YALÇIN GÖKÇEBAĞ

RESME ARA VERİP SAHNEDE BAĞLAMA ÇALMIŞTIM

Yalçın Gökçebağ’ı farklı kılan, fırça vuruşu. Fırçayı tuvale sürmüyor, küçük darbelerle noktasal izler bırakıyor ve sonuçta minyatürü çağrıştıran tablolar çıkıyor ortaya. Renklerindeki sevecen çığlık, Anadolu kırsalına tepeden ve mutlu bir gözle bakmasından kaynaklanıyor. O resimlerin ardında da bir zamanlar, sahnelerde bağlama çalan, TRT’de kameramanlık yapan bir köy enstitüsü mezunu resim öğretmeni var.

KOLEKSİYONUM VAR: FIRÇALARIMI TEK TEK TANIRIM

Boya, fırça ve ressam üçlüsü arasında çok önemli bir ilişki vardır. Mesela boyanın bir kıvamı vardır, yumuşak fırça onu kabullenmez, sürdüğünüz zaman fırçanın tuval üzerinde şöyle bir yaylanması lazım. Armoni Sanat Galerisi’ndeki atölyemde geniş bir fırça koleksiyonum var. Bir kere atamıyorum. Bunların içinde neredeyse 1996’da aldığım fırçalar var. Bir film çekerken, çobana bir koyun başı getirdiler. Baktı, “Bu bizim koyunumuz değil” dedi, dehşet içinde kaldım. Ben de o çoban gibi fırçalarımın hepsini tanıyorum, nereden ne zaman aldığımı hatırlıyorum. Bazılarını Amerika’dan aldım. Fırça satılan yerleri dolaşıp satın almak en büyük zevkim. Oğlum orada, Amerika’da tiyatro mastırı yapıyor, maşallah çok iyi. İdeali Broadway’de oynamak. Becerir o, çok iyi gidiyor maşallah.

TEPEDEN BAKARIM: TRAFİK KAZASI RESİMLERİMİ DEĞİŞTİRDİ

Anadolu kaynaklı soyut resim yapıyordum. Bol boyaya dayalı, yalnız çocuklar, işte abstre gibi şeyler. 1974’te bir kaza geçirdim ben. Ankara’da kaldırımda arkamdan bir araba çarptı bana. Araba beni altına aldı 47 metre sürükledi. Hani derler ya, karanlık bir yoldan ışığa doğru yürürsün. Ben ışığı gördüm ve döndüm. Yaşamın ne kadar güzel olduğunu, yaşamın kendisine değer vermek gerektiğini anladım. Bu düşünce beni çok gerilere itti. Geçmişime, köydeki çocukluğuma gittim. Doğada, kırlarda koştururken ne kadar mutlu olduğumu hatırladım. Bunların resimlerini yapmaya başladım. Doğayı, yukarıdan ve toplu görme isteği var bende. Klasik resimlerin bir kolaylığı vardır. Öndeki beş altı kişiyi ayrıntılı yaparsın, arkasını da tozlar arasında yedirirsin. Ama tepeden baktığınızda her yeri net yapmak zorundasınız. Bu da benim resimlerime çocuksu havayı, minyatürü getiriyor. Bir resmi yapmam aşağı yukarı bir hafta sürüyor. Selçuk Altan’ın hesabına göre, 50x60 boyutlarında bir resmimde 3 milyon fırça darbesi varmış. Elim artık fabrika gibi olmuş. Sol elim pıt pıt kendiliğinden çalışıyor, alışmış.

KÖYÜMÜ SEVERİM: SABAHLARI GÜL YAPRAKLARI TOPLARDIK

Babam ilkokul öğretmeniydi. O yüzden Denizli’de çok köyü gezdik. Çal’lıyım ben, orası kıraç bir arazidir. Tepelerde uçurtma uçurturduk. Gönen Köy Enstitüsüne gitmem de köyle ilişkimi güçlendirdi. Bizim okulun gül bahçeleri vardı göz alabildiğine uzanan. Nisan’da her sabah gül toplardık, okul da gül fabrikalarına satardı. O güllerin resimlerini de yaptım ama eşim, “O pamuk bahçesi mi?” dedi. Demek daha zamanı var deyip bıraktım, pamuk toplayanları yaptım. Gül, hayatımda bir nirengi noktasıdır. Hocamın da adıdır. Allah selamet versin Gönen’deki hocam İsmail Gülamber, “Evladım, sen bundan sonra resim yapacaksın” dedi. Beni keşfeden Gülamber hocamdır. Hoca, beni resim eğitim için Çapa’ya gönderdi. 58’de iki arkadaş trene bindirdiler bizi, hadi İstanbul’a. 13-14 yaşında çocuklarız, yol iz bilmeyiz. İstanbul’a ilk geldiğimi anı hiç unutmuyorum. Her yeri yemyeşil gördüm. Gece gelmiştim çünkü. Malik Aksel, İlhami Demirci gibi çok iyi hocalardan ders aldık. Ben girdiğimde Mustafa Ayaz mezun olmuştu. Onun resimlerini gösterirdi hocamız, “Bakın ne güzel resimler” diye. Ona hâlâ hayranlığım vardır. Ben müzik ve resimde çok yetenekliydim. Çapa’da müziği hiç bırakmadım ya da müzik beni bırakmadı. Okulda o zaman bana trompetle İstiklal Marşı çalmayı öğrettiler. Bir arkadaşımız vardı, çok girişkendi. O ayarladı, Yenikapı’da sahneye çıktık. Bağlama çaldım.

ÖĞRETMENLİK YAPTIM: ATATÜRK PORTRELERİ DE YAPTIM

Sonra ben Gazi’yi bitirdim, resim öğretmeni olarak Akşehir’e gittim. Kafam, soyut, kübist resimle dolu, öyle yetiştirildim. Fakat ben kim kızarsa kızsın dedim. Bana göre bir ressam çok iyi portre yapmalı. Öğretmen arkadaşım İsmet Şen ile ikimiz Nasrettin Hoca’nın göle yoğurt çalmasından başlayıp bütün fıkralarını 80’e 120 boyutunda yağlıboya resimledik. Bayağı uğraştık ama çok sevildi. Akşehir Derneği, Akşehir’in zenginleri çoğunu satın aldı. Benim için ikinci önemli etap, Varlık dergisinde resimlerimin çıkmasıydı. Gönderdiğim resimler iki defa kapağa çıktı. Onlar beni çok motive ediyordu. Ama kaymakamın, okul müdürünün portresini yaparsan bunlar vay be dedirtiyordu. Ben de bunları yaptım. 19 Mayıslarda asılan büyük Atatürk portresi de yaptım ben. Ne yapacağız biz, resim öğretmeniyiz, işimiz gücümüz öyle.

BAĞLAMA ÇALDIM: İZMİR’DE BİR YIL SAHNEYE ÇIKTIK

Askerden sonra devlette öğretmenliğe devam etmek istemedim. Kalktım İzmir’e gittim. Bir kolejde öğretmenlik buldum. Ressam arkadaşım rahmetli Bilal Erdoğan ile Karşıyaka’da atölye kurduk. Adı, Büyük Kümes’ti. Eski bir Rum eviydi. Orada Bilal ile resim yapmayı sürdürdük. Yatılı okuduğum için devlete borcum vardı. Beni yakalayınca öğretmenlikten attılar. Hayatın acı gerçeğiyle karşı karşıya kaldım, hiç param yoktu. İzmir Fuarında dekor yaptım, tabelacılık yaptım. Bir gün tanıdığım solist bir çocuk geldi, “Hocam, ekip kuruyorum. Baş bağlama olur musunuz?” Ne yapayım, “Olurum” dedim. Bir grup kurduk. Turuncu, karpuz kollu, kordonlu ve parıl parıl parlayan bir gömlek, altında siyah bir pantolon ama kemer 12 santim. Sünnet düğünlerine gidiyoruz, fuarda Akasyalar Çay Bahçesi’nde sahneye çıkıyoruz. O zaman Beyaz Kelebekler had safhada meşhur oldular ve de sahneye hareket getirdiler. Getirmez olsalardı. Patron bizim menajere demiş ki, “Siz kazık gibi duruyorsunuz, bak adamlar ne güzel yapıyor.” Biz de üç adım öne üç adım arkaya hareketlerle bayağı bir koreografi yaptık. Sahneye heyy diye bağırarak giriyorduk. Kadınlar matinesi bilmem ne sahne yıkılıyor böyle. İzmir’de yazlık sinemalarda, pavyonlarda bir yıl böyle devam ettik. Babam duymuş. “Oğlum yapma. Pavyona kadar da olmaz ailemize yakışmaz canım” dedi. O defteri öylece kapattım.

GÖRÜNTÜ AVLADIM: TRT’DE KAMERAMANLIK YAPTIM

TRT’nin, güzel sanatlar mezunu, askerliği yapmış eleman ilanını gördüm. Hemen geldim Ankara’ya. TRT’nin kameramanlık sınavına girdim. Kamerayı hiç bilmiyordum. Sınavda sordular, ne yapıyorsun? İşte resim öğretmeniyim. Peki dediler, “Eline bir bavul versek Kızılay’da taşıyabilir misin?” “Tabii taşırım” dedim. “Peki bir partiye üye misin?” “Yok canım, siyasetle hiç ilişkim olmadı.” Ama 68 hareketinden çok etkilendik. Çapa’dayken Demokrat Parti’ye karşı yürüyüşlere katılmıştım. 72’de kamera asistanı olarak TRT’ye girince bir daha hiçbir yürüyüşte falan yer almadım tabii. TRT’ye girince resmi de bıraktım. Artık hayalim rejisör olmaktı. Kameramanlık, bir avcılık gibidir. Havada uçan bir martıyı yakalayacaksın zoomla. İyi bir kameraman olduğumu söylerlerdi. Metin Erksan, “Dünyada bir tek sen varsın, resim okuyup da kameramanlık yapan” derdi. Bu arada pat diye verdiğim bir resim ödül aldı. O zaman yeniden resme döndüm. Dönmemek mümkün değildi zaten. Portakal bahçelerini çekmek için Mersin’e gitmiştik. Orada gördüklerim kafamda güzel bir resme dönüştü. Anadolu’da ilk yaptığım tablo, portakal toplayanlardır. Portakal ağaçları ve toprak yukarıdan gözüküyordu. Çay bahçeleri, zeytin toplayanlar diye kamerayla avladığım görüntüleri seri şekilde tabloya dönüştürdüm o hızla.

BANKER FURYASI: CUMHURBAŞKANI EŞİNDEN DESTEK GÖRDÜM

75’teki sergiye kimse ilgi göstermedi. 79’da açtığım sergi ise yaşamımda bir dönüm noktasıydı. Zafer Çarşısındaki Güzel Sanatlar Galerisinde açtık sergiyi. Açılış kokteylinde, birden yan kapıdan siyah pelerinli, uzun boylu bir adam girdi. Paris Büyükelçisi rahmetli Adnan Bulak’mış. Meğer Dışişleri Bakanlığı resim alırmış. Sağdan sayıyor, bunu, bunu alıyoruz! Millet bizi seyredermiş, “Ulan” demişler, “Satıldığına göre bir şey var bunda.” Onlar da soldan başladılar almaya. Birdenbire, 35 resmin 20’si satılmış oldu. Ben havalardayım. Şahane filan derken olay bitmedi. Ertesi gün Cumhurbaşkanının eşi Emel Korutürk, öbür salondaki Hamit Görele Sergisine geliyor. Geçerken benim resimleri görüyor, kim bu çocuk? Yalçın Gökçebağ diyorlar. “Ne kadar iyi bir ressammış bu”. Sonra beni arabayla aldırdı. Emel Hanım’ın oturma odasına kadar götürdüler beni. Sonra, “Evladım, çok güzel resimlerin, sende istikbal var” dedi. Sohbet ettik. Küt diye 19 Mayıs 1979’da evime geldi. Şovaledeki resmi satın aldı. Ondan sonra Dışişleri ve Emel Hanımın desteği beni aldı, bir yere oturttu. Bizim ev elçilerden geçilmiyordu. Resimler yetişmiyor bile. 81’de Vakko’da açtığım sergide nasıl bir satış oldu, inanılmaz. O tarihte banker olayları vardı. Özellikle oraya para yatıran hanımlar benden resim alıyorlardı. Bu banker furyası sanata çok yaramıştır. Fakat ben de adaşım diye Banker Yalçın’a para yatırdım, battım. Sonra borsada da verdim. Şimdi akıllandık artık.

ELEŞTİRİLER: RESSAM ARKADAŞLAR YALNIZ BIRAKTI

Bir tablom ilk defa 1979’da DYO’dan ödül aldı. Hoşuma gitti tabii. O resmi buldum, müzayedelerden geri aldım. Kendi resimlerimi topluyorum, ne yapayım. Bazen değişiyorum, “Yenisini ver Hocam, şu eskiyi al” dediklerinde aman ne güzel diye alıyorum. Onlar da memnun. Ressam arkadaşlar önce yaptığım işleri çok beğendiler ama o resimleri yapmaya başlayınca bazılarının tavrı tamamen değişti. Kayhan Keskinok, Turan Erol ve Zafer Gençaydın haricinde ressam arkadaşlarım beni yalnız bıraktılar. “Halkın istediği gibi çiçek böcek yapıyor” dediler beğenmeyenler. Ben halkın istediği resmi bilmeyen adam mıyım? Halkın istediği resim, gökyüzü, dağlar, dereler, ördek bilmem ne. O ayrı bir özellik. Onlara göre ben çağdaş olmayan bir ressamım. Ben hiçbir zaman moda olan resmi yapmamışım. Yahu resimler satılıyor, bunda benim suçum mu var? Nasıl böyle bir mantık olabilir? Satarsın suç, satmazsın da suç. Ben hayata hep iyimser baktım. Aldırmadım ne dediklerine.

İŞARET KOYARIM: RESİMLERİMİ KOPYALAMAK İMKÂNSIZ

Her resmime bir işaret koyarım. Ama o işareti kimse bilmez. İşaret dediğim, başkasının anlayamayacağı çok kolay bir şey. Benim resimlerimin kopyası imkânsız. Yani birebir yapmaları mümkün değil. İşin sırrı fırçalarda. Kendim inceltiyorum fırçalarımı. O fırçanın tuşelerini, yani tuvale değdiği anda bıraktığı izi benden başka kimse bilemez ki. Benim resmimi kopyalayacak adamın o fırçayı yapması, aynı malzemeleri kullanması ve aynı fırça darbeleriyle resim yapması gerek. O da mümkün değil o. Ancak pirinç üzerine Kuran’ı Kerim yazanlar gibi çok titiz birisi çıkacak da o yapacak.

PAZARLIK SEVMEM: PAZARDAN PATLICAN MI ALIYORSUN?

Pazarlık yapılmasından hoşlanmıyorum. Eskiden Vakko’yu örnek verirdim. Orada pazarlık yapılmazdı. Alacaksan al, almayacaksan git. Resimde de pazarlık yoktu. Sonradan ne olduysa oldu, bir pazarlık furyası başladı. Sanat fuarına katıldığımda bir beyefendi geldi. 50x60 resimler o zaman 12.5 milyondu. “7,5 milyon vereyim” dedi. Biraz ısrar edince dayanamadım; “Ya pazardan patlıcan mı alıyorsun?” dedim. Adam da “Evet” dedi. Gayet pişkindi. Ona nasıl bozuldum. “Burası pazar değil, o zaman git pazardan patlıcan al kendine” dedim. Adamı kovmuş oldum. Adam da “Yazıklar olsun size” bilmem ne diyerek gitti. Sanatın pazarlığı olmaz.

ŞİKÂYET ETTİLER: EMEKLİ OLDUM ODTÜ’DE HOCAYIM

TRT’de bir gün Televizyon Müdürü arkadaşım çağırdı, emekli olmamı istedi. Şikâyet etmişler. Resim yapıyormuşum, üstelik sergi açıp satıyormuşum, bak bak. Vallahi iyi ki emekli olmuşum. TRT’de çalıştığım o 22 yıl içinde hocalığı unutmuştum. ODTÜ gibi bir yerde başlamaktan çok mutlu oldum. Hepsi de böyle pırlanta gibi, soran, ilgilenen çocuklar. Öğretim üyeliğine halen devam ediyorum. Fakat bu sene 67’yi dolduruyoruz, bakacağız. “Hoca sen artık devam edemezsin” derlerse canları sağ olsun. Diyecek bir şeyim olmaz.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 2 OCAK 2011

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).