UMUT ORAN

ATATÜRKÇÜYÜM AMA 1930’LARDA KALMIŞ DEĞİLİM

Umut Oran, henüz iki yıllık bir siyasetçi. Siyasete hızlı bir giriş yaparak Deniz Baykal’a rakip olmasıyla tanıdı siyaset sahnesi onu. Kaybettikten sonra da köşesine çekilmek yerine, il il dolaşıp CHP örgütüyle kaynaştı. Ödülünü de aldı, Kılıçdaroğlu dönemi CHP’sinin yeni yüzlerinden biri oldu. Son günlerde neredeyse fabrikasının yolunu unuttu; Genel Merkezde genel başkan yardımcısı.

GENEL BAŞKAN ADAYLIĞI: AĞIR BİR YENİLGİYDİ

CHP’ye fikri anlamda hep yakındım. 2002’den sonra AKP’nin gerçek yüzünü, gizli gündemini gördüm. Laiklik tehdidini hissettim, sahada gezen bir insan olarak uygulamalarını gördüm. Deniz bey beni 2008 Ocakta CHP’ye üye yaptı. Nisandaki kurultayda kendi kendime genel başkan adayı olmadım. Milletvekili arkadaşlar, Engin Altay, Eşref Erdem, Atilla Kart gelip aday olmamı önerdi. Ben de “Fark yaratacaksam gireyim” dedim. 200 oy alabileceklerini söylediler. Öngörülerinin yanlış çıkacağını son hafta gördüm. Kurultayda sadece 17 imza alabilmem beni yıktı. Ağır bir yenilgi, hezimetti. Fakat akşam birkaç il beni yemeğe davet etti. O davetlerden motivasyon aldım. “Yarış bitmedi yarın orada olmalıyım” dedim. Salona giderek delegelere “Küsmedim” mesajı vermiş oldum. İki yılda 75 ile gittim. CHP enteresan bir parti. Gittiğim il örgütleri beni çok iyi karşıladı. Genel merkezin kapıları da hep bana açık oldu. 

YENİ SİYASET: ALTI OKU GÜNCEL HALE GETİRECEĞİZ

Yeni bir siyaset anlayışı ortaya koymam gerekiyordu. Daha katılımcı, paylaşımcı, uzlaşmacı, projeci, yerele önem veren, evrensel anlamda bir sosyal demokrasi. Atatürkçüyüm ama o dogmada, 1920’ler, 1930’larda kalmış değilim. Önemli olan altı oku güncel hale getirebilmek. Eksik olan iki okumuz, Halkçılık ve Devrimcilik. Kemal Bey, onu devreye sokacak. Kurultayımız iki sene sonra, dolayısıyla önce iktidar olacak, sonra partimizde devrimi gerçekleştireceğiz. Daha demokratik tüzüğümüz, daha çağdaş programımız, önseçim olacak. Kemal Bey ile biz yeni siyaset anlayışını temsil ediyoruz. Yerel seçimlerde Kemal Bey ve Gürsel Beyle birlikte çalıştık. Kurultayda PM daveti Kemal Beyden geldi. Ben de istiyordum. Genel Başkan Yardımcılığına getirilince önce genel sekreterliğe mal beyanında bulundum. Havuzlu villam yok. İşadamı olduğum için bir miktar param, bir fabrikam, bir de evim var. Şirketin yönetimini, değerli bir arkadaşıma bıraktım. STK’lardan da çekiliyorum, ağırlığı partiye vereceğim. Beni yaşatan üretim. Proje üretmem, sonuçlarını görmem lazım. Sırtımda o ateşi hissediyorum. Formamın hakkını vermeye çalışıyorum.

ÖNDER SAV: PARTİDE DEĞİŞİM HAZMEDE HAZMEDE OLMALI

Baykal ile ilgili kasetin içeriği, gerçek olup olmaması ayrı bir konu. Başbakan yaptı demiyorum ama bu gücü destekleyen kesim tarafından CHP karıştırılmak istendi. Neden? Reaktif politika anlamında başarılı bir CHP vardı. Deniz Baykal başarılıydı, göze göz dişe diş mücadele etti. Kurultayda yapacağı değişiklikler onu iktidara alternatif yapabilirdi. Kurultaya giderken ben de Deniz beyi destekliyordum O noktada 11 Eylül’e benzetiyorum. CHP örgütü, o tehdidi fırsata çevirdi. Üç aktörün hakkını yememek lazım. Deniz Baykal, hızla çekilme kararı aldı. Kemal Bey çıkabildi, Önder bey önemli bir hamle yaptı. Bu partinin Önder beyin tecrübesine, ilişkilerine ve sağduyusuna ihtiyacı var. Zaten partinin tepeden tırnağa değişmemesi lâzım. Değişimin yavaş yavaş, hazmede hazmede olması lazım. Biz içerde şimdi uyumlu bir şekilde çalışıyoruz. Dışarıda farklı bir algı yaratılmak isteniyor.

ANKARA’DA OTELDEYİM: MOBİL HAYATI SEVERİM

Annemle birlikte yaşadığım evim İstanbul’da ama ayda sadece birkaç gece orada kalabiliyorum. Çoğunlukla Ankara’da, CHP Genel Merkezindeyim. Yaşam tarzım mobil olduğu için Ankara’da ev tutmadım, otelde kalıyorum. Ankara’yı seviyorum. Ülke meselelerine sorumlu bir kent. İstanbul daha bencil. Orada gündem kendilerinin özel gündemidir. Bazen partiden erken ayrılabilirsem Bolu’ya geçiyorum. Fabrikamın bahçesinde çalışanlar ve köylülerin yaptığı ağaç evde yatıyorum.

TAKIM ELBİSE: 23 YILDIR KRAVATIMI ÇIKARMADIM

Kasım 1988’de işe girene kadar genelde eşofman giydim. İlk gün işe liseden kalma blazer ceket, gri pantolonla gittim. Kravat, takım giymem gerektiğini söylediler. 23 senedir kravatımı çıkarmadım diyebilirim. Ankara’nın takım elbiseli haline alışma sorunum olmadı. Her gün traş olmayı, kravat takmayı karşımdakine saygı olarak görürüm. Kravat takmayanların özlem duyduğu başka bir rejim var. Onun için baştan beri kravatı çıkartmaya hevesliler.

BİR MASA BİR KASA: GRİYLE KAHVERENGİYİ AYIRAMAZDIM

Koç Holding’e bağlı Bozkurt Mensucat’a girdiğimde askerliğimi yapmamıştım. Ekim 92’de, 30 yaşındayken iki aylık bedelli olarak gittim askere. İşe girdiğimde griyle kahverengiyi bile ayıramıyordum, modayla alakam yoktu. Çok sevdiğim bir mesleğe sahip oldum. Bir sene sonra genel müdür yardımcım bir şirkete ortak olurken beni de oraya aldı. 4-5 yıl, Öztek tecrübem oldu. Patronun izniyle bir masa bir kasa kendi firmam Domino Tekstili kurdum. Tedarikçi kredisi aldım. En büyük çabam, Anadolu’nun kalkınmasıydı. İstanbul’a üç saat mesafede pergelle bir tarama yaptım. Ekibimle o şehirleri gezdikten sonra fabrikamı Bolu’da yapmaya karar kıldım. Fabrikamı borçla yaptım. Üç kişi başladık, bine kadar çıktık. 23 yıldır İsveç markası H&M’e çalışıyorum. İsveç sosyal demokrasinin de mihenk taşı. O kültür, o disiplin beni etkiledi. Bu firmanın Asya ve Doğu Avrupa’daki ilk ve tek yeşil fabrikasıyız. TGSD’de bir başkanımız “Türkiye için çalışıyoruz” kampanyası yapmıştı. İşçilerimiz hâlâ o tişörtleri giyiyor. Ben ticarete girdim ama hep aktivist tarafım öne çıktı. Ticareti projeleri uygulama alanı olarak gördüm.

SORUNLU ÖĞRENCİYDİM: ARKADAŞLARIMA REÇETE YAZARDIM

Annemle babam tıp fakültesinden sınıf arkadaşı. Ben ihtisas için gittikleri Almanya’da doğmuşum. Babam talebe cemiyeti başkanlığı yapmış. Evimizde hep Cumhuriyet okunurdu. Annemin babası öğretmen, ailesi Diyarbakır’da olduğu için orada doğuyor, Annemin annesi Ladikli, Gürcistan’dan gelmiş. Babam Manisalı. Mutlu, huzurlu bir aileydi. Annem ve babamla çok yakın arkadaştık. Aramızda bir tek ders problemi vardı. Sorunlu bir öğrenciydim. Yanlış seçim yapıldı benim için herhalde. Saint-Benoit Lisesi, bir Fransız okulu, çok disiplinli bir okul. Benim ilgi alanım tamamen futboldu. Futboldan kalan boş zamanlarımı babamla beraber hastanede geçirmek hoşuma gidiyordu. Yakın zamana kadar arkadaşlarıma reçete yazıyordum. Öztek’te çalışırken şirketin doktoru herkese teşhis koyup tedavisini verdiğim için kızmıştı bana. Doktorluğu seviyorum, çok da iyi yapabileceğime inanıyorum. Bende önsezi yeteneği var, iyi doktor olurmuşum. Ama bir tek Sivas Tıp’ı yazdım, onu da kazanamadım. Fransız edebiyatını kazandım. Fakat lisede son sınıfta iki dersten sınıfta bıraktıkları için o yıl bekledim. Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Fakültesi’ni kazanmam şans oldu. İngilizceyi de orada biraz öğrendim.

TIBBİ HATA: BABAMLA İLGİLİ MÜCADELEMİ KİTAP YAPACAĞIM

Babam Prof. Dr. Mehmet Oran, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dahiliye Ana Bilim Dalı Başkanıydı. Florence Nightingale’de babama sekiz bariz hata yapıldı, verilmemesi gereken ilaç verildi. Koha hastası olan bir insanı akciğer fonksiyon testi bile yapmadan by pass ameliyatına aldılar. Zaten komplikasyonlar akciğerden başladı. Sağlık Bakanlığı, Yüksek Sağlık Şurası, Adli Tıp Kurumu sekiz doktor ve hastaneyi suçlu buldu. İstanbul Tabip Odası bir doktora meslekten men, birine uyarı, birine kınama verdi. Sekiz doktor ve hastaneye dava açmıştım. Mahkeme iki kez beraat kararı verdi, Yargıtay ikisinde de bozunca dava zaman aşımına girdi. Beraat de etmediler mahkûm da olmadılar. Babam öldüğüyle kaldı. Babam ile de ilgili her yıl ilan veriyorum. Bu mücadelemi kitap yapmayı düşünüyorum.

HAYATIM FUTBOLDU: KALECİLİĞİ HEP SEVDİM

Hayatım futboldu. Bütün kariyer planlamam futbol üzerineydi. İlk lisansım Galatasaray’daydı. Neden kalecilik? Herhalde o bir farklılık yaratıyordu 11 kişi içinde. Hep sevdim kaleciliği. Babam ile en büyük çatışmam hep futboldu. Galatasaray genç takımdan Tophane Tayfun’a, oradan da Beyoğlu Yeniçarşı’ya transfer oldum. 1984’te Galatasaray amatöre döndüm, omuzum çıktı. Bütün hayatım karardı. Omuzu çıkanların iflah olmadığını biliyordum. Babama duygu sömürüsü yaptım; Yılmaz Akalın hoca ile görüşmüş, o da üzerimde yeni bir metot denedi. Dört yıl daha oynadım ama futbolun sanal bir dünya olduğunu görmüştüm. İş hayatına girdim. Galatasaray veteran (emekli faal sporcular) takımında hâlâ oynuyorum.

JACK LONDON: OKULLA OKUMAYLA ALAKAM YOKTU

Okulla okumayla alakam yoktu. Jack London’dan etkilendim. Onun da her kitabını değil, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı gibi hayvanlarla ilgili olanlarını okudum. 88’den 93’e kadar işe odaklandım, 93’ten sonra da sivil topluma. 1996’dan beri bambaşka bir insan oldum. O günden beri de doymak bilmeden okuyorum. Edebiyat değil, siyaset, ekonomi, araştırmalar okuyorum.

OFİS GİBİDİR: ARABA KULLANMAM

Hayatım boyunca hep sıfırdan başlayıp hedefime ulaştım. Maceraperest değilim ama ölçülebilir risk almayı seviyorum. Temkinli bir insanım. Sürat de sevmem. Zaten araba kullanmam. İşe girdiğim ilk yıl şoförlü araba verdiler. Arabada çalışmayı öğrendim. Arabam ofis gibidir. Uçakta çalışmayı da çok severim. Her gün en az bir saat yürüyorum. Elimde dört beş gazete ve Blackberry ile gündemi takip ediyorum. Anadolu’ya gittiğim zaman da onu yapıyorum.

KÖPEĞİM: TOPLANTILARA DA OSCAR İLE KATILIRDIK

Küçükken bir köpeğim olmuştu. Köpeği bir daha emeklilik dönemimde alırım diyordum. Oscar’ı, kısa dönem ortağım olan genç arkadaş Amerika’dan getirdi. İllet olduğum şeydir yurtdışından köpek getirilmesi. Japon kurduydu. Ben negatif ilgi gösterdikçe o da bana aşık oldu. 1.5 sene sonra evden çıkarma kararı verdiklerinde ben aldım. 1993’ten itibaren onsuz bir şey yapmadım. Toplantı, lokanta, her yere götürdüm. Ondaki bağlılığı başka hayvanda görmedim. Son nefesine kadar tempoma ayak uydurdu. Son beş yıl kör olmuştu. Onunla ilişkimi bilenler heykelini yaptı. Onun için başsağlığı ilanı vererek içimden geleni paylaşmak ve mesaj vermek istedim. Oscar sağken bir Oscar Konukevi yapıldı, 9-10 hayvan vardır orada. Hayvan dostları ödülünü de Oscar aldı esasında.

EVLİLİK: BU BİR KISMET MESELESİ

Evliliğim kısa sürdü. 88’de evlendim, 90’da ayrıldım. Okuldan bir arkadaşımdı. Bu bir kısmet, evlenmem de kısmetti. Hayatı paylaşacağınız insanı ne kadar erken tanışırsanız o kadar önemli. Bekârlık sultanlıktır demiyorum ama hayatımdan da memnunum.

GİYİM SANAYİCİLERİ: ÖRGÜTLÜ TOPLUMUN ÖNEMİNİ GÖRDÜM

93’te Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği’ne üye oldum. O zamandan itibaren ülkeye yön vermek, demokrasinin sağlıklı çalışması, benim için önemli oldu. Önce sektör, sonra Türkiye ve dünya ekonomisi ile ilgilendim. 2002’de TGSD Yönetim Kurulu Başkanı oldum. Dünya Hazır Giyim Federasyonu ile Avrupa Tekstil ve Hazır Giyim Organizasyonu’nda görev yaptım. 1995’te Gümrük Birliği müzakerelerine katıldım. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyesiyim. Türkan Saylan annemle babamın sınıf arkadaşıydı. Hoca ile Güneydoğu’da çalışırken samimi olduk. Arama olduğu gün yanındaydım. Üzüldü ama çok sürpriz değildi.

KÜRT SORUNU: GÜNEYDOĞU İÇİN REÇETEM VAR

96’dan beri bölgeyi yakından tanıyorum. Benim reçetem var. Esas olan 21 sene sonra yaptığımız komisyon çalışmasının sonuçlarıdır. Oraya yeni bir umut projesi uygulamanız lazım. Sadece kimlik sorunu olarak bakarsanız çözülmez. Güneydoğu’da kanayan yara derinleşmiş. Üç uygulamayı aynı anda ve peş peşe yapmanız lazım. Kimlik sorunu, sosyal devlet ve ekonomik kalkınma. Kanayan yarayı oksijenle temizler, tentürdiyot basıp kanı durdurursunuz, ardından teramisin sürersiniz ki yara kabuk bağlasın.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 17 EKİM 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).