RASİH NURİ İLERİ

SABAHATTİN ALİ’NİN KARTVİZİTİNDE YEŞİL İMZALI ŞİFRE VARDI

Rasih Nuri İleri, eski tüfek komünistlerden. Kolay değil, 90 yıllık yaşamını bir ideolojiye adamak! Hep istim üstünde yaşamasına rağmen 20’yi aşkın da kitap yazmış, çeviriler yapmış. Hâlâ dipdiri bir hafızayla bir anıt olarak duruyor tarihi Doğan Apartmanında. Artık TKP liderlerinden Nihat Sargın’ın cenaze töreninde ya da anma toplantılarında görünüyor daha çok. O, Başbakanlıkta “Kürt Mantolu Madonna” adlı eserinin senaryosu üzerinde çalışılan yazar Sabahattin Ali’nin, yarım kalan kaçış öyküsünün de yakın tanığı. 

 

MİLLİ EMNİYET KATLETTİ: SABAHATTİN ALİ CİN GİBİYDİ

Sabahattin Ali, 1948’de Rusya’ya kaçmak niyetinde değildi. Bulgaristan’a gidecekti, oradan Almanya’ya geçecekti. Benim peşinden gitme niyetim yoktu. Cin gibi adam Sabahattin. Hapishanede tanıdığı Berber Hasan vasıtasıyla Ali Ertekin ile şöyle bir anlaşma yapıyor; “Benden sonra kaçacak iki kişi daha var. Ben geçince onlar kaçacak. Ali Ertekin, Berber Hasan’a gelip bir kart verecek parasını öyle alacak.” Kartvizitte Sabahattin’in yeşil mürekkeple atacağı imzasında şifre olacak. Nokta varsa ya da yoksa ben anlayacağım ki kaçtı yahut kaçmadı. Çünkü bende Aliye’ye yazdığı veda mektubu ve Mehmet Ali Cimcoz’a yazdığı mektup ile kamyonun bütün belgeleri var. Arkadaşım Faruk ile Berber Hasan’ın dükkânına gittik. İkimiz girdik, iki berber var. Hangisi Berber Hasan bilmiyorum. İki koltuğa oturduk. Ben imalı bir konuşmaya başladım. Öteki berber eliyle aynadan sus işareti yaptı. Sustum, çıktık. “Faruk sen surların yanına gir beni bekle yarım saat kadar gelmezsem git” dedim. Geri döndüm, baktım saçları süpürüyor. “Kuzum para verirken cebimden bir kartvizit düşürmüşüm, üzerine yeşil mürekkeple bir imza vardı” dedim. Bakayım dedi. Perdenin arkasına gitti, geldi, Bu mu dedi. Sabahattin’in kartı! Teşekkür ettim alıp çıktım. İmzada nokta vardı! Bulgaristan’a geçtiğini sandım. Aliye, Ankara’da oturuyordu, elden yolladım mektubunu. Öteki mektubu göndermedim. Benim kanaatimce Cimcoz, milli emniyet ajanıydı, Sabahattin de aynı fikirdeydi. Karısı Adalet’i de iyi tanırım. Demek Sabahattin, Bulgaristan hududunu geçtiğini zannetti. Milli Emniyet oraya iki üç köylü koymuş herhalde. Hıfzı Topuz emri verenin Nihat Erim olduğunu yazdı ama ben bilmiyorum. Ben 12 Mart’ta Harbiye’de kontrgerilladan işkenceden çıktım. Selimiye kışlasında tutuklu iken aynı koğuşta polis şefi Adnan Çakmak ve Talat Turhan da vardı. En son bu sene Talat Turhan, bu alette (internette) bir mesajı olduğunu söyledi. Mesajı buldum. Diyor ki, “Rasih’in ricası üzerine Adnan Çakmak’a gittim. Adnan Çakmak İstanbul Emniyet’inde polis müfettişlerinin başkanıydı. Arkadaşlarıyla beraber Yeniköy’de bir balık meyhanesine gittik. Yanımda oturan bir polis müfettişi “Ben 40’lı yıllarda Kırklareli’nde komiserken Sabahattin Ali’yi sorguladım ve adam elimde kaldı’ dedi.” Demek olayı teyit ediyor. “İstanbul’da Adnan Çakmak’ın yanındaki polis müfettişlerinin listesi emniyette vardır. Listeler karşılaştırılsa hangi müfettişin 1948 senesinde Kırklareli’nde olduğu derhal ortaya çıkar” diyor. Bir ipucu veriyor, bir de küçük hata yapıyor, toplantının İstanbul Milli Emniyetinde olduğunu söylemiyor. Bana hapishanedeyken öyle söylemişti. 

RESİM DEPOLARIM: SOL VE ATATÜRKÇÜ MUHİTTE BÜYÜDÜM

Ankara’da Galeri Nev’de “İleriler” diye bir resim sergimiz oldu. Ben, oğlum ve torunum. Onun da bir kitabı çıkacak. Oradan bir yazı istediler. Resim sergisinde solculuğun ne işi var, oraya da soktum. O yazıda iki nokta üzerinde duruyorum. Bir kere ben resim koleksiyoncusu değilim. Resim almak değil depolamak görevindeyim. Benim doğuştan bir özelliğim var. Amcam Sedat Nuri, büyük dayım Ali Dino önemli karikatüristler. En yakın arkadaşları Sedat Simavi de karikatürist. Sadettin Celal kapı komşumuz. Onun küçük kardeşi olan tangocu Necip Celal arkadaşımdı. Dayımın ve amcamın çok yakın arkadaşı Namık İsmail, güzel sanatlar akademisi başkanı ve mütarekeden sonra kurulan ilk sosyalist partinin genel başkanı. Babam da aynı partiden ve mütarekede Atatürk’ün en yakın arkadaşlarındandı. Ziyad Ebüzziya kuzenimdir, Abidin Paşa dedem. Ali Fuat Cebesoy akrabam. Sol ve Atatürkçü bir muhitte büyüdüm. Evde üç ressam bulunuyordu; Sedat Nuri, Arif Dino, Abidin Dino. Sonraki nesiller de ressam. Oğlum ressam, amcamın oğlu da resim yapardı. Osman Hamdilerle yakın ilişkilerimiz var. Avni Arbaş, mektep arkadaşım. Yani bir resim ortamında büyüdüm. 40’da Liman Sergisi açılışında başköşedeydim. Afişi mutfakta asılı. Yıllar sonra İşçi Partisi mali güçlükler içindeyken hediye resimlerden bir sergi yaptık. İki senesinin borçlarını kapatacak kadar resim sattık. İzmir Kongresinde mali raporu ben okudum. Sonraları Abidin dayımın bir resmini inadına sattım. Galatasaray’dan sınıf arkadaşımın yeğeni Yahşi Baraz, resme baktı bu Abidin değil imzası yok dedi. Ben de geldiğinde imzalattım, verdim mezata. O zamana göre yüksek fiyat koymuştum 16 bin lira. Sonra 26’ya çıktı. Resim ticareti yapma niyetim olmadığı için onun mukabilinde iki hat satın aldım. Biri, Ayasofya camiinde dört levhası olan meşhur İzzet efendi’nin. Diğerleri Ali Haydar’ın de Hazreti Şemsi Tebrizi’si. (Mevlana’nın çok yakını.) Mehmet Tevfik’in Mevlana’sı ve Mustafa Rakım’ın Pir Nakşibendi’si.

BABAM: İSVİÇRE’DE DOĞDUM

28 Mart 1920’de İsviçre’de doğdum. Babam, Paşanın emriyle gitmiş oraya. Mütarekede hep beraberler. Babam Atatürk’ün eski dönemden çok yakınıydı. Babam 23-24’te sürgün edilmiş. İstiklal Mahkemesi’nde yargılandıktan sonra birkaç defa çağrıldı gitmedi. Atatürk’ü severdi ama küsmüştü. Babam ikinci Lozan’da İnönü ile beraber. İnönü, babamı pek sevmemiş. İnönü’nün hafızası müthişti. Ben ondan politikacı olamam. Göz hafızam sıfır. İnönü ile başbakan iken bir defa görüştük. Birkaç sene sonra “Rasih” demiş Fikret Gündoğan, “Suphi’nin oğlu” demiş. Atatürk de öyleydi. Politikacıların bir özelliği bu.

ÜÇ DİL BİLİRİM: RUMCA BİLMEZSEN KIZLARLA KONUŞAMAZSIN

Fransızca bilirim. İngilizce okurum. Rumca konuşurum. Yeniköylüyüm. Yeniköy bir Rum köyüdür. İlk on senem orada geçti. Osmanlı bürokrasisinin yalıları vardı. Ben de yalıda büyüdüm. Aşçısı, hizmetçisi, balıkçısı, kasabı hepsi Rum’du. Osmanlıca konuşmazlardı, bilmezlerdi. Kızlar var, Rumca bilmesen nasıl konuşacaksın onlarla? Atina’ya gittiğimde Rumcama hayran oldular.

YEDEKSUBAY YAPMADILAR: ASKERLİĞİM DE MACERALIYDI

Maceralı bir askerlikti. Yedek subay okulunda tarih hocam herkesin önünde beni tebrik ediyor 10 veriyor. İki gün sonra çağırıyor emirle ikmale bırakıyor. “Bugün insanlık şerefim subaylık şerefim öğretmen şerefim ayaklar altına alındı. Seni çavuş etmek için ikmale bırakma emri aldım. Mücadele ettim yapamadım” deyip sonuna kadar beni destekledi. O hocam, Milli Birlikçi Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler’di. Apoletlerim söküldü Dreyfus olayıymış gibi. Sarıkışla’ya sürgüne gittim. Bir sene yedek subaylık yapacaktım üç seneye çıktı. Ben çaresini buldum. İki senede terhis oldum. Memleket izni aldım Milli Savunma Bakanı’na gittim. Bakan da kapı komşumuzdu. Tahkik etti. Askerlikte olmayan bir şey yaptı, bir er olarak beni ikinci ordudan birinci orduya tayin etti. Harbiye’de kaldım oradan sürgün edildim. Yine yukarıdan emir geldi İzmit kolorduda emir çavuşu oldum.

ÜNİVERSİTE: ARKADAŞIM BİLE BENİ İHBAR ETTİ

Benim tahsille alakam yoktu. Bütün derdim parti işleriydi. Partiye 1942’de girdim. 39’da görevliyken üniversitedeki altı kişilik grubumuzda önemli kişiler vardı. Sovyetler Birliği çöktü mü diye saatlerce tartışan Troçkist bir gruptuk. Fen Fakültesi matematik enstitüsünden mezun oldum. Ama onunla ilgili bir iş yapamadım. Üniversiteye girdiğimde Eyüp ortaokulunda öğretmen oldum iki sene. Ondan sonra havagazı şirketine girdim. Babam ölünce de evi geçindirmek için oradan istifa ettim. Askerden gelince serigrafi şirketi kurdum. Değişik işlere girdim, inşaat şirketinde çalıştım, asansör imalatı yaptım, dinamit tıpası nakliyatı yaptım. İşkencedeyken bu dinamit meselesini sordular. Nasıl olur bir komünistin bunu yapmasına izin verirler? Sık iş değiştirdim. Başka türlü imkân yoktu. Bir gün inşaat şirketinin asansörüne bindim. Sınıf arkadaşım İzzettin, mühendis olmuş. Senelerce görmemişiz birbirimizi, sarıldık sohbet ettik. Sonra gitmiş patronlara “Rasih komünisttir nasıl iş verirsiniz bu adama?” demiş. Beni öpen adam ihbar etmiş.”

İLK YAZIM: TAN BASKININDA ORADA DEĞİLDİM

Bizim evde o zaman yazılan bütün sol kitaplar vardı. Troçki’nin kitapları da. Onları okuyarak büyüdüm. İlk yazım Atatürk ile tanışmam hakkındaydı. Cumhuriyet’in 10.yılında Serveti Fünun’da çıktı. Galatasaray talebesiydim. Atatürk’ü severim. Aslına bakarsan Lenin de severdi Atatürk’ü. Serveti Fünun’da üç dört yazı daha yazdım. Ticari Birlik ve Yeni Adam’da yazılarım çıktı. Parti görevi olarak Şefik Hüsnü’nün emri ile Yeni Dünya gazetesine girdim. Tan olayı dört gün sonra vuku buldu. Birçok gazete yakılıp yıkıldı. Babam öldüğü için o gün orada değildim. Sonra Gün dergisinde yazdım. 36 senesinde talimat veriyorlar bana. “John Reed’in ‘Dünyayı Sarsan On Gün’ünü çevir” diyorlar. Aynı yıl Moskova Davaları başlayınca yayınlanamadı. 60’lardan sonra başkası bastı. Çeviriler dahil 20 civarında kitabım var. İki hazır kitabım, hazırlamakta olduğum dört beş kitap var. Ömrüm yeterse yayınlanacak. Yaş faktörü de var. Bilgisayar da kullanıyorum ama eski hızım yok artık.

NOT DEFTERİM: KIZ VE ÖRGÜT MESELESİNİ YAZMAM

Hayatımda mahkûmiyetim yoktur. Yazıdan kitaptan telif kitaptan çeviriden çok yargılandım. 73’te de Haziran hareketi diye bir örgütten yargılandım. Öyle bir örgüt yok diye savundum ve kazandım. Bir numaralı sanıktım ama benim direkt alakam yoktu. Çünkü üç sanık gizlendi onlar yakalanamadı. Birincisi Mihri Belli, ikincisi Şevki Akşit, iddianameye göre konuşuyorum. Onlar saklandıktan sonra örgütü idare eden Muğla baro başkanı Muzaffer İlker Gürkan. 12 Mart döneminden sonra çatışmalara karşıydım. Dev-Genç’in muhtelif konulardaki gizli toplantılarına katılırdım. Üç çocuklu bir adam için pek tavsiye edilecek bir şey değil tabii! O toplantılarda hiç yakalanmadım. Not defterime kız meselesi ve örgüt meselesi yazmam. Çıldırdım mı? O meseleler yazılmaz. 12 Mart döneminde gençler geldiği vakit konuşmazdım, küçük kâğıtlara yazarlardı. Benim usulümdü. Ben de yazarak cevap verirdim. Sonra sobaya atardım hepsini. Yürürken de hep dikkatliyimdir. Bütün hayatım boyunca dikkatliydim.

HAKKIMDA YAZDI: CEMAL SÜREYA İLE NAHOŞ İLİŞKİMİZ OLDU

Cemal Süreya ile nahoş bir ilişkimiz oldu. Bir gün telefon etti, yazı yazacağım hakkında diye randevu istedi. Tanınmış bir insan, peki dedim. Kendisinin Ankara’ya gitmesi gerekmiş, randevu günü iki kişiyi gönderdi. Sonra yazısı çıktı. Benim hakkımdaki çoğu olumsuz düşünceleri, hürmet ederim. Benim hakkımda olumlu düşünmeye mecbur değil. Üstelik yazıda bir de mekân ve ev hakkında bilgiler vardı. Onlar deli saçması. Bir de havagazı şirketinde sabotaj yapmışım. Öyle bir sabotaj olsa kendimi Sansaryan Handa bulurdum. O vakit daha Türkiye’de sabotaj yoktu, ilk sabotaj bizimki olacaktı! Tutuklamalar, işkence, düzmece bir sol örgüt kurulacaktı. Ben de kendisine bir mektup yazdım; “Keşke görüşseydik, bir defa mekân üzerine yazdıklarınız yanlış, kütüphane üzerinde köy çorapları, kaşıklar yok. Sabotaj meselesini sorsaydınız havagazı şirketinden aldığım bonservisi gösterirdim. Sabotaj yapsaydım herhalde bana bonservis vermezlerdi” dedim. Büyük oğlum, bir toplantıda görmüş; mesele açılmış. Cemal Süreya, “Çok mahcup oldum babanıza karşı. O yazıları kitap yapacağım, babanızın mektubunu da o yazının peşine koyacağım” demiş. Maalesef kitabı çıkmadan vefat etti. Kaynak Yayınları çıkardı kitabı, mektup eklenmemişti. Havagazı şirketi olayı o kadar büyüdü ki belgesel yaptılar. Bonservisim nedeniyle Başbakan Erdoğan ile fotoğraflarımız İETT’de çalışanlar afişinde yer aldı. Afiş, tünelin alt kapısında altı ay kadar asılı kaldı. Bir de kitap çıkardılar evlere şenlik.

ARŞİV MERAKLISIYIM: ARŞİVİM YAKINDA BENİ EVDEN KOVACAK

Arşivimin o kadar büyüdü ki yakında beni evden kovacak. Cumhuriyet gazetesi, beni ve 90’lık üç kişi bulmuş. Büyük Londra Otelinde topladılar bizi. Bir gün hatıratımı yazmak söz konusu olursa vurucu örnek olarak bunu koyacağım. Cumhuriyet’ın pazar ilavesinde çıktı. Ağzımdan eksik ve doğru bir şey çıktı, cuntacı oluverdim. Diyorum ki, “Evimdeki arşivimi kitap ve resimleri, Türkiye İşçi Partisi’ne vasiyet ettim. 12 Mart geldi, partinin kütüphanesi ve arşivi SEKA’ya gönderildi. Derhal ikinci bir vasiyetname yazdım, bu defa arşivimi DİSK’e bıraktım. 12 Eylül geldi, DİSK’in arşivi de SEKA’ya gitti. Ben de vasiyetname yazmaktan vazgeçtim. Yine de arşivimi AKP’ye mi bıraksam diye düşünüyorum.” Şimdi bir daha darbe olsun istemişim gibi oldu. Yeni vasiyet yazmadım, bir darbe daha istemiyorum! Halkın oylarıyla gitmelerini istiyorum.

12 MART: DARBEYİ POLİSTEN ÖĞRENDİM

Polis, açık konferansımızı bastı. Belgeleri çuvallara doldurup bizimle birlikte emniyete götürdü. İkinci Şube Müdürü Ilgız Aykutlu, “Biz yakalıyoruz mahkemeler bırakıyor. Askeri idare getirip canınıza okuyacağız” dedi. Mahkeme bırakınca ertesi gün İlhan Selçuk’a uğradım. “Biz onun hesabını göreceğiz. Ankara’ya git Doğan Avcıoğlu’na anlat bunu” dedi. Atladım gittim, Avcıoğlu, “Al daktiloyu yaz” dedi. 12 Mart’tan kısa süre önceydi. İstanbul İşçi Birliği başkanıydım.

HEP MUHALİFTİM: BEHİCE BORAN VEFAT ETMESEYDİ

M. Ali Aybar, Engels’in tahrif edildi diye kıyamet kopardığı yazıyı bastırdı, yeni politikamız bu dedi. Ben de Trabzon’da çıkan "Sömürücülüğe Karşı SAVAŞ" adlı gazeteye yazı yazdım. “İnsan Marksizme karşı olabilir ama Mark’ı ve Engels’i tahrif edemez” dedim. İlk İşçi Partisi’nden ihraç edilmemin asıl sebebi bu. Mihri Belli ile beraber olmak değil. Behice bizi tutsaydı o meşhur dördüncü kongredeki olaylar olmazdı, parti Kürtçülükten dolayı kapanmazdı. İşçi Partisi yeniden kurulduğunda girdim, o da kapatıldı. TBKP’ye, Behice’nin partisi girdim. Türkiye’deki ilk ve son kongresinde ağır bir konuşma yaptım. Sonra parti kapatıldı ayrıldık oradan. Birleşik Sosyalist Parti’yi onlar kurmuşlardı oraya girdim. O isim değiştirdi iki parti kuruldu. İkinci partiden saptı diye yine istifa ettim. ÖDP’ye girmedim. 42’den, hatta 36’dan beri TKP üyesiyim diyorum. Fakat şimdiki TKP’de de o Stalin saplantısı devam ettiği ve Troçkistler konusu açıklığa kavuşmadığı için hem dostuz hem de faal görev kabul etmiyorum. Üyeyim ama yine muhalifim. Ben hep aynı çizgideyim, hiç sallanmıyorum. Ben hiçbir zaman hizipçi değildim, grup kurmadım. En yaşlı üç kişi kaldık. Mihri Belli, ben ve Yüzbaşı Abdülkadir yani Vedat Türkali. Türkali kitabında “40’lı yıllarda partiyi arıyor bulamıyorduk” diyor. Geçen gün bana Behice Boran’ın mezarında bir konuşma yaptırdılar, orada söyledim. 42 yılında Behice de ben de partiye yazıldık. Yüzbaşı Abdülkadir partiyi arıyor fırıl fırıl! Şefik Hüsnü’yü, Atatürk’ün öz yeğeni Reşat Fuat’ı, Zeki Baştımar’ı tanıyorum. TBKP’nin kuruluşunda “Behice Boran vefat etmeseydi Türkiye’nin tarihi bambaşka olurdu” dedim. Bir kere kurduğu TBKP kapanmazdı.

SOSYALİZM ÜTOPYA DEĞİL: MOSKOVA’YI GÖRDÜĞÜMDE UTANDIM

İki rejim arasında 1924-27’ye kadar mücadele oluyor. Stalin iktidarında parti ve devlet bürokrasisi ile işçi ve memur arasındaki maaş farkı birden yüze kadar çıkıyor. Üst düzey için ayrı mağaza, ayrı hastane, ayrı yollar yapılıyor. 1927’den sonraki bu rejimin sosyalizm ile alakası kalmamıştı. Bürokratik sapma diyorum ben. Sosyalizme hâlâ inanıyorum. Bir ütopya değil gerçek. O gerçek, 1927-29’da bitiyor. İlk kez 90’da TKP’nin 70.yılını kutlama törenleri için gittim. Moskova’yı gördüğümde utandım. 1939’dan 79’a kadar pasaport alamamıştım. 1979’da Hasan Esat Işık’ın yardımıyla pasaport alınca önce Atina’ya gittim, oradan Paris’e geçtim. Bir hafta kaldım sonra döndüm. Sonra Amsterdam, Paris, Bremen, Atina, Selanik gibi bir sürü yerde milletlerarası konferansa katıldım.

DOĞAN APARTMANI: BEN ALDIĞIMDA ÇOK UCUZDU

Doğan apartmanındaki dairemi 79’ların sonunda aldım. O vakit çok ucuzdu. Öyle bir hale geldi ki paradan bahsetmenin de imkânı yok. Hangi senede Türk parasının değerinin ne olduğunu kimse bilmiyor. Bedavaydı o zaman. 500 bin lira. Osmanlı Bankası’ndan taksitle aldım. Silifke’de çok güzel bir koy var. Orada 50 metrelik iki odalı bir evim var, yazları oraya giderim. Orada tavla oynadığım bir yönetici vardı, denizci. 95 yaşında öldü geçen sene. Tavlada çok ustaydı. Bir gün konuşurken, “Adanalılar tavla bilmez. Bütün dikkatlerin zar tutmaya verirler” dedi. Ben zar tutmayı bilmem. Karşımdaki zar tutarsa kaybetme ihtimalim yüzde doksan.

EVLİLİK: 54 YIL EVLİ KALDIK HÂLÂ AŞIĞIM

Askerden dönünce evlendim. Büyük bir aşktı. Hâlâ aşığım Bedia’ya. 54 yıl evli kaldık. Balkonda denize karşı rakı içerdik akşamları. 2005’te öldü. Dünyanın en uyumlu çiftiydik. Yüksek sesle tartıştığımızı dahi hatırlamıyorum. Ağabeyi sınıfsal olarak bana karşıydı. Solcu olduğum için vahşi hayvanlara bakar gibi bakıyorlardı. Üç çocuğum oldu. Leyla, Suphi Nuri ve Mehmet Can. Leyla, gaz zehirlenmesinden öldü evinde. Oğlum Suphi Nuri, sağlık nedeniyle öldü. Pek yaşayamayacağını anladı, kendini bırakıverdi. Mehmet Can ressam. Zamanının yüzde 70’ini Türkiye’de, kalanını Paris’te geçiriyor.

BAŞKAN KORUMALARI: NÂZIM’IN OĞLU BAŞSAĞLIĞINA GELMİŞTİ

Atatürk’ün şüphesiz silahşorleri vardı. Yalnız dolaştığını da gördüm. İsmet paşa, Pembe köşkten çıkıp tek başına atla dolaşırdı. Celal Bey cumhurbaşkanı olduğu vakit karımla gittiğimiz Taksim’deki Abdullah Lokantası’na bir yaver ile geldi, tertibat yoktu. Adnan Bey Dolmabahçe’de yürüyüşe çıkardı. Görünürde koruması yoktu. Fakat 2005’te karım öldüğünde Beyoğlu Belediye Başkanı başsağlığına siyah elbiseli üç kişiyle geldi. Onlar korumaymış, sonra anladım. Belediye başkanı geldiği vakit, oğlum, Nâzım Hikmet’in oğlu Memet Nâzım ve Ömer Turan ile rakı içiyorduk. Memet Nâzım da bize başsağlığına gelmişti. O korumalar, oturmadılar, çay da kabul etmediler.

ERGENEKON DAVASI: BÖYLE KOMİK DAVA GÖRMEDİM

Ergenekon davasında izlenecek bir şey kalmadı. Derin devlet ve Amerika, derin devletin hoşuna gitmeyen veyahut ordunun, basının, adliyenin bazı kısımlarını içeri almaya uğraşıyor. Kendi aralarında bir iç operasyon. Çok davada sanık oldum. Birçok dava hakkında kitap yazdım. Böyle komik bir dava görmedim. Delil delil değil, şahit şahit değil. İki üç senedir hapiste olan insan ne demek? Referandumda elbette hayır oyu kullandım. Evet oyu kullananlara solcu demem, onlara vatandaş dahi denebilir mi?

İKİ VAKIF: EVVELA ÖZALCIYDI ŞİMDİ ERDOĞANCI

Ben iki vakıfta kurucuyum; Tarih Vakfı ve Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı. Tarih Vakfı’ndan uzun süre önce ayrıldım. Kurduğumuz zaman Soros diye biri yoktu. TÜSTAV’ın kurucusu Nabi Yağcı’nın ise benden çektiği var. Her toplantıda sol bakımdan hamasi bir nutuk vermeye kalktığı vakit, “Sen kim oluyorsun? Evvela Özalcıydın, şimdi Erdoğancı oldun” diyorum. Şimdi de Taraf yazarı.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 28 KASIM 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).