ŞEMDİN SAKIK

O İSTEMEMİŞTİ GİZLİ TANIK OLMAYI

“Empati yapabilir misiniz? Yaşama tutunmaya çalışıyorum. Ne gelenim var, ne gidenim” diyordu iki ay önce yazdığı bir mektubunda. Domates bile alamadığından, faturayı ödemediği için koğuşunun elektriği kesildiğinden yakınıyordu. (www.sercavan.com)

Anlaşılmak istiyordu Şemdin Sakık. Anlaşılmak ve birilerinin gözünde itibar kazanmak! Fakat o bile empati yapmakta zorlanıyor kendisiyle. Geçmişi ağır bir yük sırtında. Ergenekon duruşmasında “Bana eski terörist diyebilirsiniz” dese de kendisini anlatırken “hainlik” ile “kahramanlık” arasında gidip geliyor:

“Ey devletim, ey halkım, siz ne yaptınız da dünyanın en zavallı, en sıradan adamından kimilerine göre dünyanın en azgın teröristini, kimilerine göre bir dağ kahramanını yarattınız?" (Can Dündar’ın söyleşisi, NTV, 20 Ocak. 2010)

“En zavallı insan” demesinin nedeni Muş’un Zengök köyünde 1959 yılında başlayan yaşamı. Üç kadınla evliliğinden 19 çocuğu olan bir babanın oğlu o. Annesi Kevi, tarlada doğurmuş onu, yokluklar içinde büyütmüş. İlk ve ortaokulu üvey annesinin yanında Muş’ta okumuş. Yaz aylarında çekirdek, sigara satmış sokaklarda. Liseden sonra köye dönmüş.

Babasını hiç sevmiyordu. Varlık içindeyken kendisine ve annesine yokluk yaşattığına inanıyordu. Annesine bir ev yapmak istemesi yüzünden kavga etti bir gün. Öyle bağırıp çağırmakla da kalmadı kavga. Bir el ateş edip yaraladı babasını. Bunun altında kalmak istemeyen babası ama zamanla yatıştı.

Lisedeyken Şemo’ydu

Fakat çok sürmedi bu durum. Amcasının kızıyla evlenmek için başlık parası gerekiyordu. Babası para vermeyince yine kavga etti. O kızgınlıkla ayrıldı köyden. Zaten 12 Eylül’ün baskısına da tepki duyuyor; Kürt siyasi mücadelesi içinde yer almak istiyordu. Lisedeyken Barzani’ye ve KAWA grubuna sempati duymuş; ülkücülerle kavgalara da karışmış, üç ay cezaevinde yatmıştı.

Dağa çıktıktan sonra karar verdi PKK’ya katılmaya. İlk yıllarda “Şemo” olarak tanınıyordu PKK’da. Lisedeki lakabıydı bu. Rütbesi yükselince “Komutan Şemo” oldu; 1986’da Şırnak’taki bir çatışmada sağ el başparmağı kopunca da “Parmaksız Zeki” ye döndü kod adı. Önemli görevlerinden ilki, Osman Öcalan ile birlikte PKK kampları kurmaktı. Ardından “Eruh sorumlusu” olarak faaliyete başladı ve örgütün askeri konseyine girdi. Ama örgütün siyasi kanadında yükselip, hiyerarşide Öcalan’a yaklaşamadı. 

1990’lardan itibaren Diyarbakır kırsalı başta olmak üzere bölgede sayısız kanlı saldırıyı yönetti. Acımasızlığı ve aynı zamanda militanlara karşı despot tavırları da dikkat çekiyordu. Öcalan her ne kadar eleştiriler artınca onu Bekaa’daki kampta sahneye çağırıp azarlasa da yerinde tuttu. (Örtülü darbe, Hakkı Öznur)

33 askerin katledilmesi

Öcalan ile Sakık’ın arası, 1993’te açıldı. Öcalan, dolaylı temasların ardından ateşkes ilan etmiş, hükümet de af yasası çıkarmaya hazırlanıyordu. Şemdik Sakık komutasındaki militanlar, Elazığ-Bingöl karayolunda silahsız ve sivil giyimli erleri taşıyan iki minibüsü durdurup, 33 askeri katlettiler. Sakık, daha sonra bu eylemin sorumluluğunu üzerinden atmaya çalışsa da katliamdan kurtulan erler, onun ilk aracın kapısını açıp, “Diğer minibüs nerede” diye bağırdığını unutamıyorlardı. (Gülden Aydın, Hürriyet, 9 Nisan 2012) 

Sakık’ın bu eylemi kendisinden habersiz yaptığını savunan Öcalan, onu görevlerinden alarak, Suriye’ye çekti. Sakık, bir daha da aktif rol oynayamadı örgütün silahlı kanadında.

Beş yıl kadar sonra da kardeşi Arif ile birlikte kaçtı PKK’dan. Kuzey Irak’ta Dohuk yakınlarında bir eve yerleştiler. Şemdin Sakık, kaçışının nedenini kendi hatalarına değil, bir kadınla ilişkisine bağlıyordu:

“Ben bir kızı sevdikten sonra kendimi sevmeye başladım. Ondan sonra saçımı taradım, sakalımı kestim, elbiselerime dikkat ettim. Orda burada yıkandım... “

Fakat kendine yeni bir hayat kurması mümkün olamadı. 13 Nisan 1998’de Barzani’nin peşmergeleri, onu ve kardeşini bir oyunla evden alarak Türkiye’den gelen özel kuvvetlere teslim ettiler.

Beklemediği bir anda kendini Diyarbakır’da buldu Şemdin Sakık. Hızla yargılanıp idam cezasına mahkûm edildi. Sonra da ömür boyu hapis cezasına çevrildi cezası.

Andıç’ı imzalatamadılar

Cezaevi günlerinde tam bir teslimiyet içine girdi. Eski düşmanları olan askerlere sığınmakla kalmadı, kendi deyimiyle “kimseye açmadığı hizmetlerde” bulundu onlara. Ama yine de 28 Şubat döneminde Cengiz Çandar, M. Ali Birand ile bazı gazeteci, yazar ve siyasileri PKK ile ilişki içinde gösteren ve Genelkurmay’da hazırlanan “Andıç” adlı sahte belgeye dayanak yapılan ifade metnini imzalamadı. Hem de kendi iddiasına göre, sonradan Şemdinli’de bir kitabevini bombalarken yakalanan astsubay Ali Kaya’nın tabancasını ağzına sokup zorlamasına rağmen…

Hayatını PKK ve Öcalan’a karşı mücadeleye adadı. PKK’yı ve orada geçen 18 yılını anlatan tam altı kitap yazdı. Gazetelere yazılar gönderdi, söyleşiler yaptı. Resim yapmaya başlayıp sergi bile açtı.

Bütün çabalarına rağmen yalnızlık çemberini kıramıyordu. Yakınlarının, hatta sevdiği ve fotoğrafını koğuşuna astığı kızın bile kendisini “Hain” olarak gördüğünün farkındaydı. Yine de ailesinin ilgi göstermemesini maddi destekte bulunmamasını kabullenemiyordu. Özellikle de milletvekili olan kardeşi Sırrı Sakık’a yönelmişti nefreti. Babasının mirasından pay alamamasından onu sorumlu görüyor, her fırsatta onu eleştiriyor, suçluyordu.

Bir umudu, Pişmanlık Yasasıydı ama başvurusu reddedilince yıkıldı. Beş parasız, umutsuz ve tek başına geçti Diyarbakır cezaevindeki sonraki yılları. Koğuşunda yalnız geçirdiği her yıl biraz daha eziyordu kişiliğini.

Ergenekon soruşturmasının başlamasıyla birlikte hareketlendi; kendisine yeni bir rol biçti. Gazetelere mektuplar yazdı, 4 Haziran 2008’de savcılığa dilekçe verdi; “Ergenekon-PKK-Öcalan ilişkileri ile ilgili bilgilerini” anlatacaktı! Hemen dikkatini çekti Ergenekon savcılarının. Zekeriya Öz, cezaevine gidip ifadesini aldı onun. Gizli de değildi savcının Diyarbakır ziyareti. Gazetelerde haber de oldu.

Zaten Şemdin Sakık’ın gizlenmek gibi bir niyeti yoktu. O aslında kendisiyle empati kurulmasını, birilerinin gözünde yeniden itibar kazanmayı istiyordu. “Gizli tanık” olmak, bu beklentisine yanıt veremezdi. Nitekim Ergenekon davası duruşmasında kimliğini açıklaması da bunun göstergesi. Başkalarının verdiği bir roldü “Gizli tanık Deniz” kimliği. Ama kim, ama neden?

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 11 KASIM 2012

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).