MUSTAFA AKAYDIN

ÇÖZÜM KREMATORYUM AMA MÜSLÜMAN BİR ÜLKEYİZ

Ünlü yönetmen Kusturica’nın davet edilmesi nedeniyle şimşekleri üzerine çekti Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın. Aslında tepkilerle karşılaşması yeni bir durum değil. Rektörlüğü ve Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı sırasında da hükümet çevrelerini çok kızdırmıştı. Ama kendisi hiç sinirlenmiyor, bütün eleştirileri hep gülümseyerek yanıtlıyor. Siyasetin üslubuna hâlâ uyum sağlayamadığını, böbrek nakli ve meme cerrahisi ile uğraştığı doktorluk günlerini özlediğini söylerken de gülümsüyor.

BABAM ASKERDİ: FEN LİSESİ ARKADAŞLIĞIMIZ ÖZELDİR

Asker çocuğuyum. Babamın Şark görevlerini ben doğmadan önce tamamlaması şansım oldu. Çocukluğumda ilk sekiz seneyi İstanbul’da geçirdim. Ailede üzerime titrerlerdi, üç kardeş ama tek oğlandım. Üçüncü kardeş ara soğutmalı olarak Tahran’da geldi. 11 yaş var aramızda. Babam askeri müşavir olarak 61-63’te Tahran’daydı. Oradayken bir iftiraya uğradı. Aklandı ama bunu onur meselesi yaptı generalliğine bir yıl kala istifaen emekliye ayrıldı. Ankara’da bir ekmek fabrikası çalıştırdı. Politikaya atıldı ama 65’ten 83’e kadar hiçbir seçimi kazanamadı. 83’te HP’den milletvekili oldu. Babamın 59-69’taki görevi nedeniyle Üsküdar’da otururken her gün evimizin önünden Mızıka Takımı ile birlikte askeri ortaokul öğrencileri geçerdi. Ben 7-8 yaşındayım. Onlara imrendim, asker olacağım diye tutturdum. Ama babam istemedi asker olmamı. Askerlik meşakkatli ve vefasız meslek oğlum derdi. Güzel bir tahsil hayatı geçirdim. Ankara’da, TED’den sonra Fen Lisesi’ne girdim. Fen lisesi özel bir modeldi, ablam ilk mezunu ben üçüncü mezunuyum. Mustafa Ökten isminde öğretmenlik yeteneği çok yüksek bir hocamız vardı. Bize biyolojiyi sevdirdi. Lise 1’in sonunda biyolojik bir alan diye kendime tıp hedefi koydum. Fen liseliler ile ilişkiyi hâlâ sürdürüyorum. Arkadaşlık ilişkilerimiz çok özeldir. İki yılda bir mutlaka görüşürüz. Kızım Amerika’ya mastera gittiğimde Fen Liseliler hemen “Ece’ye ne yapabiliriz?” diye harekete geçmişti.

ÇOCUKLUĞUM: DEDEM ZÜĞÜRT AĞA TİPİNE UYGUNDU

Çorum’da dedemin çok hoş bir çiftlik evi vardı. Yaz aylarında orada güzel vakit geçirirdik. Harmana katılırdık; düven, biçerdöver sürerdik. Yalaktaki suya yatırdığımız karpuzu taşta kırar sadece göbeğini yer gerisini hayvanlara verirdik. Şehrin içinde de üç katlı güzel bir konak vardı. Ak Partili belediye başkanı, ‘Veli Paşa konağı’ adıyla orayı Çorum’a kazandırdı. Hakikaten gururlandım. Dedem kısa boylu, fötr şapkalı, Züğürt ağa tipine uygun bir adamdı. Baba tarafı da aynı mahalleden. Daha muhafazakâr, tarikat ehli bir dede. Annem 14-15 yaşında silah kuşanıp Çorum’da özgürce at sürebilen bir kadın.

SOSYAL DEMOKRATTIM: POLİSİ ACİL SERVİSTEN KOVDUM

Ben 68 ile 78 arası bir kuşaktayım. Hacettepe de ben sosyal demokratlara yakındım. Sınıfta bazen kavga çıkardı Dev-Gençliler İGD’lileri döverdi, biz sosyal demokratlar arada kurtarırdık. Çizgim hiç değişmedi. Düşünce sistemim aynı.Tıp fakültesinin ilk yıllarında cerrah olmayı kafama koymuştum. Cerrahi maceralı bir iş. Bende de maceracılık var ruhumda. Cerrahi hızlı karar vermeyi ve risk almalı gerektirir. 12 Eylül öncesi olayları cerrahideki iyi eğitimimizde önemli rol oynamıştır. Ankara Üniversite Tıp Fakültesi’nde o zamanlar harp cerrahisi yapıyorduk. 75-80 arası her gün silah seslerini takip ederdik. Abidinpaşa’daki silah seslerine göre ameliyathaneyi hazırlardık. Bize ülkücüler gelirdi Hacettepe’ye de solcular. Acil serviste nöbet tutuyorum bir gün, bir polis girdi. “Hocam, faşistler, devrimci bir kardeşimizi yaralamışlar buraya geliyor sizi haberdar ediyorum” dedi. Çok sinirlendim, polisi kovdum. “Sana ne faşistinden komünistinden.” Bir yaralı geldi ilgilendik ama o polis üniversitede faşist diye adımı yaymış. Herkes biliyordu kafa yapımı.

DOKTORLUK: AYIBIM VAR SİLİVRİ’YE ZİYARETE GİDEMEDİM

Ankara Üniversitesinde böbrek naklini başlatan ekibin üyesiyim. Tuncer Karpuzoğlu hocamızla birlikte Akdeniz Üniversitesini kurmaya geldik buraya. Keçilerin otladığı o alanda kurduğumuz üniversiteye bakınca gurur duyuyorum. Son organ naklime 2003’te girdim. Rektörlüğüm sırasında güzel bir organ nakli ekibi kurduk. Antalya sanırım şu anda dünyanın en çok böbrek nakli yapılan şehir. Yılda bin civarında. Öbür tutkum olan meme cerrahisini rektörlüğüm sırasında öne çıkardım. Politikaya davet edildiğim gün sekiz kadın hastam vardı, hepsi meme hastasıydı. Mehmet Haberal, Hacettepe’de başasistanımızdı. Sonra organ naklinde rakip gruplardan olduğumuz için çekiştik. 1987’de Türkiye’nin ilk çok merkezli organ paylaşımını yaptık. İlişkilerimiz tatlı bir havaya girdi. Bir ayıbım var. Haberal, Ferit Bernay, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Yurtkuran’a ziyarete gidemedim. Ama onlar beni affetti sonra. Rektör seçiminden itibaren beni de Ergenekon’a yamamaya çalıştılar. Bir şey bulsalar gözümün yaşına bakmazlardı. Haberal’ın durumu çok üzücü. Ben o rektör arkadaşlarımın suçlu olduğuna inanmıyorum.

YÖK BAŞKANI: YUSUF ZİYA AYIPLI BİR YÖK BAŞKANIDIR

Türk üniversitelerinin bir yıl süren şanlı direnişini yaratmada Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) başkanı olarak önemli katkım vardır. Bizim zamanımızda ÜAK toplantıları tartışmalarla geçerdi. Şimdi hepsi kapıkulu gibi oldu. Yusuf Ziya Özcan’ın YÖK Başkanlığı, Türkiye için cezadır. Özcan’ın ilk suçu benim ÜAK başkanlığıma rastladı. Şimdi de yaptığı gibi “Türbanlılara müsaade edeceksiniz” diye denedi. Ben de ÜAK’ı toplantıya çağırdım. 28 Ocak 2008 günü beni telefonla tehdit etti Yusuf Ziya. “Bu toplantıyı yapma. Ben rektörlerin çanına ot tıkamayı bilirim” dedi. Ben de “Ağzından çıkanı kulağın duysun. Bu söylediğin bir tehditse bana sökmez” dedim. Bunu rektör arkadaşları kışkırtmamak için söylemedim. TC’ye karşı ayıplı bir YÖK başkanıdır. İstanbul Üniversitesi’ne verdiği emir alenen suçtur. CHP’nin türban sorununu çözeriz diyerek bu ortamın hazırlanmasına katkıda bulunduğu da doğru.

REKTÖRLÜK: DEMİREL ‘GAZİ REKTÖR’ DİYE KAPIDA KARŞILADI

Açık söyleyeyim yeniden rektör atanmama yüzde 50-50 diye bakıyordum. Üniversitede en yüksek oyu aldım, şaşırtıcı şekilde YÖK’ten de birinci çıktım. O mülakattan sonra Süleyman Demirel’i Güniz Sokaktaki evinde ziyarete gittim. “Gazi rektör Mustafa hoş geldin” diye karşıladı. “Cumhurbaşkanı seni atamak zorunda” dedi. O zaman “Köşkten de gelebilirim” dedim. Ama Gül, atamadı. Ondan sonra ben siyasete talip olmadım. 1 Aralık 2008 günü Deniz Baykal telefon etti. “İstifa etmeyi düşünür müsünüz?” dedi. “Devlet memurluğundan istifa edeyim ama düşünmek için 48 saat müsaade istiyorum” dedim. O gün benim için özel bir gündür, 40 yıllık çok sevdiğim çatıdan iki saatte ayrıldım.

İKİ ÜZÜNTÜM: BENİM KALİTEMDE İNSANA YAKIŞMADI

Yaparsa hoca yapar sloganını İstanbul kökenli Fayda Ajans seçti. Başarılı da oldu, çok tuttu bu slogan. Fakat “Menderes Türel eskiden rakı içerdi şimdi niye ayran içiyor” yazılı insertler de bu ajansın ayıbı. İstanbul’da olduğum bir sırada dağıtılıyor. Duyduğumda çok sinirlendim ama basılıp gitmişti. Fakat Menderes’in davayı kazanmasını anlamış değilim. Bir iftirada bulunmadım ki. Olay gerçek. Burada hiciv var, hakaret yok. Ama benim kalitemde bir insan, rakibinin bu özelliğini propaganda malzemesi yapmamalıydı. Bana yakışmadı. Devir teslim töreninde de tam Menderes Türel’i makam arabasına bindirip uğurlayacağım sırada bir müzik başladı, yuh yuh. Beni çok üzen iki siyasi anı budur. İkisi de kontrolüm dışında oldu. Başlarken makam odasında böcek araması yapıldı. Sonra Edirne’deki belediye başkanının başına bir işler geldi. Onun üzerine televizyonum da söküldü dağıtıldı, içinden bir şey çıkmadı.

BAŞBAKAN: ARTIK KÜLTÜR BAKANINI DA KARŞILAMAYACAĞIM

Başbakan, Antalya’ya gelir gelmez randevu istedim. Ne döndüler ne de bir mazeret bildirdiler. Geçen sene Altın Portakal davetiyemi elden vermek için randevu istedim. Ona da mazeret bildirmediler. Bu kentin belediye başkanı isem beni kaale almayan başbakanı ben de kaale almıyorum. Havaalanına karşılamaya gitmiyorum kardeşim. Öyle bir Laz fıkrası var, sen beni tanımaysan ben de seni tanımayrum. Bundan sonra kültür bakanını karşılayacağımı da sanmıyorum. Çok ayıp etti çünkü. Ertuğrul Günay’a davetiye götürdüm. Bu konu açıldı. “Kusturica konusunda sorun yaşayabilirsin, gelmeye çalışacağım” dedi. Tam festival başlarken demeç veriyor, “Halkın bu tepkisi gözardı edilemez” diyor. Bu ayıp. Baştan söyleseydi gelmeyeceğini. Her provokasyonu anlıyorum da buna bir kültür bakanının alet olması kabul edilir bir şey değil. Altın Portakal hiç tartışılmazsa işlevini yerine getirmemiş olur. Bunlar önemli bir organizasyon olduğunu işareti. Kusturica olayı Türkiye adına iyi bir puan yazdırmadı bize. Bunun ayıbı kültür bakanına ait.

EŞİM: BANA ŞİİRLER YAZMIŞTI

Eşim Günseli ile üniversiteden sınıf arkadaşıyız. Tesadüfen Ankara fen lisesinde aynı koridorda okumuşuz ama o zaman birbirimizi fark etmedik. İlk o fark etmiş beni. Başımı çevirdim mavi gözlerini gördüm etkilendim diyor. Bana şiirler de yazmıştı. Epey sanatsal denemeleri vardır. En son takı merakı var, ondan önce resim vardı. O da dahiliye uzmanı. Evlilik olarak 76’dan bu yana 34 yıl. Özünde özel ve yakın hayat arkadaşlığı diyelim. Çocukların isimleri birincisi Ece. Torunumuz da var Amerika’da. İkincisi de Ateş.

MEZARLIK KRİZİ: KREMATORYUM AÇMAK DA AKLIMDAN GEÇTİ

İktidardan engelleme görüyorum. Mezar yeri krizini çözemedik. Mevcut mezarlıklar üç ay sonra bitiyor. İnsanlara ölünüzü Karadeniz’deki gibi evinizin bahçesine gömün diyemeyiz. 1.5 yıldır valilikle, Orman Genel Müdürlüğü ile yazışmalar yaptık. Sonunda Aksu’da şu yer olur demişler, şimdi hayır bu yer de olmaz deniyor. Krematoryum da aklımdan geçti ama onu söyleyince başıma gelecekleri biliyorum. Onu da düşündüm. Aslında doğru çözüm o ama Müslüman bir ülkedeyiz.

HAYVANLAR: KÖPEK PARKI AÇTIM

1999’da Antalya’ya 30 km. uzakta bir ev aldık. Üç dört dönüm toprak üstünde 200 metrekare. İçinde köpek, tavşan, güvercin, sülün, keklik, bıldırcın, inekler var. Hayvan sevme hobisi eşimde benden daha güçlü. Belediye başkanlığından aldığım maaşın yarıya yakını hayvan sevgisine gidiyordur. Sokak köpekleri konusunda merkezi yönetimden destek alabilirsem Doğal yaşam hayvan parkı kurmak istiyorum. Kentteki tüm sahipsiz hayvanları orada doğal ortamda buluşturmak istiyoruz. O olmasa da birkaç senede sokak köpekleri sorununu kontrol altına alacağız. Bir de Muratpaşa’da bir köpek parkı açtım. Köpekler için tahterevalli, tünel, salıncak gibi güzel fasiliteler var.

SİYASET: HASTALARIMIN GÖZÜNDE BİR İDOLÜM

1969’da lisede Amerikan modeli bir yetenek değerlendirme testi yaptılar. Uygun meslekler okul doktoru ve politikacı çıkmıştı. Doktor oldum, profesör oldum, üniversite hocalığı yaptım, politikacılık da nasip oldu. O test tuttu yani. Yıllıkta da arkadaşlar politikaya yatkınlığımı yazıyorlardı. Siyasete girdiğim ilk gün, “Ya ben siyaseti öğreneceğim ya siyaset beni öğrenecek” dedim. Siyaset beni ne kadar öğrenir ne kadar öğrenmez bilmiyorum. Hiç uzun vadeli hayaller peşinde koşmadım. Her türlü makamsal lezzeti taşıdım. Hastalarımın gözünde hâlâ bir idolüm, rektörlük gibi bir işi güzel yaptığıma inanıyorum. Bugün de belediye başkanlığını en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. Sağlığım elverirse, ben ve halk isterse bir daha talip olabilirim. Bunun ötesinde bir beklentim yok. Genel siyasette rolün olsa ne olmak istersin deseler, Milli Eğitim Bakanı derim.

KİTAPLAR: HAFTADA BİR KİTAP OKURUM

Televizyon izleyemiyorum. Ama kitap okumayı seviyorum. Hem belediyede hem evimde 20’şer kitaplık sütun vardır. Çok kitabı aynı anda okurum. Herhalde haftada bir kitap bitiriyorum. Bence iyi bir tempo. Belediye başkanı iseniz birçok konuda bilgi sahibi olup o bilgiyi kullanmanız gerekiyor. Biyografi okumayı severim. Ben beş yaşında okuma yazma öğrendim. Üniversite okuyan dayılar amcalar beni hep okuturlardı.

KAÇAMAKLARIM: DİREKSİYONDA UYUKLAMA ŞAKASI YAPTIM

Telefonumda King oyunu var, fırsat bulunca arabada falan oynarım. Brici çok severim. Bazı hafta sonları Karayolları lokalinde yarım saat oynarım. En büyük kaçamaklarımdan biri bu. Çok muzırlık yaparım. Bir gün erken saatte Ankara yolculuğuna çıktık. Hanım uykusunu alamamış, gözleri kapanıyor. Bir yandan da beni konuşturup uyanık tutmaya çalışıyor. Biraz sonra hanım tam uykuya dalarken “Hırrhh…” diye bir horlama sesi çıkardım gözlerim de kapalı, aradan bakıyorum. Hanım panikledi. “Mustafa Mustafa” diye atladı üstüme. Şaka yaptığımı anlayınca çok sinirlendi. Bu yatılı okul alışkanlığı. Ankara Fen Lisesi’nde de Hababam sınıfını aratmazdık. Okuldaki benim lakabım “gıcır”dı. Cern diye atomların çarpıştırıldığı yerdeki Türk Profesör Samim Erhan’ı halatlarla pencereden aşağı sarkıtmıştık. Bizi çok kızdırıyordu. Hem belletmen geldi yok yazdı Samim’i. Yarım saat bir saat cezalıydı.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 14 KASIM 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).