ÜSTÜN DÖKMEN

OLGUN BİLİM İNSANI GENÇ BİR ROMANCIYIM

Tanımlaması zor biri Üstün Dökmen. Sadece psikolog demek yetmez; yazar, şair, tiyatro yazarı, televizyon programcısı gibi sıfatları da birbiri ardına eklemek gerekir. Sıfatlardan arındırıp ürettiklerine bakarsanız da, “Küçük Şeyler” ile uğraşarak yıldızlaşan özgün bir isim görürsünüz. O da öncesinde iz olmayan yollarda yürüyenlerden…

ÜSTÜN ADI SONRADAN: İLK İSMİM BANA AĞIR GELMİŞ

Annem İstanbullu. Liseyi Kandilli’de okumuş, Edebiyat fakültesini bitirmiş. Babam İstanbul’a gitmiş, orada tanışmış, evlenmişler. Sanat enstitüsü mezunu olan babamın döküm atölyesi Ankara’da. Annem Ankara’da sıkılmış. Hukuk’u bitirmiş, ikinci fakülte olarak. Babam bir heves, “Erzurum’a gidelim dede toprağını şenlendirelim” diyor. Kalkıp birlikte Erzurum’a giderler. 16 yıl çocukları olmuyor. Annem 17.yılda bana hamile olunca orada doğum yapmayı gözü kesmiyor. Kalkar İstanbul’a gider. 9 Temmuz 1954’te orada doğmuşum. 20 gün sonra trenle Erzurum’a getirmişler. Önce iki dedemin adını koymuşlar; Hasan Vasfi. Altı aylıkken ağır bir hastalık geçirmişim. Komşular anneme demişler ki, “İki ölmüş büyüğün adı ufacık çocuğa ağır geldi.” Annemin bütün ilmine irfanına rağmen çocuk söz konusu olunca pozitif bilim işe yaramıyor. Annem “Adını Rüçhan koyalım” diyor. Babam, “O zaman Türkçesini koyalım Sebahat” der, Üstün koyarlar. Adımı mahkeme kararıyla değiştirmişler. Gerçekten hafiflemişim, hastalık geçmiş. Eşime anlattım, “Sen hafiflememişsin, Üstün de sana ağır geliyor dedi. Üstün gerçekten iddialı bir isim.

SOYADIMIN HİKÂYESİ: YATAKTA YARATICI YAZARLIK DERSİ

Babam dökümcü ya, soyadı kanunu çıkınca gidip Döken soyadını alıyor. Nüfus memuru yanlış anlıyor, Dökmen yazıyor. Tam evlenecekler, annem “Ver nüfus cüzdanına bir bakayım” diyor. Aaaa Salih, burada Dökmen yazıyor! Babam farkında değil. Hatta yaptığı Atatürk büstüne bile Salih Döken yazmış. Erzurum’da Aziziye tabyasında Nene Hatun heykeli vardır, onu da babam yapmıştır. Yaratıcı tarafımı babamdan almışım. Annemin katkısı da büyük. Yaz aylarında annemle yatakta sözel oyun oynardık, fabl. Mesela ben köpek olurum, annem fofi ile konuşur. Yaratıcı yazarlığın hazırlığı olmuş bu. Altı yaşında kütüphanenin raflarını boşaltır, tiyatro dekoru yapar, oyunlar oynatırdım. Tiyatro yazarı olacağım, şair olacağım. Annem edebiyat hocasıydı, onun etkisiydi. Annem Fuzuli’nin bir şiirini söyledi, dedi ki, “Önce bilimle, sonra sanatla edebiyatla uğraş.” Bir kere dedi. Bu cümle hayatıma yön verdi. Önce bilimle uğraştım, şimdi sanata geçiyorum.

ARKADAŞIM OLMADI: SOKAĞA BIRAKMAZLARDI

Beni sokağa hiç bırakmazlardı. Şivemin etkilenmesini istemezdi, çok sevecen, otoriter ve fazla koruyucuydu annem. “Çocuk aziz terbiyesi daha aziz” diye düşünürdü. Sokağa bırakmamasının bir nedeni de sokağımız yokuş aşağıydı, sürekli kaza olurdu. Yalnızdım, arkadaşım olmadı mahallede. Bir Makbule halanın kızları vardı. Yazları gittiğimiz köyde arkadaşım vardı ama azdı. Celal vardı onunla oynardım. Köyde bütün gün serbestti, dışarıda oynardım.

SİYASET YOK: ÜNİVERSİTEYE YEMEKLERİ EVDEN GÖTÜRÜRDÜM

İlk ve ortaokulu Erzurum’da okudum. 68 Temmuzunda Ankara’ya taşındık. 68 kuşağını yıl farkıyla kaçırmışım. 68’den 2000 yılına kadar Bahçelievler’de oturduk, gençliğim oralarda geçti. 71’de üniversiteye girdim, en civcivli yıllardı. İnanılmaz anarşi vardı, her gün birkaç kişi ölüyordu. Keskin bir siyasi görüşüm yoktu. İşte devletten yana ılımlı bir çizgi. Siyasete karışmadım. Hacettepe’de dört yemek bankosu vardı. Birinde 40 ülkücü, kalan üçünde 10 bin kişi yemek yiyordu. Sosyalist görüşlü yüz öğrenci varsa on bin kişinin sahibi oluyor. Bir gruba sayı teşkil etmek istemedim. Ekmek peynir, lop yumurta ve mandalina götürürdüm öğle yemeği olarak. İyi kahvaltı ederdim, akşam da evde yerdim.

ZAYIF ÇOCUKTUM: FİZİKTEN VAZGEÇTİM PSİKOLOJİYE GİRDİM

Çok zayıf bir çocuktum. Dört yaşında 11 kiloydum. Bu patolojik bir durum. Parkta oynarken diğer çocuklar, “Dayı bu hasta mı” derlerdi. Babam da kızardı. Onu telafi etmek, güçlü olmak, tanınan biri olmak istiyordum. Tanınan biri olursam güçsüz kalmazsın. Lise 2’de askerlik hocası, “Atomun çekirdeğinde pozitif yükler nasıl bir arada olur?” diye sordu. Bunu açıkladım. “Fiziğe giderseniz bu ülkeye büyük hayır yapmış olursunuz” dedi. Bunu meşhur bir adam olmak için ilahi bir işaret saydım. Tuttum Hacettepe fiziğe girdim. Baktım ziyan oluyorum. Son sene bıraktım okulu. Üniversite sınavına hazırlandım. Hacettepe Psikoloji’ye 75 Eylül’ünde girdim. Mezun olunca Hacettepe’de klinik psikoloji masterı yaptım. Doktoramı Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde yaptım. Psikolojik danışma ve rehberlikte doktora yaptım. Hem psikologum, hem psikolojik danışman ve rehberim. Eğitim Fakültesi’nin bana asıl katkısı özgür bırakmak oldu. Yaratıcı taraflarımı sergileme fırsatı buldum. Psikodrama kursuna gittim. Masalları, psikolojik yaklaşımla inceledim. Azizim gençken bir tutkum olmadı. Bir tek kara sevdam var psikoloji. Çok istedim. Günlerce aylarca gözüm karardı. 

ANAOKULLARI DA VAR: ÜSTÜN DÖKMEN AKADEMİSİ

Doçentken paramız yetmiyordu. Daha tanınmış değildim. Ama psikolojiyi iyi icra eden bir öğretim üyesiydim. Eşim sağ olsun, “Hırsa kapılma sen akademisyensin öyle para kazanacağım diye bir yer açma” dedi. Karımın sözünü dinledim. 40 yaşında profesör oldum. Profesör olduktan altı yıl sonra kısmi statüye geçtim. 15 yıldır sistemim şu; devlet kurumlarına, üniversitelerine ücretsiz seminer veriyorum. Yol parası ve konaklama gideri de almıyorum. Bu bir hizmet. Özel sektöre paralı seminer veririm. Kısmi statüye geçtikten dört yıl sonra İstanbul’da bir danışma merkezi açtık; Üstün Dökmen Akademisi. Onun bir markası Psikoloji Dünyası. Orada psikolojik danışmanlık yapıyoruz. Seyrek olarak ben gidiyorum, ortağım Süleyman Hecebil ve arkadaşlar orada çalışıyorlar. Akademinin ikinci markası, Küçük Şeyler Anaokulları. Sayısı arttı, 20 küsur oldu çeşitli illerde. Programını biz yapıyoruz, sürekli denetliyoruz.

SADAKAT ÖNEMLİ: ANGUTLUK EDİP KENDİMİ BAĞLADIM

Devlet üniversitesinden 2009’da emekli oldum ama Ankara Üniversitesinde ders vermeye devam ediyorum. Özel üniversitelerden çok cazip teklif var. Gitmedim gitmeyeceğim. Genç olsam gerçekten giderdim. Şu saatten sonra ayıp olur öğrencilerime. Yüzde beşi o fakültede ben varım diye geliyor. Bu yaştan sonra gitmek sanki sadakatsizlik. “Üstün bey eşinden ayrılmış” diye bir söylenti çıktı bir zamanlar. Televizyona eşimle birlikte çıktım. TRT’ye. Dedim ki, “Kimse üzülmesin Zehra Dökmen ile ayrılmadım.” Aaa bu ikinci eşi! İkinci kez televizyonda dedim ki, “Zehra Dökmen ilk ve son eşimdir.” Yani angutluk edip kendimi bağladım. Angut kuş biliyorsunuz. Bir eş seçiyor, birisi ölürse diğeri eş tutmuyor hayat boyu. Sadakat benim için önemlidir.

EVLENME TEKLİF EDEMEDİM: KIZ ARKADAŞIM OLMADI

Lisede hiç kız arkadaşım olmadı, üniversitede de.. 18-20 yaşıma kadar pastaneyi sadece pasta alınan yer zannederdim. Meğer orada oğlanlar kızlar orada masaya oturup limonata içiyorlarmış. Fazla korunan bir çocuk olduğum için böyle şeyleri bilemedim. Arkadaşlık teklif ederdim ama olmazdı. Arkadaşlık teklif edilmez olunurmuş. Bir iki kız arkadaşım oldu ama köklü bir şey değildi. Zehra, Dil Tarih’te psikolojide asistandı. Ertuğrul diye ortak bir arkadaşımız vardı. Zehra’yı beğendiğimi ona söyledim. O gitmiş Zehra’ya, Üstün seninle evlenmek istiyor demiş. Zehra ile Kızılay’da Ali Uzun Pastanesi’ne gittik. Üstüncüğüm biliyorum Ertuğrul söyledi dedi. Ben ona bir şey teklif edemedim. O yazı öyle geçirdik sonra söz kestik nişanlandık. Kısa süre sonra da 85’te evlendik. Şimdi ara ara evlenme teklif ediyorum. Ay bıktım 40 yıl oldu diyor.

KİTAPLARIM ÇOK SATTI: SIÇRAMA KÜÇÜK ŞEYLER’DE OLDU

İlk meşhur olan şiirim “Selam ver”. O çok tanındı, bestelendi. 68’den evlenene kadar, Ankara’da devlet tiyatrosunun tüm oyunlarına gitmişimdir. Doçent olduktan sonra tiyatro oyunları yazmaya başladım. İlk oyunum Komşu Köyün Delisi tam 360 kez sergilendi. Bu bir rekor. TRT’de dizi yaptılar. Beş tiyatro oyunum var. Kitaplarımdan Empati şu an 43. basımda. Varolma uzlaşma, 20 küsur baskı yaptı. Sıçrama, Küçük Şeyler 1’de oldu. En çok satanlarda bir numarada altı ay kaldı. Önce TRT’de televizyon programı başlamıştı, 94 bölüm yaptık. Artık TRT yapmıyor, ben yapmıyor değilim. Küçük Şeyler’in dört kitabını yazdım, beş gerekmiyor. Mimari eserleri psikolojik açıdan yorumlamakla ilgili bir kitabım çıkacak. İki romanım var, biri Ladesçi, ikincisi Miyase’nin Kuzuları. Hedefim psikoloji kitaplarını azaltmak, romana ağırlık vermek. Üç şiir kitabım var ama şairliğim konusunda ciddi kuşkum var. Ama galiba tiyatro yazarıyım. Olgun bir bilim insanı, genç bir romancıyım.

SİSTEMATİK DUYARSIZLAŞTIRMA: KEDİ FOBİMİ AŞTIM

Küçükken misafirlikte otururken altta uyuyan kedi fırladı korktum. Bir de köyde bir kedi çocuğun elini ısırdı, elini kaldırdı bırakmadı sallandı. Kedi fobisi böyle oluştu. Öyle ki, kedinin olduğu eve giremezdim. Yanımdan geçse fırlardım, önümdeki masa devrilirdi. 4.5 yıl önce bir yavru kedi girdi eve. Selcan, yakaladı götürdü kapıya koydu. O içeri girene kadar kedi fırt diye yine içeri girdi. Üç kere tekrarlanınca kızım, “Baba eve alalım mı?” dedi. Peki al hayatım benden uzak tut dedim. Yavaş yavaş alıştım. Buna psikolojide sistematik duyarsızlaştırma deriz. Dört yavrusu oldu ikisini verdik, ikisi bizde kaldı.

HİPNOTİZE OLURUM: UZUN YOLDA ARAÇ KULLANAMAM

Annem 56 yaşında ehliyet aldı. Müteharrik makineleri ezberledik. İkimiz birden yazılıya girdik 100’er puan aldık. Sonra gittim çarptım arabayı. Şehir içinde kullanırım ama uzun yolda araba kullanamam. Sekiz saat uyumuş olsam da kullanamam. Beş sene önce de gittim duvara vurdum. İki üç ay yattım. Uzun düz yol, beni hipnotize eder. Uyku apnesi olabilir. Arabayı alıp, İstanbul’a, İzmir’e gidemem. Arabayı şoför kullanıyor. Yakın yerlere uçakla gitmiyorum.

BEN ŞANSLIYIM: HOBİM MESLEĞİM ASLINDA

Bir çalışma masası koleksiyonum var. Onların hepsinde yazabilirim, otel odasında, hatta havaalanında da çalışabilirim. Dizüstü bilgisayarımı açtım mı orası benim için çalışma masası olur. Yolda çalışırım kapatırım bir dakika sonra uyurum. Başka türlü başa çıkamam. Haftanın üç dört günü yolda geçiyor. Küçük kağnılar, kupalar, kalem ve sabun biriktiririm. Hobim mesleğim aslında. Çok şanslıyım. Seminer, konferans hem iş hem keyif. Günde 12 saat çalışırım. İşkolik gibi görünebilirim ama tam değilim. Kendime de zaman ayırırım. Bir cep telefonum var ama hep kapalıdır. Acil durumlarda aramak için kullanırım. Açık olursa ben asistanımın asistanı olurum.

KİTAPÇI DOLAŞMAYI SEVERİM: DAĞINIKLIK DAHİLİĞİN İŞARETİ

Çok hoşuma giden kitabın bitmesini istemem. O ilişki sürsün isterim, yavaş okurum. Mesela Tatar Çölü çok hoşuma gitti. Beş altı kitabı birden okurum. Çantam çok ağırdır, kitapları yanımda taşırım. Kitapçı dolaşmaktan hoşlanırım. Güzel kitapları görünce gözüm kararır. O kitabı almadan çıkmam. Çalışma odam sahaflara benzer. Her şey karman çormandır. Dağınıklık dâhiliğin dokuz işaretinden biriymiş. Ama öbür sekizini hatırlamıyorum!

TERİM’İ KIRAMADIM: MİLLİ TAKIMLA ÇALIŞTIM

Fatih Terim, bir yenilik yapmak istedi. Milli Takım olduğu için kıramadım. Bu tam benim işim değil. Fatih beye de söyledim. Ben psikologum, psikolojik danışmanım. Spor psikologu değilim, o apayrı bir alan. Ben eşlerle birlikte seminerler verdim, ekip olmayı, birbirine güvenmeyi, öfke kontrolünü, stresle baş etmeyi anlattım. Antalya ve Almanya kamplarında birlikte oldum. Bilmiyorum yararlı oldu mu? Bu işte hep takımın peşinde dolaşmanız gerekiyor.

PSİKİYATRA GİDERİM: ÖFKE KONTROLÜNDE KISMEN BAŞARILIYIM

Gençken hiç kızmazdım. Son on sene ev dışında öfkeli davrandım. Yakışmıyor. Denetim altına almaya çalıştım. Son zamanlarda daha başarılıyım. Psikolog arkadaşlarımdan destek aldım. Başkaları bıçak kemiğe dayanınca gider. Biz sıkılınca hemen gideriz. Üniversitede öğrenciyken Prof. Dr. Işık Savaşır’a gitmiştim. Ergenlik döneminde korkularım vardı. Anneme babama bir şey olur diye korkardım. Hastalık korkum vardı. Çok mutlu, hop hop bir çocukluk ve gençlik yaşantım olmadı. Evlendik, birkaç yıl hiçbir sorun olmadı. Bebek olunca yük ağırlaştı. Tartışmaya başladık iki üç seans Işık hocaya gittik, bize ışık verdi.

ANALİZ EDERİM: RÜYALARIMI NOT ALIRIM

Bazen rüyalarımı not alırım. O bizim mesleğimiz. Not alır sonra analiz ederiz. Belli dönemler. Her zaman değil. Freud gün boyu olanların hepsini akşam yazarmış. Rüyaları analiz etmeye daha müsait.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 15 AĞUSTOS 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).