vedat

Enis Berberoğlu (Hürriyet / 2 Mart 2008

 
Leyla Zana'yı ilk kez Temmuz 1991'de Diyarbakır'da gördüm.

Vedat Aydın'ın cenaze töreninde yediği polis dayağı yüzünden hastanelikti.

Patlıcanı kıskandıran  morlukta yüzü ve kollarını tarihe dipnot düşmek amacıyla fotoğraflamak isteyince diğer muhabir arkadaşlarla birlikte polis şefkâtinden (!) nasibimi fazlasıyla aldım.

Arkadaşım ve neredeyse 30 yıla varan kariyerimin büyük bölümünü paylaştığım Faruk Bildirici'nin "Yemin Gecesi" (Doğan Kitap) ismini taşıyan kitabında o karanlık günleri sorgulayan/ışık tutan onlarca çarpıcı ayrıntı mevcut. Ama ben Vedat Aydın'ın ölümünü seçtim.

* * *

Vedat Aydın, 1954'te Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Kazancı köyünde doğdu. 1979'da Ziya Gökalp Lisesi'nde tarih öğretmenliğine başladı. 12 Eylül darbesinde tutuklandı, 1984 yılına kadar cezaevinde kaldı. Devrimci Demokrat Kültür Derneği (DDKD) davasında yargılandı.

1990'da, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. İHD'nin Ankara'daki kurultayında kürtçe konuştu, hakkında dava açıldı. Savunmasını da Kürtçe yapınca ünlendi. 1991 yılının Mayıs ayında HEP Diyarbakır İl Başkanı oldu. Üç-beş ay dah afazla yaşasaydı belki arkadaşları Leyla Zana ve Hatip Dicle gibi Meclis'e bile girebilirdi. Ama olmadı!

5 Temmuz 1991 gecesi evinden polis olduğunu söyleyen kişilerce kaçırıldı. Birkaç gün sonra ağır işkenceye uğramış ve 8 kurşunla delik deşik edilmiş bedeni Ergani-Maden yolunda bulundu.

Susurluk soruşturmasında Vedat Aydın cinayeti devlet içi çetelerin işi sayıldı.

 
* * *

Ama Leyla Zana, Vedat Aydın cinayetinin resmi tarihe geçiş biçimine itiraz ediyor.

En azından devlet çetelerine ortaklık edenlerin varlığından bahis açıyor:

"Devlet çeteleri ile bizim içimize sızan çeteler işbirliği halinde onu (Vedat Aydın) ortadan kaldırdılar. Vedat Aydın çok dürüst, dobra konuşan, bölgede çok sevilen bir insandı. Onun ortadan kaldırılması iki kesimin de hesabına geldi." (Yemin Gecesi, s 98)

Faruk'un kitabında Leyla Zana iki önemli tespitte daha bulunuyor.

1) Eğer yaşasaydı, Vedat Aydın'ın Kürt hareketinin ön saflarında yer alabileceği hatta liderliğine gelebileceği öngörüsünü ilk kez paylaşıyor.

2) Vedat Aydın'ı ortadan kaldıranların koordinatlarını, "Bu projenin aktörlerinin iç ve dış güçlerle bağlantıları var" diye veriyor.

Leyla Hanım suçluyor ama ayrıntıya girmiyor.

Haydi iç güçleri anladık da, dış güçlerden kimi kastediyor?

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kara harekâtı düzenlediği güney komşumuz Barzani'yi mi? Yoksa o topraklardaki işgal gücü ABD'yi mi? İsim vererek kimi kırmaktan kaçınıyor?

Ayrıca savaşan taraflardan Ankara iyi kötü kendi evini temizliyor.

Susurluk, Ergenekon derken devlet çetelerinin cesareti kırılıyor.

Oysa Leyla Hanım kendi evinden o kadar emin mi?

Bingöl'deki 33 askeri şehit ederek ateşkesi kim bozdu? Diyarbakır'daki çocuk katili bombayı kim patlattı acaba biliyor mu? Matruşka gibi çete içinde çete halinde yaşayan bir yapıyı neden destekliyor ki?

 
* * *

 
Faruk Bildirici'nin son kitabı da Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz çalışmaları gibi dikkatli ve dengeli gazetecilik ürünü. Yine de okurken Kürtler de kızacak, Türkler de...

Kızmasınlar Faruk'un anlattığı ortak kanlı tarihimizden ibarettir.

* * * * *

Gazetecinin zor kararı

Fatih ÇEKİRGE (Hürriyet / 25 Şubat 2008)

FARUK Bildirici insan öykülerinden "belgeseller" yaratan bir meslektaşımız.

Tam 7 yıldır bir kitap için uğraşıyor. Bu defa Leyla Zana portresi yazdı. Tam 400 sayfa...

Adı: "Yemin Gecesi".

Önceki gün sohbet ederken Faruk şöyle demişti:

- Ben bu kitabı çıkartıyorum ama umarım çıktığı tarihlerde toplumdaki kamplaşma açısından hassasiyetlerin yükseldiği bir dönem olmaz.

Faruk bu yüzden endişeliydi. Kitabı ne zaman çıkartacağı önemliydi. Yani şehit haberlerinin geldiği bir dönemde çıkacak bir Leyla Zana portresi tepkilere neden olabilirdi.

Bu yüzden kararsızdı. Ortalık sakinleşmişti, Faruk kitabı baskıya verdi. Ama şimdi harekát başladı.

Soru şu:

Leyla Zana kitabı şimdi çıkartılmalı mı?

Faruk 7 yıldır o kitabın üzerinde çalışıyor. Ben kitabı okumadım. Ama bir belgesel olduğunu biliyorum.

Faruk iyi bir gazeteci, iyi bir araştırmacı ve dürüst bir kalemdir.

Zor işleri de seviyor...

Bence zamanlama ve konu açısından zor bir karar verdi.

Bu yüzden okumadan konuşmayalım...

* * * * *

 


 
Gizli Kulaklar Ülkesi
İletişim Yayınevi / Şubat 1998
Maskeli Leydi
Ümit Yayıncılık / 1998
Üniforma Slogan Biber
Ümit Yayıncılık / Şubat 1999
Kuzum Bülent
Doğan Kitap / Şubat 2000
Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi
Doğan Kitap / Temmuz 2000
Anıtkabir Racon Zambak
Doğan Kitap / Nisan 2001
Yemin Gecesi
Doğan Kitap / Şubat 2008
Hanedanın Son Prensi
Doğan Kitap / Aralık 2002
Serkis Bu Toprakları Sevmişti
Doğan Kitap / Ekim 2008


© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   fbildirici@hurriyet.com.tr