SEZGİN TANRIKULU

KÜRT AYDINLARI PKK’YI ELEŞTİRMEYİ AHLAKİ GÖRMEDİ

Eski Batman Barosu Başkanı Sedat Özevin ve üç kişinin PKK mayınıyla ölmesi, Kürtleri şoka sokmuştu. O ortamda diklenip, şiddete "ama" demeden isyan edenlerden biri Türkiye İnsan Hakları Vakfı Diyarbakır Temsilcisi ve Eski Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ydu. "Lanet olsun" başlıklı yazısını tepki dalgası izledi ve PKK’nın 20 Eylül’e kadar ateşkes ilanına uzanan süreç yaşandı. Tanrıkulu, ateşkesin devamı girişimlere bugün de destek veriyor.

LANET OLSUN YAZISI: ŞİDDET KÜRT MESELESİNDE MEŞRU DEĞİL

Türkiye’de mayına karşı ilk kampanyayı 2003’te biz Diyarbakır Barosu olarak yaptık. Mayına karşı duyarlılık yaratmaya çalıştık, albüm çıkardık. Eğitim çalışmaları yaptık. Batman Barosu Başkanı Sedat Özevin ile beraber de çalıştık. Böyle mücadele ettiğimiz arkadaşım mayın kurbanı oldu. Cenazedeki vefasızlığı da anlamadım. Onun üzerine o yazıyı yazdım. Mayını hangi amaçla, kim olursa olsun kullanamaz. Şiddet artık Kürt meselesinde hiçbir biçimde meşru değil. Kürtler, taleplerini demokratik yolla elde edebilecek imkân ve bilince sahipler. Bu yöntemin hukuken ya da siyasal meşruluğu yok. Toplumsal meşruluğu var; PKK’nin kullandığı bu yöntem Kürtlerden destek alıyor. Bu desteği en alta indirmek lâzım. Çünkü Kürtlerin kafasında halen biz mağduruz, PKK olmasa bu devlet bizi ezer gibi bir düşünce var. Zaten bu düşünce PKK’yi ayakta tutuyor. Ateşkesin nedenlerinden biri, mayın olayı sonrasında şiddetin Kürtler arasında sorgulanması. Askerle örgüt üyelerinin karşılaşmayacağı fiili ortam yaratılırsa örgüte Kürtlerden daha çok baskı gider. PKK’de biliyor ki artık elindeki silah dönüp dolaşıp kendisini de vuruyor. Ama nasıl, hangi yöntemle silahsız hale gelecekler, bunu Hükümet olmasa bile devletin kurumlarıyla görüşüyorlar. Hakkari’de dokuz PKK militanın öldürülmesi ve sonra polise saldırı ateşkesin devamını zora soktu. Ben her şeye rağmen STK’ların çabalarının etkili olacağını ve ateşkesin uzayacağını düşünüyorum. Failleri tam belli olmayan ve dokuz sivilin ölümüne yol açan son olay da bu sürecin ne kadar zorlu olduğunu ortaya koymaktadır. BDP, referandumdaki boykotla halktan yeniden destek aldı. Halk, ‘Bizim meşru temsilcimiz BDP’dir, muhatap odur’ dedi. BDP’nin topu taca atmaması lazım ama ona bu desteği kullanabileceği bir zaman dilimi de verilmeli. Ateşkes biter, şiddet yeniden başlarsa BDP’ye verilen yetki boşa çıkmış olur. Bu nedenle de ateşkesin devam etmesi lazım.

KÜRT AYDINLARI: BİZİM ADIMIZA SİLAH KULLANMA DEMELİYİZ

Kürtler, bu ortamda PKK’yi eleştirmeyi ahlaki görmediler. Kendimi bildim bileli şiddetin Kürt sorununda çözüm olmadığını ifade etmişimdir. 2005’te Diyarbakır’da baro toplantısını açarken "Bu örgüt bizim adımıza silah kullanıyorsa, biz kullanma demeliyiz. O kullanmasın, gerisi bize ait" demiştim. Ben şiddeti yöntem olarak reddeden bir ortamda yetiştim. Babam Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmendi. Yetiştiğimiz siyasal ortamda böyle bir hat olmadı. 

İDARİ YAPI REFORMU: DEMOKRATİK ÖZERKLİK BARONUN PROJESİ

Aslında demokratik özerklik projesinin arka planında Türkiye Barolar Birliği’nin 2001’de hazırladığı Anayasa taslağının 126. maddesi var. O taslakta, "Türkiye’nin idari yapısının 20-25 bölgeye ayrılması gerekli ve zorunludur" deniyordu. Özdemir Özok başkandı o zaman. 2007’de Demokratik Toplum Kongresi Diyarbakır’da toplandığında taslağı ben verdim. Öcalan da söyledi ama formülasyonu o taslağa göre yaptılar. Gerçi Barolar Birliği 2008’de o taslağı revize etti, orayı çıkardı. Kamu yönetimi reform tasarısı alt yapısını oluşturacaktı aslında. Cumhurbaşkanı iade etti, bir daha Meclise gelmedi.

BÜYÜKANIT’A SUÇDUYURUSU: ADLİ MÜŞAVİRLİKTE BEKLİYOR

Yaşar Büyükanıt hakkında Şemdinli’deki bombalama ve e-muhtıra ile ilgili iki suç duyurusunda bulunmuştuk. Maalesef sonuç alınamadı. Genelkurmay Başkanlarıyla ilgili fiili bir yargılama yasağı var. Sivil savcılık şikâyetinizi Genelkurmay Adli Müşavirliğine gönderiliyor. Adli Müşavir, zaten Genelkurmay Başkanının müşaviri. Velev ki izin verse ondan kıdemli asker olmadığı için mahkeme oluşamıyor. O yüzden de açılan hiçbir soruşturma yok. Diyarbakır’dan gönderdiğimiz bütün suç duyuruları, Adli Müşavirlikte bekliyor.

BARO BAŞKANLIĞIM: HERKESE HAKLARINI ÖĞRETTİK

Diyarbakır Barosu Başkanlığım 6 yıl sürdü. 2008’de kendim aday olmadım. Diyarbakır Barosu, 2000’li yıllarda dinamik bir hale geldi. "Herkese adalet" projesi yürüttük. AB fonlarından yararlandık. Hak eğitimi yaptık, "Haklarınız nedir" kartları dağıttık. Türkiye’de ilk kez billboardlara "Ücretsiz avukat" yazarak insanlarda avukata ulaşma bilincini ve adli yardımı geliştirdik.

İNSAN HAKLARI ÖDÜLÜ: KENNEDY’NİN KIZINA ANLATMIŞTIM

1997’de Diyarbakır Barosunun Genel Sekreteriyken bana Robert Kennedy İnsan Hakları Ödülü verildi. Merkezi New York’ta bulunan İnsan Hakları İçin Avukatlar Grubu önermiş. Barodaki insan haklarıyla ilgili çalışmalarımızdan dolayı ödül, tam bir sürpriz oldu. O zaman işkenceler ve faili meçhul cinayetlerle ağırlıklı olarak onlarla mücadele ediyorduk. Arkadaşlarımıza haber vermeden bürodan çıkmazdık. Taksiye bineceğim zaman mutlaka evi arardım. Eşim beni pencerede beklerdi. Her gün birisi sokakta ensesinden birisi öldürülüyordu, gölgemizden korkar hale gelmiştik. Bir gün baroda otururken Zihni Sinir projesi geliştirdik. "Omuzlara yerleştirilen dikiz aynası olsa gidip yaptırsak yolda yürürken arkamızı görebiliriz" dedik. Bunu ödül almak için New York’a gittiğimde Caroline Kennedy’ye anlattım. "Karanlıkların ötesinden gelen sesler" diye dünyadaki insan hakları savunucularıyla ilgili olarak bir albüm hazırlıyordu. O söyleşileri Ariel Dorfman bir tiyatro eseri haline dönüştürmüş, o ayna projesi orada da var. Dünyanın bir çok ülkesinde oynanıyor şimdi.

EŞİM DE AVUKAT: İŞ HUKUKU DAVALARINDAN KAZANDIM

Eşim (Remziye) de avukat. Eşim Diyarbakır Barosunun Çocuk Hakları Merkezi’nin kurucusuydu. Daha sonra Kadın Hakları Merkezi’nin kuruculuğunu yaptı; orada epey çalıştı. Askerden yeni gelmiştim. 1986’da önce medeni kanun tasarısına ilişkin bir seminerde gördüm. O öğrenciydi, ben de taze avukattım. Daha sonra Dicle Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyordum. O ortamda tanıştık. İnsan hakları hukukuyla, baroyla ilgilenmeden önce asıl çalıştığım alan ticari uyuşmazlıklar, iş hukuku davalarıydı. Yıllarca Diyarbakır’da birkaç bankanın avukatlığını yaptım. Yaşamımızı onurlu bir biçimde sürdürecek kadar bizi finanse eden o davalardan gelendir. Avukatlıktan kazanmadım desem doğru değil. O nedenle insan hakları hukukuyla rahat ilgilenebildim.

BAŞVURUNUN EL KİTABI: AİHM’E BAŞVURAN ÜÇÜNCÜ AVUKATIM

Türkiye’de İnsan Hakları Mahkemesine başvuru yapan üçüncü avukatım. Başvuru hakkı 89’da kabul edildi. Türkiye’den ilk başvuruyu 90’da yaptım, Mehdi Zana’nın başvurusuydu. O zaman tabi hiç elimizde kitap yok, yayın yok falan, hiç bir şey yoktu. El yordamıyla başvuru yaptık. Başvuranlara yardımcı olmak için de o zaman "İnsan Hakları Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitabı" diye bir kitap yazdım. Ondan sonra yüzlerce başvuru yaptım. Çoğunu kazandım. En son Hataylı Şerife Yiğit adlı kadının Büyük Daire önündeki savunmasını yaptım. İlginç bir olay. İmam nikâhlı bu kadın, 46 yaşına kadar nüfusa hiç kaydolmamış. Kocası vefat edince nüfusa kaydolmuş ve Bağ-Kur’dan kocasının maaşını istemiş. Resmi nikâh olmadığı için maaş bağlanmamış. Mahkeme de reddetmiş. AİHM’de imam nikâhını değil de, birlikte yaşama evliliğe dönüşmüşse, resmi nikâh gerekmediği tezini savunduk.

KEMANLA AÇARDI: ERMENİ ARKADAŞIMI NEW YORK’TA BULDUM

63’te Lice’de doğdum. Ben dört yaşındayken Diyarbakır’a gelmişiz. Diyarbakır güzel bir kentti. Sokaklar her sabah kadınlar tarafından yıkanırdı. Sokak arasından yürüyüp Ziya Gökalp İlkokuluna giderdim. Okulumuzun müdürü, Gürer Aykal’ın kardeşi Erdoğan Aykal’dı. Her sabah keman veya akordeonla marş çalarak açardı. Okulda çok yakın bir Ermeni arkadaşım vardı; Mahak Uzatmacıyan. Onun 70’lerde Diyarbakır’dan gitmek zorunda kalışı kafamda iz bıraktı. Şimdi Diyarbakır’da Ermeni, Süryani yok. Mahak’ı yıllar sonra New York’ta buldum. Türkiye’den kopamamış. Elektronik mühendisi ama İstanbul diye bir restoranda ud çalıp müzisyenlik yapıyordu. Güzel zaman geçirdik.

AVUKAT OLMAK İSTEDİM: KİTAPÇIYI TARADILAR

Annemin bir kuzeni vardı avukat. Onun çocuklarıyla geçti çocukluğum. Herhalde ondan çocukluğumda hep avukat olmak istedim. Ağabeyimin epey hukuki sorunları oldu; gözaltına alındı, tutuklandı. Vildan, DDKD’nin (Devrimci Doğu Kültür Derneği) Genel Sekreteriydi. Ailede siyasi gelenek oradan başlıyor. Liseyi 77 ile 80 arasında okudum, siyasi ortam hareketliydi. Seminerlere gidiyor, yürüyüşlere katılıyorduk. Hiç unutmam, lise 1. sınıftaydım herhalde. 78 mi, 79 mu? Diyarbakır’da 1 Mayıs kutlanamıyordu sıkıyönetim olduğu için. Bitlis’te sıkıyönetim yoktu. Fakat DDKD karar almış, herkes kırmızı gömlek giyecek diye. Beyaz gömlekler büyük kazanlarda kırmızıya boyandı. Diyarbakır’ın çıkışında polis otobüsü durdurdu. Bir arkadaş, beyaz gömlek giymiş kırmızı kravat takmış. O dikkat çekti. Polis, tuttu kravatını, "Moskova’ya mı gidiyon lan?" diyordu. Evimizin altında Temel Kitapevi vardı. Babamın muhasebe dükkânı bitişiğindeydi. Taradı bir gün PKK orayı. 1977-78’di. Mehmet Çakmak diye TKP’li Merkez Komite üyesi gözümün önünde öldü. Yaralanan Ömer Ağın’ı ben taksiye taşıdım. Sonra o kitapçıyı kapattılar.

ÜNİVERSİTE YILLARIM: YAZLIK KİTAP STANDINDA ÇALIŞTIM

Habora Yayınlarından çıkan Vietnam, Bulgaristan’dan direniş öykülerini okudum. Ondan sonra kitaplara ilgim hiç kesilmedi, İstanbul’da öğrenciyken iki yaz Yazko’nun Çınarcık ve Avşa’daki standlarda çalıştım; hem tatil, hem işti. İstanbul Üniversitesi Hukuk’a kaydımı 12 Eylül darbesinden dört gün sonra yaptırmıştım. Dolayısıyla öğrenciliğim pek eğlenceli olmadı. Diyarbakır Öğrenci Yurdu 12 Eylül’den sonra da hemen yurt boşalmıştı, hiç kimse yoktu. Eski öğrencilerin hepsi kaçmıştı. Diyarbakır’dan 5-6 kişi yeni kazanmış, gitmiştik yurda. Yurdu bastılar, iki kez gözaltına alındım ama serbest bırakıldım.

AYRIMCILIK: KÜRT MÜSÜN DİYE SORDULAR

Kendimle ilgili en ayrımcı uygulamayı 84’te üniversiteyi bitirdiğimde yaşadım. İstanbul Üniversitesi’ndeki hocalarımız, yeni kurulan Dicle Üniversitesi’ne rotasyona geliyorlardı. "Başarılı bir öğrencisin, Diyarbakır’da üniversitede kalırsan iyi olur" dediler. Üç hocanın referansıyla Ceza Hukukuna başvurdum. Hatta jürinin sorularını İstanbul’dan ben getirdim. Ama sözlü sınavda "Türk müsün, Kürt müsün" diye sordular. "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım" dedim. "Biliyoruz vatandaşsın, evinizde hangi dil konuşulur?" dediler. "Evimizde Kürtçe konuşulur Kürdüm" dedim. Tabii almadılar üniversiteye. Sonra İstanbul Üniversitesi’nde etkili başvuru hakkı konulu doktora yaptım.

93’TE DEP İL BAŞKANIYDIM: KILIÇDAROĞLU İLE KONUŞTUM

DEP, barış sürecinde kurulan bir partiydi. DEP’i oluşturan dört Kürt siyasi eğilimi vardı. Bana geldiler, siyaset düşünmüyordum. Dediler ki, "Diyarbakır’da hiç kimse üzerinde uzlaşmadık. İl Başkanlığını kabul etmezseniz olmaz." O şekilde Diyarbakır kurucu İl Başkanlığı yaptım. Sonra Şemdin Sakık’ın Bingöl eylemi oldu. Genel Merkezi aradım, "33 askerin öldürülmesini kınayalım" diye. Genel Başkan Yaşar Kaya ile telefonla görüştüm. "Bakalım" dedi. İl örgütü olarak o eylemi kınadık. Kongrede İl Başkanlığını bırakmamın nedeni orada başlayan süreçti. Ondan sonra bir partiye girmedim. Geçen dönem bağımsız adaylık için başvurdum ama sonra geri aldım. Şartlar uygun olmadı benim açımdan. Bana "Meclis’te sizin gibi arkadaşlara ihtiyacımız var" denmişti. Kemal Kılıçdaroğlu, kurultaydan önce aradı beni, görüştük kendisiyle. Şimdi de zaman zaman arıyorlar ama CHP’ye katılmayı konuşacağız daha.

BAŞBAKAN İLE TARTIŞMA: KEŞKE O KONUŞMA OLMASAYDI

Başbakan Erdoğan, Ocak 2008’de Diyarbakır’a geldiğinde samimi bir konuşma olmuştu. Kürtçe yayın yapılmasını söyleyince "Bekâra karı boşamak kolay" demişti. Sivil toplum örgütleri olarak randevu aldık geldik. Başbakan o gün sinirliydi. "Almanya’dan yeni geldim. Orada da Türklere ana dilde eğitim yok" deyince "Sayın Başbakan, Almanya’yı biliyorum. Gönderdiğiniz öğretmenler oradaki çocuklara Almanca mı öğretiyor" cevabı verdim. Elini masaya vurarak, "Yalan konuşuyorsun" dedi. "Benimle böyle konuşamazsınız" dedim ve çıktım. Keşke o gergin konuşma olmasaydı. Keşke TRT ile ilgili yayın o zaman yapılabilseydi. Gecikince toplumda karşılık bulmuyor bunlar.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 19 EYLÜL 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).