NAMIK TAN

DİPLOMATLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ YATAK ODASIYLA SINIRLI

Namık Tan, Dışişleri’nin ekrandaki yüzüydü. Sözcülüğünün ardından Tel Aviv Büyükelçiliği’ne atandı. Ankara’ya döndüğünde ise Müsteşar Yardımcısıydı. Şimdi de Washington Büyükelçisi olarak yeniden sahne alıyor. Zorlu bir rol ama daha önce iki kez görev yaptığı Amerika’yı iyi tanıması en büyük avantajı.

TERS GELENİ DE SÖYLEDİM: SÖZCÜLÜKTE KONTROL ÖNEMLİ

Gazetecilerin hepsi benim dostumdur. Genel yayın yönetmeninden muhabirine kadar hiçbirini diğerinden ayırt etmedim. Sözcülüğe başlarken "Sizi hiçbir zaman yanıltmayacağım" dedim onlara. Telefonumu hiç kapatmadım. Marc Grossman’ın tavsiyesiydi. Sabaha karşı, gece yarısı ya da sabah kahvaltısında da aradılar. Hamas ziyaretinin olduğu gün iki saatte 163 telefon konuşması yapmıştım. Bu büyük fedakârlığın karşılığını gördüm. Beni sevdiler, güven ilişkisini zedelemediler. "Çocuklar burasını da görün" ya da "Bu bizi müşkül durumda bırakır" dediğimde dikkat ettiler. Zorlu bir işti basın toplantısını idare etmek. Ama ne soracaklarını hissederdim. Allah vergisi, hiç sinirlenmem. Sinirlenmek kontrolünüzü kaybetmek demektir. Bazen bakış açıma tamamen ters şeyler de söyledim. Çünkü kendimin değil, kurumun sözcüsüydüm.

ÇOCUKLARIMLA YAŞAYAMADIM: KIZIMIN SÖZLERİ BENİ ETKİLEDİ

Hep oraya git, koştur, o yemekten bu davete. Çocuklarımla özel zamanlarım olsun isterdim olmadı, büyüdüler. Hatırlayınca içim burkuluyor. Kızım Türkiye’ye dönerken "Babacığım sizin mahalleden, okuldan, işyerinden arkadaşlarınız var. Benim kimsem yok" demişti. Bir çocuk düşünün arkadaşı yok. Ne için? Hep dolaşmış. Sorumlusu benim. İkisi de neredeyse 15’er yıl Amerika’da kaldılar. İkisi de oradan mezun. Bir gün dahi geri dönmek istemiyorlar, sevmiyorlar çünkü. Hep verdikleri mücadele akıllarına geliyor. Kızım British American Tobacco’da, oğlum da Efes Pilsen’e yeni girdi.

ALÇAK KOLTUK KRİZİ VE AYALON: O GÜN DÖRT KEZ KONUŞTUK

Danny Ayalon’u eskiden tanıyordum. Türkiye’yi bilen seven bir insandı. Nasıl bu işi yaptı anlamış değilim. Beni aradığı zaman, "Onu kastetmemiştim şaka yollu ifadeler kayda alınmış" dedi. "Boş bunlar" dedim. Saat beş buçuktu, gün bitiyordu. "Başbakanımız dönecek, Cumhurbaşkanımızı duydun, büyükelçimizi geri çekeceğiz. Bir an evvel mektup yazman gerek. İçinde mutlaka özür lafı olmalı" dedim. Bir saate kadar göndereceğini söyledi. Sonra bir daha aradı. Mektubu kaleme almış. Okumak istedi. "Bana okuma onaylamak istemem" dedim. Biraz okumaya başladı yine protesto gibi laflar vardı. "Herkes birbirini protesto etti o bitti, onları koymayacaksın. Türk halkına da hitap edip özür dileyeceksin" dedim. "Tamam, yapacağım" dedi. Dördüncü kere telefon etti, "Yazdım büyükelçiliğe yolluyorum, sana da yollayacağım" dedi. Yolladı hakikaten. Kriz sona erdi. Diplomasi tarihine geçti. Bir daha görüşmedik.

MARDİN’DE DOĞDUM: İSMİM NAMIK KEMAL’DEN GELİR

Doğduğum zaman babam Mardin’in Mazıdağı’nda kaymakam. Mazıdağı imkânsızlıklarla dolu bir yer. Sene 1956. Babam adımı Namık koyuyor. Namık ismi, Namık Kemal hayranlığından geliyor, çok hayran. Siyasal mezunudur. Dedem, ismimin Enis olmasını istemiş ama babam dinlemiyor.

PANTER DİYE YAKIŞTIRIRLAR: İYİ KALECİYDİM

Aslen Antakya’lıyız. İlkokulda ilk üç yılı Antakya’da okudum. 4. sınıfta Ankara’ya geldik. Babam o zaman İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu üyesiydi. Teftişe çıkar, 6 ay olmazdı. Babamla gençliğimizi fazla yaşayamadık. İyi bir öğrenciydim. Galatasaray Lisesi sınavını kazandım. Ankara’da TED’e gittim. Keşke Galatasaray’a gitseymişim, onlar daha girişken ve sosyal. Kolejde futbol takımının kalecisiydim. Panter diye çocuklar yakıştırıyor, iyi kaleciydim. Voleybol da oynadım. A takımına çıktım. Ama hep yedek oturdum.

DİPLOMATLIK HAYALİ: YÜKSELDİKÇE KISITLANIRSINIZ

Hariciyenin hayallerimi genişletebileceğim bir meslek olduğuna inanıyordum. Gezmek, görmek beni cezbeden tarafıydı. Okuduklarımı yaşayabilmek istiyordum ben. Hariciye mesleğinde ne aradıysam onu buldum. Yaşam biçimini sınırlaması hariç. Geçen gün selefim Nabi Bey (Şensoy) buraya geldi. "Artık özgürüm" dedi. Haklıydı, bu meslekte ne kadar üst pozisyonda görev alırsanız o kadar kısıtlanırsınız. Özgürlük alanınız yatak odanızla sınırlıdır. Giyinip çıktığınız andan itibaren artık kendiniz değilsiniz. Namık Tan denmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi şuraya mı gider, burada mı oturur denir.

HARİCİYE İÇİN HUKUK OKUDUM: İSTİFAMI RIZA BEY ENGELLEDİ

Babam hariciyeyi telkin ederdi. "Evladım memuriyetin zirvesi Hariciye’dir. Ama hukuk oku. Hariciyeci olamazsan hâkim, savcı olursun" diyordu. Avukat olayım diye okumadım hukuku. Hukuk ile Siyasal arasındaki sokağa "Moskova sokağı" denirdi. İkisine de sol hâkimdi. Siyasetten uzak durdum, tehlikeliydi. Mezun olduğum 1978’de Dışişleri sınav açmadı. Bir sene Ticaret Bakanlığı Anlaşmalar Genel Müdürlüğü’nde çalıştım. Sonra Genelkurmay’da askerlik yaparken sınava girdim, terhis olunca da Dışişleri’ne başladım. İlk görev yerim Denizcilik ve Havacılık dairesiydi. Yunanistan ile aramızda tansiyon yüksekti. Bir ara herkes tayine gitti. Rıza Türmen kaldı bir de ben. Her gün 4-5 sefir geliyordu girişim için. Bittim, tükendim. Gittim Rıza beye, "Ben istifa edeceğim." Hoşgörülü ve espritüeldir. "Deli misin kardeşim?" dedi. Beni ikna etti. Bir ay sonra birileri daha geldi yavaş yavaş düzeldi.

CUMHURBAŞKANLIĞI ÖZEL KALEM: ÖZAL İLE ÇALIŞTIM

Abu Dabi’deyken Ali Tuygan telefon etti. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in özel kalem müdürüydü. "Seni yanıma almayı düşünüyorum" dedi. Çıktık, Ankara’ya geldik. Önce Evren, sonra Özal döneminde Köşkte çalıştım. Özal, Özel Kalem Müdürlüğü’ne Nabi Şensoy’u getirdi. Ben de yardımcısıydım. Körfez savaşı sırasında Köşk’teydim. Tayin zamanım geldiğinde Kaya Toperi, beni Özal’a götürdü. "Uygun görürseniz Amerika’ya gitmek istiyorum" dedim. "Tamam New York’a git" dedi. "Yok efendim New York değil de Washington istiyorum" dedim. "Sen bilirsin ama orada Ceyar var" dedi. Nüzhet beye (Kandemir) nick name olarak Ceyar denirdi. İşte öylece Washington’a gittik, 91 senesinde. Amerika’da tam dört yıl kaldım. Amerika devasa bir ülke. Çok üretken, yenilikçi, dinamik bir toplum. Orası bana çok şey kattı.

AMERİKA’YA ÜÇÜNCÜ GİDİŞİM: MUSEVİ LOBİSİNİ İYİ TANIRIM

İsmail Cem ile kısa ama çok yakın çalıştık. O gelmeden tayinim Zürih Başkosolosluğu’na çıkmıştı. Kendisi son dakikada kararnameyi değiştirerek yeniden ABD’ye gitmemi sağladı. Ermeni karar tasarısı o zaman Türkiye’nin ağırlığıyla engellendi. Lobi ve PR faaliyetlerinden, sefaretin sözcülüğünden sorumluydum. Musevi lobisini ilk seferden de tanırdım ama ikinci sefer daha yakın oldum. Toplantılarına katıldım, birlikte ailece zaman geçirdik. Bana güvenirler. O güven olmasaydı son krizde bazı şeyleri yapamayabilirdim. O ilişkileri Büyükelçi olarak İsrail’e gittiğimde geliştirdim. Bu Amerika’ya üçüncü gidişim olacak. Büyükelçi olarak giderken en büyük avantajım orayı tanımam. Gideceğim duyulunca Amerika’dan bir sürü insandan tebrik mesajı geldi.

TANSU ÇİLLER’İN BAKANLIĞI: ESPRESSO İSTEDİ AMA İÇMEDİ

Üç bakan Emre Gönensay, Tansu Çiller ve İsmail Cem’in Özel Kalem Müdürlüğü’nü yaptım. Tansu hanım iki kere espresso istedi, yoktu. "Bir daha geldiğimde espresso olacak" dedi. Hemen bakanlığa espresso makinası getirttik. Fakat bir daha hiç espresso istemedi. Kuşburnu falan zaten vardı. Espressoları, şimdiki Londra Başkonsolosumuz Bahadır Kaleli içti. Tansu hanım zamanında 28 Şubat’ı da yaşadık. Zor günlerdi. O gergin günleri hatırlamak dahi istemem.

MONŞER DENMESİNDEN HOŞLANMAM: BABAM ÖZÜR DİLEDİ

Monşer denilmesinden hoşlanmam. Biz de bu toplumda yetiştik. Bu topluma iliştirilmiş bir zümre değiliz. İnsanlar bizi hep özel koşullarda, mesela ihtişamlı bir rezidansda görüyorlar. Halbuki orası devlete ait. Ev, araba hepsi birer sembol. Bordronuz da kocaman sanılıyor. Babam hep "Oğlum dünyanın parasını alıyorsun yatırım yap" derdi. Annemle Amerika’ya geldi, iki ay kaldı. Elini cebine attırmadım ama meğer emekli ikramiyesinden 9 bin küsur doları da harcamış. Gidecekleri gün kenara çekti, "Oğlum sana hep para biriktir dedim. Senden özür dilerim. Bu meslekte para birikmezmiş, gönlüne göre yaşa" dedi.

DIŞİŞLERİ İLE İYİ ÇALIŞTI: ABDULLAH GÜL İNİSİYATİF VERDİ

Dışişleri Bakanlığı’na geldiğinde tanıdım. Sözcü olarak bana inisiyatif verdi. Beraber iyi çalıştık. Bize itimat etti. Ekip gibiydik yakın çevresinde. Bizi hep teşvik eder, "Size yardımcı olmamı istiyorsanız bana söyleyin" derdi. Güçlü bir siyasetçiydi. Özlük haklarımız, bakanlığın fiziki şartları gibi sorunları çözebilecek konumdaydı. Dışişleri camiası ile çok iyi çalıştı.

KRAVATLARIMI EŞİM SEÇER: AŞK HİKÂYESİ OLARAK BAŞLADI

Çok güçlü bir aşk hikâyesi olarak başlamıştır. Ben 25, o da 22 yaşındaydı evlendiğimizde. Askere gitmeden önce evlendim. Fügen, renkli, konuşkan, sıcak, sevecen, sosyal bir insandır. Çok zevklidir, kravatlarımı hep o seçer. İkimiz sosyal bir ekip gibi çalıştık. Bencil bir insanımdır. Bazen hasta olduğum zaman naz yaparım o hiç yapmaz. Hasta olduğunu belli bile etmez. Ona çok şey borçluyum. Onsuz birçok şeyi yapamazdım. Hele bundan sonra hiç yapamam.

ŞEKİLCİYİMDİR: HER ŞEYİN YERİNİ BİLMEZSEM YAŞAYAMAM

Alışkanlıklarım vardır. Mesela elbiselerimin hep düzenli, ütülü, uyumlu olmasını isterim. Şekilciyimdir. Direklerdeki lambaların bazısının yan bazısının düz durmasından rahatsız olurum. Düzensizlikten hoşlanmam. Gelişi güzel koymam hiçbir şeyi. Her şeyin yerini bilirim. Yoksa yaşayamam. Telefon numarası hafızam çok yüksektir. Mesela Moskova’daki telefonları hatırlarım.

KARİKATÜR ÇİZERDİM: ÇAKTIRMADAN YİNE ÇİZERİM

Gençliğimde pul koleksiyonum vardı. Karikatür çizerdim, annem birkaçını hâlâ saklar. Çizgim çok iyidir. Bir zamanlar yağlı boya resim de yaptım. Artık halim yok. Bazen sıkıldığım toplantılarda çaktırmadan karikatür çizerim.

HAYAL KURMAYI SEVERİM: YENİ GÖREVİM BÜYÜK GURUR

Hayal kurmak çok hoşuma gider. Bazen kendimi bir dağ başında, bazen bir deniz kıyısına uzanmış hayal ederim. Daha uzak hayalim yok, böyle bir göreve layık görülmek bir profesyonelin yaşayacağı en büyük gurur. Hep istediğim oldu hayatta. Şans mı bilmiyorum. İyi niyetle, hesapsız düşünmek diyorum. Artık mesleğe dair hayalim, günü gelince "İyi yaptık işimizi" diyerek dönmek.

MOSKOVA’YI İSTEDİM: İRTEMÇELİK KOLTUKTAN DÜŞÜYORDU

Amirlerim Rıza Türmen ile M. Ali İrtemçelik’ti. "New York’a gidiyorsun" dediler. "Oraya gitmem" dedim. İrtemçelik koltuğun kenarına oturmuştu oradan kaydı, "Sen delirdin mi" dedi. "Orada ev kirası yok, para yok. Moskova’yı istiyorum" dedim. Moskova hep kafamda gizemli bir şehir olarak kalmıştı. Beni cezbediyordu. Bir hafta sonra beni çağırdı Rıza bey, "Gözün aydın Moskova oluyor" dedi. Sovyet döneminin çöküşü öncesiydi. İlk günlerde zorluk da çektik. Bir lokantaya gittik. Boştu ama kapıda kuyruk vardı. Aslı kucağımdaydı, "Babacığım 5 ruble istiyor" dedi. Sistemi ilk o çözmüştü. Tahsis edilen evin bakıma ihtiyacı vardı. Mutfağın birini kızımıza oda yaparken oradaki boruyu kesip tıpayla kapattım. Gece gümm diye bir ses. Su tazyikle tıpayı atmış. Aşağıdaki polise zor bela anlattım. Adam suyu kesti. Büyükelçiye gittim. "İstifa etmek istiyorum. Istırap çekmeye mi geldim" dedim. Birini görevlendirdi. Onunla çözdük sorunları. Moskova’dan sonra Abu Dabi’ye gittik. Eksi 40’tan artı 50 dereceye! Düşünebiliyor musunuz?

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 14 ŞUBAT 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).