ÇIĞLIK ÇIĞLIĞAYDI KUŞLAR

KIRLANGIÇ YUVASI / 29

ÇIĞLIK ÇIĞLIĞAYDI KUŞLAR

Kuşların çığlıkları yankılanıyordu vadinin dik yamaçlarında. Uçmaktan çok çaresiz çırpınışlara benziyordu vadinin üzerine kümelenmiş kuş bulutunun hareketleri.

Kuşları kilometrelerce uzaktan fark eden Nezih Başgelen ve belgeleme ekibi, koşup geldiler "Neler oluyor?" diye. Ne görsünler? Yüzlerce ölü yavru kuş örtmüştü suyun yüzünü. Kimi yumurtadan yeni çıkmış, kimi yeni tüylenmiş, toraman, yumuk yumuk, kırlangıç, ardıç yavruları aniden yükselen suya kurban gitmişti.

2000 yılı Haziran ayının ilk günleriydi. Bölgedeki kuşların üreme mevsimiydi. Atatürk barajı tam kapasite çalışmaya başlayınca Birecik barajındaki sular bir anda 5-6 metre yükselmiş, yavru kuşlar uçmayı öğrenemeden yakalanmışlardı suya. 15 gün daha beklense o yavru kuşlar uçabilecek, sular geldiğinde yuvalarını terk edebileceklerdi.

Arkeologlar, Zeugma’yı kurtarmak için gelmişlerdi bölgeye. Ama başka bir cinayetle karşı karşıyaydılar. Binlerce yavru kuşun ölümüne neden olan sular, kuşların yaşam alanlarını da yok etmişti. Fırat kıyısındaki sazlıklara, kaya kovuklarına, çatıların kıyılarına bin bir hünerle örülmüş yuvalar darmadağın olmuş, suyun yüzünde sürükleniyorlardı bir o yana, bir bu yana.

Kaplumbağalar da zor durumdaydı. Sulardan kaçmışlar ama bahçelerin set duvarları önünde sıkışıp kalmışlardı. Sular giderek yükseliyor, duvarı aşamayan kaplumbağalar korku içinde dönüp duruyorlardı.

Hiç bu kadar hızlı hareket eden kaplumbağalar görmemişlerdi arkeologlar. Daracık alanda birbirlerinin üzerine tırmanarak, kimi zaman devrilip ters dönmek pahasına da olsa duvar ile su arasında gidip geliyorlar, bir geçit arıyorlardı.

Yüzyıllardır Fırat kıyısında yaşayan, suların çekilme yükselme dönemlerine göre bir yaşam düzeni kuran kaplumbağalar, bu kez bilmedikleri bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarının farkındaydılar.

Başgelen, kaplumbağaların yanına gitti. Birini eline aldı. Kaplumbağa havadayken ayaklarını bilinçsizce sallamayı sürdürdü. Yere değer değmez hızlı adımlarla ilerledi, az ilerdeki çalılıklar arasında kayboldu. Onu görünce gülümsedi Başgelen. İki eliyle birden, kaplumbağaları alıp alıp duvarın öbür tarafına koymaya başladı. Öbür arkeologlar da yardıma geldi. Kısa zamanda bulundukları bölgedeki kaplumbağaları sudan kurtardılar.

Fakat mutlulukla gülümseyemediler. 90 kilometrelik kıyı hattında yüzlerce kaplumbağanın daha tehlikede olduğunu ve tümünü kurtarmalarının mümkün olmadığını biliyorlardı.

Bir tekne buldu arkeologlar, suda dolaşmaya başladılar. Savaşan köyüne yaklaşırken bir kayanın kovuğunda mahsur kalmış yaşlı köylü kadına rastladılar. Bir tek keçisini yanına alabilmiş, yardım bekliyordu umutsuzca.

Onu da tekneye aldılar. 70 yaşındaydı. Kimi kimsesi yoktu. Keçinin sütüyle, mağaranın önündeki küçük bahçede yetiştirdikleriyle geçinip gidiyordu. Kaç yıldır oradaydı? Bilmiyordu. Saymamıştı. O mağarayı, önüne kurduğu küçük çardağı çok benimsemişti. Eviydi orası. Şimdi sular altındaydı. Tekne kıyıya doğru ilerlerken, yaşlı kadın hep geriye baktı, mağarasının olduğu noktaya. Dudakları sürekli kıpırdıyor, alçak sesle, beddualar yağdırıyordu kaderine...

Köye yaklaşırken, kamyon lastiklerine doluşmuş çocuklarla karşılaştılar. Suyun üstündeki dallarda kalmış erikleri, kaysıları topluyorlardı. Çocuklar için eğlence çıkmıştı. Gülüşüp duruyorlardı. Yaşamlarında ilk ve son kez, şambrellerle meyve toplamayı mutluluk olarak algılıyorlardı o an...

Büyükler ise telaşlıydı. Baraj oluşumu değil su baskınıydı yaşadıkları. Evleri sular basınca önce kaçmış, suların çekilmeyeceğini anlayınca ilkel sallar yaparak eşyalarını kurtarmaya koşmuşlardı.

Yarıya kadar su dolmuş evlerden ıslanmış yatak-yorgan ne bulurlarsa çıkarıp kıyıya taşıyorlardı. Bir köylü akıl etti de karada kalmış bir direği yıkıp elektriği kestiler; yoksa eşyaları kurtarmak için suya giren köylüler cereyana kapılacaktı. Bazı köylüler, evlerde kalan lambaları sökmeye çalışsalar da başaramadılar. Duvarlarına duygu yüklü yazılar yazıp veda ettiler doğup büyüdükleri evlerine...

Su korkusu ile eve bağımlılık ikilemi arasında kalan kedilerin direnişi görülmeye değerdi. Sular, son evi, son duvarı örtene değin kaçmadılar. Fakat çok sürmedi, insanların ayrılmasından sonra kedilerin direnişi de sona erdi.

Kıyı ile köy arasında mekik dokumaktan bitkin düşmüş köylüler, karşılarında gördükleri arkeologlara yandılar dertlerini. Yaşlı kadınlar sarılıp sarılıp ağladılar. "Gelip bizle konuşsalar olmaz mıydı?", sorusunu tekrarlayıp duruyorlardı. Yakınmaları baraj yapılmasına değil, su tutmanın zamanlamasınaydı:

- Dallarda ürün, yuvalarda yavru varken neden su verdiler? Ya bahar gelip ağaçlara su yürümeden ya da ağaçlardan su çekildikten sonra yapsalardı bu işi. Yazık değil mi, bu hayvanlara, bu ağaçlara?

Yaşamları boyunca ağaç kesmemiş bu insanlara, yaş, hatta dalında meyve olan ağaçlarını kesmek zor geliyordu. Hem ağlıyor, hem de kesiyorlardı. Gidecekleri yeni yerleşim yerinde bu ağaçların odununa ihtiyaçları olacaktı.

Son durak, köy mezarlığıydı. Anne babalarının kemiklerinin sular altında kalmasına gönlü razı olmayanlar, mezarları kazdılar. Buldukları kemikleri torbalara doldurup öbür eşyalarının yanına, arabalara yerleştirdiler.

Hava kararırken yola koyulan konvoy, hüzün yüklüydü. Cennet köylerini bir daha dönmemek üzere geride bırakan köylülere, vadide hâlâ yankılanan kuşların çığlıkları eşlik ediyordu...

Köylülerin acısı, "Kara otlak" denen yerde kurulan yeni yerleşim bölgesine vardıklarında daha da arttı. Yemyeşil bir vadiden sonra ağaçsız, kurak bir tepede yaşamak olacak iş miydi?

Savaşan köylülerini öbür köyler ve sonra Halfeti ahalisi izledi. Yaz boyunca sular geldikçe insanlar, dalga dalga çekilirken Kale Meydanı’nın karşısındaki bir eve Bursa’dan gelin gelen kadın son güne kadar direndi.

Ekim ayının son günlerinde sular yaklaşana değin bekledi. Su gelip bahçenin eteklerine dayanınca "siyah" güllerini söktü, teneke kutulara yerleştirdi.

Sıra bahçedeki üç selviye geldi. Yaşlı selviyi kayınpederi dikmişti. İkinci selviyi oğlu doğduğunda, üçüncüyü de kızı doğduğunda kocasıyla beraber koymuşlardı toprağın koynuna. Birisi 44, diğeri 38 yaşındaydı. "Bursalı gelin" suya vermedi selvilerini, kendi elleriyle son verdi yaşamlarına.

"Bursalı gelin" de dengini toplayıp ayrıldığında Halfeti’den, Mezopotamya’dan gelip, Cumhuriyet’e kadar uzanan yaşam kültürü sulara gömülmüştü. Zeugma’daki tarihin bir bölümü büyük çabalar harcanarak kurtarılmış ama insanlar, hayvanlar, bitkiler, kendi coğrafyalarından koparılmıştı. "Deli Fırat" artık bir göle dönmüştü.

20 yıl, 30 yıl her neyse aradan geçecek ve baraj elektrik üretmez olacak. Orada sadece bir göl kalacak ve geriye dönmek asla mümkün olmayacak. Değer miydi?

 

(*) Nezih Başgelen (Arkeolog/Arkeoloji ve Sanat dergisi genel yönetmeni)

Faruk Bildirici / Tempo / 20-28 Haziran 2001

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).