ÖZDEM SANBERK

MAVİ MARMARA İÇİN ÖZÜR VE TAZMİNATTAN ÜMİTLİYİM

Ak saçlı akil bir adam Özdem Sanberk. Emekliye ayrıldıktan sonra daha aktif bir yaşama yelken açma gücünü kendinde bulan bir diplomat. Nitekim düşünce kuruluşlarının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş. Halen USAK’ın Başkanı ve dört kuruluşta da yönetici. En son görevi de İsrail askerlerinin Mavi Marmara gemisine baskınını araştırmak üzere Birleşmiş Milletler’de kurulan özel komisyonda Türkiye’nin temsilciliği.

BABAM GAZİ: BABAMIN ANILARINI GENELKURMAY’A VERDİK

Balkan kökenli bir aileyiz. Babam Manastırlı, annem Yanyalı. Mübadeleden önce gelmişler. Peder Manastır İdadisini ve Kuleli Askeri lisesini bitirmiş. Süveyş seferi, Çanakkale, Sakarya savaşlarına ve Büyük Taarruza katılmış bir gazi. Vücudunda kurşunla yaşadı. Albaylıktan emekli oldu. 84 yaşında öldü. Babam savaş anılarını anlatırken hiçbir zaman bize düşmanlık ve husumet duyguları aşılamadı. Tam tersine ıstırapları geride bırakıp, kimliğimizi Cumhuriyet’in başarısında aramamızı arzu etti. Babamın anılarını kaydetmediğimiz için şimdi çok üzülüyorum. Savaş koşullarında, cephelerde günce tutmuş. Eski yazıyla yazılmış, küçük defterlerdi. Kopyalarını da almadık. Aynen Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’ne verdik.

İSMİMİN HİKÂYESİ: DANIŞTAY KARARIYLA İSİM VERMİŞLER

Annemin babası, Şurayı Devlet azasıymış, şimdiki adıyla Danıştay. Ben 1938 yılında doğunca arkadaşlarına "Bir torunum oldu, ona bir isim koyalım’’ demiş. Özdem olsun demişler. O zamanlar bu tür yeni isimler modası varmış. İşte böyle bir nevi Danıştay kararıyla isim verilmiş bana. Adımdan memnunum, Biraz karıştırılan bir isim, Özden yazılır bazen. Küçüklüğüm Anadolu’da geçti. Çocukken çok yer değiştirdik. Bizim evde denk adeta hep hazır dururdu, sürekli taşınırdık. Ankara’da doğdum. Okul öncesi hayatımı Erzurum ve Erzincan olarak hatırlarım. İlkokulun bir kısmı Ankara, bir kısmı İstanbul. Babam 1950’de emekli olunca İstanbul’a yerleştik. Beni Galatasaray Lisesi’ne verdiler, başta leyliydim. Evimiz yakındı, Beyoğlu’nda oturuyorduk. Ortaokuldan itibaren gündüzlü olduk. Yatılılık unutulmaz. Galatasaray’ı tutarım ama maçlara pek merakım yok. Hayatımda çok nadir maç izledim, o da görev icabı.

HUKUK OKUDUM: 28 NİSAN YÜRÜYÜŞÜNE KATILDIM

Hukuk Fakültesi’ne girmemin nedeni aileviydi. Rol modelim rahmetli dayım Sadık Arda olabilir, avukattı. O bana hukuk merakını aşıladı. Bir de bizim ailede bir büyükelçi vardı, Celal Çalışlar. O da İstiklal Savaşının önemli komutanlarından rahmetli İzzettin Çalışlar’ın oğlu. Rahmetli Celal Çalışlar, benim hariciyeci olmamı söylerdi. Dışişleri’ne girmek için en kestirme yol Siyasal’dı ama ben İstanbul’da oturduğumuz için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni seçtim. Milattan önceden bahsediyoruz neredeyse, 1958-62. Türkiye’nin hareketli olduğu yıllar. Üniversitede siyasi hareketlere girmedim ama meşhur 28 Nisan 1960 yürüyüşünde vardım. İktidara karşı gençlik arasında yürüdüm. O günlerde gayet normal bir refleksti. Onun dışında derslere itibar edip bir an önce bitirmeye çalışan bir öğrenciydim. Dördüncü sınıfa kadar hiç kalmadım. Son sınıfta da iki dersten ikmale kaldım. Eylülde verdim ve mezun oldum. İstanbul Hukuk o zamanlar zor bir fakülte idi.

BENİ DİSİPLİNE ETTİ: ALETLİ JİMNASTİK YAPTIM

Galatasaray’dayken aletli jimnastik yapardım. İyi bir jimnastikçi olmadım ama sağlık bakımından belli bir disiplin içerisinde yaşama imkânı verdi bana. Bir kere kilo almadım. Şimdi aletli jimnastik yapan gençleri gördükçe imreniyorum. Evimizde doğduğum zaman iki şey vardı; bir müzik, bir de kitap. Peder, pek çalamazdı ama o savaş koşulları içinde keman dersi almıştı. Tabii alaturka. Annem de daha çok küçükken başlamış piyanoya. Evde hep bir keman, bir de piyano vardı, onlarla büyüdüm. İlk mektebe başlamadan önce çocuk ansiklopedilerini karıştırdım. Kitap merakı öyle başladı. Hâlâ kitap alıyorum. Bu yaştan sonra ne olacak bu kitaplar diyenler var. Ben de bilmiyorum ama alıyorum. Torunlarım var, meraklı olurlarsa onların olur.

HEDEFİM HARİCİYEYDİ: LORCA’YI KENDİ DİLİNDE OKUDUM

Hukuk fakültesinde okurken hariciye hedefim devam ediyordu. O yüzden mezun olur olmaz 1963 Mart’ında açılan sınava girdim. Sonunculukla kazandım. Zaten o yıl 30-40 kişi girdik, yedi kişi aldılar. Ama Dışişleri Başkâtiplik imtihanını birincilikle kazandım. Dışişleri’nde ekonomik dairede başladım. Kamuran Gürün vardı o dairenin başında. Diplomasi tarihimizin önemli figürlerinden biridir. Altı ay kadar sonra askere gittim. Piyade okulunda keşif takımındaydım. Sonra Genelkurmay Muhabere Merkezi’ni çektim tercüman kurasında. Şansım yaver gitmişti. Rahat bir askerlik yaptım. Askerden gelince yine ekonomik dairede devam ettim. İlk dış görev yerim Madrid. Sonra Amman, Bonn, Paris ve Brüksel’de görev yaptım. Madrid’e tayin edilmek bana İspanyolca öğrenme imkânı verdi. Bekârlık döneminde gençken lisan öğrenmek daha kolay oluyor. Sonra pek kullanamadım ama beni çok etkileyen şairlerden biri olan Garcia Lorca’yı kendi dilinde okudum.

EŞİMİN KATKISI BÜYÜK: BAŞARIMIN ÖLÇÜSÜ DOSTLUKLARIM

Almanya dönüşünde, 37 yaşında evlendim. Eşim Sumru ile bir aile toplantısında tanıştık. Mutlu bir evliliğim var. Diplomasi hayatımda az bir başarım olmuşsa, bunu da yüzde doksan oranında eşime borçluyum. Hayat arkadaşım ve her şeyimi paylaştığım bir insan. Başarının ölçüsü ise dostlukların devamı. Bir kızım var Nazlı. İki de torunum var. Nazlı evlenmemizden bir yıl sonra Bonn’da iken doğdu. Çocukları çok severiz. Fakat diplomatların çocuk büyütmesi kolay olmuyor. Onun için tek çocuğumuz oldu. O da her şeyimiz diyebilirim.

MONŞER: İSRAİL ASKERİ KARŞISINDA TÜRK KONSOLOSU BULDU

Monşer denmesinden rahatsızlık duyarım. Çünkü küçültücü bir tabir. 1970’li yıllarda Amman’da görevliyken Kara Eylül’ü yaşadık. Bir hafta boyunca 11-12 kişi bir bodrumda mahsur kaldık. Büyükelçimiz rahmetli Haluk Kura’nın eşi Sefiremiz Lale Kura, 11 erkeğe tek başına baktı. 1967’de İsrail-Arap savaşında Amman hastaneleri yaralı Ürdünlü ve Filistinli askerlerle dolduğunda Türk Sefiresi Lale Kura gönüllü hemşire olarak onların yaralarını sardı. Rahmetli kral Hüseyin, Lale Kura’yı kahraman kadınlar listesine aldı. Bunlar pek bilinen şeyler değil. İkincisi Kudüs Başkonsolosumuz rahmetli Refik İleri, Kudüs, 1967 savaşında İsrail tarafından işgal edildiğinde konsolosluk arabasına Türk bayrağını çekip, Mescidi Aksa’ya giden ve camiyi işgal eden İsrail askerlerini "Buraya girmeye hakkınız yok" diye kimseden talimat beklemeden protesto eden bir diplomat. Monşer dediğiniz insanların yaptıkları bunlar.

GÜNCE TUTMADIM: TURGUT ÖZAL’DAN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM

24 Ocak kararlarının hazırlanması sırasında Özal Başbakanlık müsteşarıydı. Ben de Dışişleri’nde ekonomik dairedeydim o zaman. O sırada Turgut Özal ile sık temasımız olurdu. O tanışmamız vesilesiyle Özal, başbakan olunca birlikte çalışmak istedi. Özal’ın cesareti bilgisinden geliyordu. Hem mikro hem de makro düzeyde bakabiliyordu olaylara. Dinleme kapasitesi çok yüksek olan bir insandı. Bütün görüşlere açık ve saygılıydı. Dışişleri’nden çok geniş bir ekiple çalıştı. Özal ile çalışırken çok kriz yaşadık. Hepsini sorsanız sayamam. Çünkü hiçbir zaman günce tutmadım. Babam, "Evladım bir defter al gündelik yaz" demişti. Çünkü kendisi cephelerde bile günce tutabilmişti. Ama o farklı bir disiplin meselesi.

TANSU ÇİLLER: İSTİFA EDEYİM DEYİP AYRILDIM

Yedi dışişleri bakanı ile görev yaptım. Üç başbakan, iki de cumhurbaşkanı. Başbakan Çiller ile problemli oldu. Amerika’da Clinton ile görüşme öncesinde hazırlık toplantıları yapıyorduk. Çiller, herkesi hedef alan fevri bir davranış gösterdi. "Hiçbirinizden memnun değilim" şeklinde bir ifadesi oldu. O kişiler arasında bir tek ben üzerime aldım bu sözü. "Memnun değilseniz istifamı vereyim" dedim. O da "Çok iyi edersiniz" dedi. O şekilde ayrıldım masadan. Müsteşardım o sırada. Hadise budur. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin araya girdi. Sonra Çiller ile karşılıklı itimat oluştu ve verimli çalıştık. Çalıştığım politikacıların hepsinde büyük bir Türkiye sevgisi gördüm. Fakat bu memleket sevgisi kendi aralarında anlaşmaları için bir lokomotif gücü oynamadı. O yüzden özellikle 1990’lar kaçırılmış bir dönemdir. Ülkeyi o zaman yönetenler Türkiye’nin optimalinin kendi aralarındaki siyasi görüş ayrılıklarını aşmalarından geçtiğini fark edemediler. Bunu yapabilselerdi birçok sorunumuzu o zaman çözmüş olurduk. Biz sorunlarını biriktiren bir ülkeyiz. Şimdi Tayyip Erdoğan hükümetleri sorunları biriktirmeme iradesini güçlü şekilde sergiliyor. Ama bu irade birikmiş sorunlarımızın çözümü henüz sağlanamadı.

AB HEDEFİ: KORKUM OTORİTER ORTADOĞU ÜLKESİ OLMAK

Müsteşarlıktan önce Avrupa Birliği nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisiydim. Türkiye, 1987 ilkbaharında tam üyelik müracaatını yaptı ben de daimi temsilci olarak gittim. Türkiye o dönemde insan hakları açısından henüz pek çok sorunları olan bir ülkeydi. Bu nedenle kamuoyu diplomasisi alanında çok handikaplı olduğu bir dönemdi. Türkiye demokrasisini derinleştirmeden, dış politikasında ağırlığı Ortadoğu politikasına verir, önceliğini bu bölgeye kaydırırsa, korkum otoriter bir Ortadoğu ülkesi olma cazibesinin toplumumuzda da giderek güçlenmesi. Aslında böyle bir cazibenin mevcudiyetini bugün dahi hissetmemek mümkün değil. İç ve dış politikaların birbirlerini etkileme gücü küçümsenemez. Türkiye, dış politikasının ana eksenini hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik rejimini pekiştirecek istikamette tutabilmelidir.

MAVİ MARMARA: ÖZÜR VE TAZMİNATTAN BAŞKA YOL YOK

Mavi Marmara olayının geride bırakılmamasının maliyeti hem bizim için hem İsrail ve bölge için ciddi olur. Hükümetin beni Birleşmiş Milletler’deki dört kişilik araştırma komisyonuna atamasını büyük memnuniyetle kabul ettim. Başkanı, Yeni Zelanda’nın eski başbakanı Geoffrey Palmer, yardımcısı eski Kolombiya Cumhurbaşkanı. İsrail ve bizden de birer kişi var. Türkiye raporunu verdi. İsrail’in raporu geldikten sonra ikisini birden alıp değerlendireceğiz. Raporumuzu BM Genel Sekreterine vereceğiz. Komisyonun Şubat’ın ortasında çalışmasını bitirmesi gerekiyor. Mümkün olur mu olmaz mı yılbaşında belli olur. Uzayabilir de. Hiçbir gerekçe dokuz insanın öldürülmesini mazur gösteremez. Özür ve tazminattan başka yol göremiyorum. Ümitsiz de değilim.

EMEKLİLİK: DÜŞÜNCE KURULUŞLARI YAŞAMA SEBEBİM

Müsteşarlıktan sonra tayin edildiğim Londra Büyükelçiliği’nden erken emekliye ayrıldım. 60 yaşında olan bir insan sağlıklı ise emekliliğinde kendine yeni bir hayat kurabilir. Ülkemizde düşünce kuruluşlarının gelişmesine katkıda bulunabilecek faaliyetler yapmayı arzu ettim. Avrupa Birliği reformları sayesinde ülkemizde düşünce özgürlüğü önündeki engeller, yetersiz de olsa, azaldı. Bu da düşünce kuruluşlarının artmasını sağladı. Düşünce ve ifade özgürlüğü alanda almamız gereken daha büyük mesafeler var. Düşüncenin finansmanı ülkemizde yeni bir gelişme. Kültürün finansmanı gibi, bunun gelenek haline gelmesi için teşvik edilmesi gerekiyor. Bu teşvike katkıda bulunmak benim de amacım. İki sene TESEV’de görev yaptım. Bugün USAK’ta (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) bir nevi onursal başkanım. Kadir Has Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyeliğimden de büyük onur duymaktayım. Ayrıca Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi, Global İlişkiler Forumu ve Kültür Üniversitesi Global Trendler Merkezi yönetim kurullarında görevlerim var. Hepsine yetişebiliyor musun derseniz cevabım tabii ki hayır olacak. Bu faaliyetlerin içinde bulunmak bu yaştan sonra bir yaşama sebebi.

SİYASETE GİRMEDİM: ORALARDA KENDİMİ GÖREMEDİM

Teklifler oldu tabiatıyla ama siyasete gençken girileceğini düşünen bir insanım. Bugünkü siyasi partiler ve seçim kanunlarının mevcut hali içinde siyasete girmenin bir fayda yaratacağına inanmıyorum. Netice itibarıyla liderin bir tutsağı oluyorsunuz. Mason değilim. Kendimi ne bir siyasi partide görebiliyorum, ne masonlukta, ne de bir cemaatte. Bu tür yapılanmalarda hakikat özgürce aranamaz. Hakikat partinin, locanın veya cemaatin dediğidir. Bilderberg toplantılarına katılmak benim için çok yararlı oldu. Gizli bir cemiyet olmadığı da sonunda değerli gazeteci Fehmi Koru kardeşimizin katılmasıyla daha iyi anlaşıldı. Orada büyük işadamlarının ve siyaset adamlarının görüşlerini doğrudan öğrenmek ve dünyanın nabzını tutma fırsatını buluyorsunuz. Tabii kendi ülkenizin görüşleri dünya karar alıcılarına doğrudan yansıtılmış oluyor.

TÜRBAN: ÇANKAYA’YA ÇIKMASI OLGUNLAŞMA KANITI

Başörtüsünü Cumhurbaşkanlığında görmek beni rahatsız ediyor. Cumhurbaşkanının eşi bir rol model. Davranışları, giyimi, görüşleri ülkenin bütün hanımlarına örnek olur. Ancak Cumhurbaşkanımızın eşi, ilkokul çocuklarının başörtü takmalarına taraftar olmadığını açıkça belirtti. Topluma örnek olma işlevini cesaretle gerçekleştirdi. Şunu unutmayalım: Cumhuriyetimiz sadece açık olanların Cumhuriyeti değil. Başörtüsü Çankaya’ya çıkınca Cumhuriyet şimdiye kadar erişemediği ve kendini dışlanmış hisseden kitlelere uzandı, dolayısıyla güçlendi. Bu da, benim başörtüsü veya türban konusundaki görüşlerim ne olursa olsun, 100.yılına yaklaşırken Cumhuriyetimizin olgunlaştığını kanıtlıyor. 29 Ekim resepsiyonuna gittim. Kanımca CHP’nin de katılması iyi olurdu. Boykotlarla kutuplaşmayı önleyemeyiz. Ancak teşvik ederiz.

WİKİLEAKS: CİDDİYE ALINACAK BİR KONU

Wikileaks depremi Amerika’nın güvenilirliğine ciddi bir darbe. Güvenilirliği yeniden kazanmak Amerika’ya düşen bir sorumluluk. Bunlar tabii ham bilgiler ve yorum yapmaya müsait değil. Büyükelçilik mensuplarının konuştukları kişilerin görüşlerini yansıtıyor. Ama her şeye rağmen ciddiye alınacak bir konu. Çünkü bu sızıntılarda Amerika’nın politikalarıyla örtüşen taraflar var. Bu belgelerden bir uluslararası ilişkiler manifestosu çıkaramayız. Türk-Amerika ilişkilerini bu dedikodular üzerine oturtamayız. Türkiye son yıllarda bu tür ifşaatlara dayanıklı bir bünye oluşturdu. İçerde bazı sorunlar yaratabilir. Damaklarda acı bir tat bırakabilir. Türk dış politikasını yerinden oynatamaz.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 5 ARALIK 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).