FERZAN ÖZPETEK

OLMAYAN TÜRKİYE’Yİ ANLATACAĞIM

Ferzan Özpetek’i nasıl tanırsınız? İtalyan mı? Türk mü, yoksa İtalya’da yaşayan Türk yönetmen diye mi? Onunla konuşunca anlıyorsunuz ki bu sorular anlamsız. O bir dünya vatandaşı, kullandığı dil de evrensel. Beslendiği en önemli kaynak da anılarından, kendi yaşamından oluşturduğu çıkın. Vizyondaki sekizinci filmi "Serseri Mayınlar" da bunun yeni ve başarılı bir kanıtı.

HAFTADA ÜÇ FİLM İZLERDİM: SİNEMAYA ÂŞIK OLMUŞTUM

İlkokuldan itibaren büyük bir aşkla sinemacı olmak istedim. Yedi yaşındayken Kleopatra’yı izledim. Ondan sonra haftada üç film seyrediyordum. Tek derdim sinemaya gitmek için para biriktirmekti. Ev işlerine yardım eden Şükran hanım götürüyordu beni sinemaya. Kendisi çıktığı oğlanla bir yerlere gidiyor, sonra beni alıyordu. Hatta o daha çok istiyordu benim sinemaya gitmemi.

KADINLARIMIZ HOŞTU: ANNEMLE BABAMIN İLİŞKİŞİNİ ÇÖZEMEDİM

Anneannem 80 yaşını geçmiş bir kadındı. Akşamüstleri elinde ağızlıklı sigarasıyla konyak içerdi, el çırparak insanları çağırırdı. Osmanlı zamanında bir paşayla evliyken ayrılıp başka paşayla evlenmiş. Ailenin kadınları çok hoş. Annem de iki kere evlenmiş. Hatta ablam dört kere evlendi. Annemle babam ayrılmıştı. Tekrar beraber olduklarında aynı evde ama ayrı odalarda yaşadılar. İlginç bir hayatım oldu. Mesela orta iki veya üçteyken annem, babam, annemin ilk kocası ile onun üçüncü karısının birlikte yemek yediğini hatırlıyorum. Altı sene önce ilk kocası öldüğünde annem "Âşık olduğum adam öldü" dedi. Ki ilişkileri hep soğuktu. "Babama âşık değil miydin?" dedim. "İnsan iki kişiye de âşık olur. Bilmiyor musun?" dedi. Annem ve babamın ilişkisini çözemedim, pek çözmek de istemiyorum.

YARAMAZ BİR ÇOCUKTUM: İNSANLARI HAVAYA ZIPLATIRDIM

İkiz ağabeylerim benden üç yaş büyüktü, bir de annemin ilk kocasından olan ablam vardı. Ben en küçüktüm. Yalnız bir çocuktum. Dikkat çekmek için dolaba saklanıp beklerdim. Kimse bulmazdı dolaptan kendim çıkardım. Aşırı derecede yaramazdım. Adaya giderken, vapur durur durmaz atlardım. Lokantadaki masaların altına girer insanların bacaklarını, eteklerini çekiştirirdim, havalara fırlarlardı. İlkokul öğretmenim, kocasından ayrılmak üzereydi, dedikoduyu duydum. 7,5-8 yaşındayım. Sınıfta elimi kaldırdım, "Kocanızdan ayrılıyormuşsunuz çok üzüldüm" dedim. Kadın çok sinirlendi.

ANNEM ÖĞRETMENİ AZARLADI: OĞLUMA DÜŞMANLIK ÖĞRETME

İlkokul 3’teyim. Hocamız sınıfta Ermeniler ve Rumlar üzerine milliyetçi bir konuşma yaptı. Bizi şöyle kesti falan. Sınıfta da bir Rum çocuk, bir de Ermeni kız vardı, onlar ağladı. Akşam evde anneme anlattım. Annem ertesi gün okulda müdürün odasındaydı. Müdür beni ve öğretmeni çağırdı. Annem, "Ben oğlumu buraya düşmanlık öğretmeniz için göndermiyorum" diyordu. Bu olayın üzerimde çok etkisi olmuştur.

HIRSIZ VAR DİYEN HALA: FİLMLERİMDE HAYATIMDAN KARELER

Yeni filmim "Serseri Mayınlar"da "Hırsız var hırsız var" diyen bir hala var. O benim çocukluğumdan. Komşumuz Güzin teyze güzel bir kadındı. Gece "Hırsız var" diye bağırır, sonra yine sessizlik olurdu. Ertesi sabah kahvaltıda Şükran hanım "Bu gece yine Güzin hanıma hırsız girdi" derdi. Annem de "Haa, evet" diye geçiştirirdi. Sonradan anladım Güzin teyzenin sevgilisi varmış, o gelirmiş, evden çıkarken birisi görürse anlamasın diye de "Hırsız var" diye bağırırmış.

BÜROKRASİDEN KAYGILIYIM: TÜRKİYE’DE FİLM ÇEKMEK İSTERİM

İtalya’da da herkesin bana sorduğu bu, Türkiye’de bir film yapsanız! Türkiye’de film yapmayı ben de çok istiyorum. Hamam filminden sonra büyük övgüler oldu, dünyada Türkiye’ye sempati sağladı. Fakat ancak iki yıl sonra anlaşıldı. Ardından Harem Suare’yi yaparken çok zorlandım. Sarayları defilelere veren, avizeleri kırdıran o dönemin bürokratları bana "hayır" dedi. Yüzüme kapılar kapandı. Şimdi bürokrasi dışında tek kaygım var; ilk filmimi yapmak gibi olacak. Kötü giderse çok bozulurum. Çocukluğumla ilgili bir film mutlaka yapmak istiyorum. Anlatacağım, olmayan bir Türkiye, olmayan bir Kalamış. Ayrımcılığın, görünmez duvarların olduğu bir dünyadayız. Kafamdaki bunun tersini anlatmak. Dünya sıradan olmaya zorluyor. Bu soruna karşı gelmeliyiz.

İZLEYİCİ COŞKULU: SERSERİ MAYINLAR BENİ ŞAŞIRTTI

Serseri Mayınlar, sekizinci filmim ve İtalya’da, şimdiye kadar olmayan bir seyirci ilgisi var. "Karşı Pencere"ye de büyük ilgi oldu ama seyircinin bir filmi alkışlaması çok tuhaf çünkü tiyatro değil. Böyle bir coşku daha önce olmamıştı. Ben seyirciyi ağlatmayı iyi bilirdim ama bu kadar güldürmeyi iyi bilmezdim. İtalya’da çok büyük bir seyirci kitlem var. Türkiye’de daha küçük ama ciddi bir kitlem var. Tabii altyazılı giren İtalyanca bir filmin, çok büyük gişe yapması zor.

EŞCİNSEL SÖZÜNÜ SEVMEM: HAYATIMI İSTEDİĞİM GİBİ YAŞADIM

Lecce’de film bitti, ayakta tempoyla alkışlandı. Sahnede dedim ki, "Filmle ailemi de tekrar tanımış oldum. Babam sinema yapmamı sirkte cambazlık gibi düşünürdü ama sonra cesur tavrıma hayranlık duydu. Bugün olsa onunla bir sürü şey konuşurdum, hayata dair her şeyden." Cinsellikten söz etmedim. Ertesi gün arkadaşlarım aradı, "Eşcinsel olduğumu babama söyleyemedim" demişsin! Bunu yazan da söylemediğimi kabul edip özür diledi benden. Bir kere ben eşcinsel kelimesini kullanmıyorum, ayrımcılık olarak görüyorum. Birini tanıtırken heteroseksüel diyor musunuz? O zaman neden eşcinsel deniliyor? Uçkur konusunun bir insanın tanıtımında olması çok saçma. Hepimizin hayatında kadınlar oldu, erkekler oldu. Benim hayatımda da her şey oldu. Her şey de olacak. Hayatımı istediğim gibi yaşadım ve hep arkasında durdum.

FERZAN’IN ANLAMI: GÜNÜN İLK VE SON IŞIĞI; BİLGELİK

Ferzan, sık rastlanan bir isim değil, kız ismi de aynı zamanda. Ağabeylerimin de isimleri ilginç; Asaf ve Sıddık. İsmimin anlamı; güneş battığında en son kalan ve güneş doğduğundaki ilk ışık, aynı zamanda bilgelik. Ali olsam İtalya’da çabuk öğrenilirdi. Ama zor öğrenilen akılda daha çok kalıyor.

AFERİN ULAN DİYORUM: LİSEDE TİYATRO YAPIYORDUM

ABC koleji diye bir özel lisede okuyordum. Güzel yıllardı. Coğrafya hocam Sabiha Sayın ile hâlâ görüşüyoruz. Hocalarımı dinlerken zevk alıyordum. Akşamları da tiyatro yapıyordum. John Osbourne’nin Öfke’yi sahneye koymuştum. O Ferzan’ı hatırladığım zaman "Aferin ulan, ne kadar zevkle her şeyi yapmışsın" diyorum. Tiyatroyu sinema rüyasıyla yapıyordum.

CAHİL PERİLER’DEKİ RESİM BENİM: RESİM SATARAK GEÇİNDİM

Babam karşı çıkınca annemi ayartıp İtalya’ya gittim. 17 yaşındaydım. Moda akademisine girdim, oradan iş çıkmaz deyip dramatik sanatlara yazıldım. Ağabeylerim Amerika’da mühendis. Babam onlara bayılıyor. Arkadaşına "Bu oğlumuz sinema okuyacak" diye tanıtırken gülüyordu. Bu filmi çekerken farkına vardım belirli şeylerde bana hayrandı. Üçüncü yılımda babam turizm ofisinde iş buldu. Ankara’ya kadar gidip istemediğimi söylememe kızan babam para göndermeyi kesti. Çerçevecide çıraklığa başladım. Üniversitede öğle molasında da resim yapıyordum. Çerçeveciye gelenler o resimleri satın alıyordu. Cahil Periler’deki benim resmim. Yönetmenlerle de röportajlar yapıyor, asistan olmaya çalışıyordum. Gazeteciliği kullandım tabii. Milliyet Sanat’ta çıkıyordu röportajlar. İlk olarak yönetmen Massimo Troisi, asistanlığa kabul etti.

HEP SEVDİĞİMİ YAPTIM: LEVENT KIRCA’DAN REFERANS ALDIM

Referans almak için Levent Kırca’ya gittim. Beni hiç tanımıyordu ama çok iyi diye yazdı. O referans Roma’da dramatik sanatlara girmemde işe yaradı. Altı ay sonra leaving theatre ile tanıştım. Onlara âşık oldum, akademiyi bırakıp üç ay sokak tiyatrosu yaptım. Ne manyak adammışım. Hep sevdiğim şeyi yaptım.

FİLMLERİMDE HAYAT VAR: HEP EŞCİNSELLİK HEP SERRA YOK

Bu yanlış. Her filmimde eşcinsellik yok, Serra yok, Sezen Aksu yok. Oldukları zaman varlar. Filmlerimde hayatın kendisi var. "Kutsal Yürek" filmi sırasında Floransa’da bir gazeteci kadın, "Bu filminizde eşcinsellik yok" dedi. "Olmaz mı? Filmdeki kızın halası lezbiyen ama söylemeyi unuttuk" dedim. Çok güldü. Serseri Mayınlar’ı Türkiye’de ilk seyreden insan Sezen Aksu. "Neler olacak göreceksin" dedi. Bir cadılığı var bizim Sezen’in. Hakikaten dedikleri çıkıyor.

FIKIR FIKIR BİR İNSAN: FATİH AKIN’A SICAK BAKARIM

Fatih Akın ile aramızda 15 yaş fark var. Çok sıcak baktığım bir insan. Işıl ışıl, kaynayan, fokurdayan bir yemeğe benzeyen, fıkır fıkır bir insan. "Yaşamın Kıyısında" çok hoşuma gitti. "Duvara Karşı"da da, benim "Hamam" filminde denediğim herkesin karşı geldiği iki lisanı o çok güzel yürüttü götürdü bence.

HİÇ DURMADAN FİLM ÇEK DEDİ: ALMADOVAR’A BAYILIYORUM

Almadovar’a bayılıyorum. Büyük bir yönetmen. Los Angeles’ta karşılaştık. Hamam ve Harem Suare’yi görmüş. "Hiç durmadan film çek. Sakın 3-4 yılda bir film çeken yönetmenler kategorisine girme. Daha da iyi şeyler yapacaksın" dedi.

ERMENİ FİLMİ SORUYORLAR: FİLMİMİ HRANT DİNK’E ADADIM

İtalya’da iki üç kere "Ermenilerle ilgili film neden yapmıyorsunuz?" sorusuyla karşılaştım. "İlkokulda Ermeni, Rum arkadaşlarım vardı, onlarla büyüdük" diyorum. "Bir Ömür Yetmez" filmimi Hrant Dink’e adadım. Yakın hissettiğim özel bir insandı. Ama işte değişik bakış açısı olması çok zor bu dünyada.

AYRILMAYI BECEREMİYORUM: SEZEN SANKİ BENİM İÇİN YAZMIŞ

Ben ayrılamıyorum. Hayatıma giren insanları çıkartmayı beceremiyorum. Bu özürlü yanım, bir yandan da çok güzel yanım. Beni zenginleştiriyor. Sezen’in iki şarkısı hayatımı anlatıyor. "Gidemem" ve "Hayat sana teşekkür ederim". Kadınları sevdim, erkekleri sevdim, alkışı sevdim… Gel de Sezen’e âşık olma. Bu şarkıyı bir arkadaşım ilk kez boğaz manzarasına karşı dinletti. Mahvoldum.

YAŞAMÖYKÜMÜN FİNALİNİ ÇEKSEM: GÖZLERİM AÇIK İNMELİYİM

"Bir zamanlar Amerika" filminin sonunda Robert de Niro, uzanır ve kendini kaybeder. "Adriana’nın Hatıraları" kitabında "Bir gün hepimiz karanlık sulara ineceğiz. O karanlık sulara inerken her şeyi hissederek gözlerim açık inmek istiyorum" diyor. Ben de gözlerim açık ve bilinçli şekilde inmek istiyorum.

FARKINDA OLMADAN: BAŞBAKANA AÇILIM DESTEĞİ VERDİM

Başbakanın sinemacılardan destek istediğinin farkında olmadan destek verdim. Onu yaptığımdan çok mutluyum. Gaziantep’teki galadan sonra "Böyle bir filmi buraya getirmeniz ve burada galayı yapmanız iki devrimdi" dediler. Çok duygulandım ve ne kadar egoistçe yaşadığımızı düşündüm. Türkiye’yi İstanbul sanıyoruz. O büyük yanlış. Kafamızdaki şablona uydurmaya çalışıyoruz.

KUYRUKTA BEKLERİM: ŞÖHRETİN FARKINDA OLMUYORUM

Şöhretin çoğunlukla farkında olmuyorum. Sosyal bir yaşantım olmadığı için şöhret rahatsız etmiyor. Bir de kendimi otobüse, metroya binmeye mecbur ederim; kuyruklarda beklerim. İnsanlardan kopmamaya, onları dinlemeye çalışıyorum. Böyle besleniyorum.

SEVDİĞİM ÜÇ YAZAR VARDI: EN ÇOK TOMMİKS’İ SEVERDİM

 Türk yazarlarından çok sevdiğim üç yazar vardı. Sevgi Soysal’a âşıktım resmen. Firuzan ile sinemada karşılaştık bacaklarım titriyordu. Bir de Adalet Ağaoğlu. İngiliz ve Rus klasiklerini de okurdum. Türkçede ilk okuduğum kitap Jane Eyre. Teksas, Tommiks, Zagor’lara da bayılırdım.

FARUK BİLDİRİCİ / HÜRRİYET PAZAR / 4 NİSAN 2010

Diğer Haberler

Okur Görüşleri

Görüş Bildir

Endişelenme! E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar doldurulmalıdır (*).